GECE YARISI RESİTALİ
GECE YARISI RESİTALİ
10. ŞEYTANIN TOHUMU
3.673 689

10. ŞEYTANIN TOHUMU

Masanın üzerine hazırladığım çantama baktım. Bir süredir bakıyordum. Banyoya gidip yüzüme su çarpıyor ve geri dönüyordum ardından. Çıkıp gitmem gerekiyordu. Niko’ya Salem’in kız kardeşinden bahsetmeliydim. Ne halt yediğinden… Ne yapacağımızı konuşmalıydık. Beni yönsüz ve yolsuz bırakıyordu burada. Daha uzun kalabilirdim… Eğer bir bilgi taciriyle karşılaşmasaydım. Kim olduğumu çözmesi on saniyesini almış mıydı?

Derin bir nefes aldım ve ellerimi çalışma masasının önündeki sandalyeye yasladım eğilerek. Denemiştim. Salem’i o masaya oturtmayı denemiştim ama her kimse gelenler, ne yapmaya çalışıldığını biliyordu ve oturmayacaktı o masaya. Belki geçmişten, kavgalı olduğu biri… Tanımamın iyi olacağı biri. Belki Meyra. Olabilirdi. Adını duyduğu an keçileri kaçırmıştı ne de olsa. Eğer onu götürebilseydim ben de o masaya oturabilirdim ve bu iyi olurdu ama ikna olacağa benzemiyordu. Kabullenmeli ve çantamı da alıp çıkmalıydım. Evet. Şimdi. Hemen. Hadi.

Hadi Marin. Eve dönüyoruz.

Yapamazdım. En azından bir kere daha denemeden, dönmeyecektim. Bu yüzden sandalyeyi sinirle kaldırıp duvara fırlattım ve sakinleşmeye çalışarak kendimi odadan dışarı attım. B1-07. Salem yurt odasında yoktu. Bu da demek oluyordu ki evindeydi.

Avluya indim, bahçedeki kalabalığın arasında hızlı ve kararlı adımlarla ilerledim ormanın içine. Tanıştığımız gün peşinden gitseydim onu siyah bir panterle göreceğim o eve… Magnus denilen yaratık her nerdeyse, belki bu sefer onu görebilirdim. Onu görebilir ve acısını dindirebilirdim. Böylece hayatından olmak zorunda kalmazdı. Panterler beni dinlerlerdi. Herkes beni dinlerdi. Frekans terapisi bu yüzdendi. Terapi. Hah. Ellerin ve kollarından kelepçeli bir şekilde oturtulduğun bir sandalyede, karanlık bir odada maruz kaldığın acı verici ses dalgalarından büyüyünce terapi diye bahsedeceğimi düşünmezdim hiç. Düşmana aptal saptal hisler besleyeceğimi de öyle.

En çok kendime sinirliydim çünkü 507, arkasına bile bakmadan çıkmıştı öğlen bu tımarhaneden ve şimdiye iniş için hazırlanıyordu içinde olduğu uçak. Bir saate evinde olacaktı. Tanıdık yüzler görecekti. Hayatı boyunca maruz kaldığı acıyla bağdaştırdığı yüzler… Marin neden kalmak istiyordu? Yakalanmak için mi? Çünkü biraz daha kalırsam olacak olan buydu. O ragna kemerini benim boynuma geçirecek ve beni felç edeceklerdi, geri kalan hayatım boyunca deney fareleri olacak ya da ölecektim. Başka bir son yoktu benim için.

Ayağımın altında çatırdayan kuru dallar ve yapraklar, rüzgârın serin esintisi ve karanlık çöktüğü için ormanın tüyleri ürpertici uğultusu eşliğinde bir süre yürüdüm. Yer yön duygum iyi olduğu için avluya yürüdüğüm yoldan geri yürüyordum evine ve tahminlerime göre varmak üzereydim ki, çalılıkların arasında biri olduğunu fark ettim. Ensemden yükselen ürpertiyle birlikte adımlarım durdu ve yumruklarımı sıktım iki yanımda. Bir insanın nefes alışının sesi değildi bu, hayır. İzleniyordum. İzleniyordum bir hayvan tarafından.

Sen benimsin, diye düşündüm içimden o an; avı için saklanan ve saldırmaya hazırlanan bir panterdi gölgelerdeki. Biliyordum. Biz daha önce karşılaştık seninle. Ben daha küçüktüm, sense daha çevik ve genç… Seni dizlerinin üzerine çöktürdüm. Nasıl küçük çocukların bebekleri ve arabaları varsa, sen de benim oyuncağımdın Magnus.

Bir baykuşun sesi dikkatimi dağıttığında, fırsattan istifade ederek saldırıya geçeceğini hissettim o an; omzumun üzerinden dönmeye kalmadan üzerime atlayan gecenin karanlığı ve parıldayan kehribar gözler bir duvara çarpmış gibi arkasındaki bir ağacın gövdesine savruldu ben de geri giden adımlarla yalpalarken. Güçlüydü. Yaşına rağmen hâlâ çok güçlüydü ve bir bozayı kadar büyüktü. Çocukluğundan beri kardeşlerimi eğitmek için kullanılmıştı ve benim eğitimimde de kullanılmıştı. Adını burada mı koydular yoksa dosyanı mı buldular Magnus?

Büyük, yüce, görkemli, ihtişamlı demekti adı. Peder, Niko ya da doktorlardan biri ona bu adı vermiş olamazlardı; bu kesinlikle Salem’in işiydi.

Magnus çabucak toparlayarak dört ayağı üzerine dikilip bana hırlamaya başladığında onunla göz teması kurduğum an kuşları yerinden uçuran ve etrafındaki tüm diğer hayvanları korkudan kaçıran hırıltısı boğazına kaçtı. Acıyla inledi bir anlığına, ardından itaat etti dizlerinin üzerinde çöküp yere otururken sessizlik içinde. “Beni tanıyorsun,” diye fısıldadım bir elimi havaya kaldırıp yavaş adımlarla ona yaklaşırken. “Sakinsin kızım, iyisin,” diye fısıldamaya devam ettim bir yandan da ama kaç yaşına gelirsem geleyim bir panterin yanına yaklaşırken kalp atışlarıma mani olamayacaktım. “İyisin. Güvendesin artık. Sana dokunamazlar burada.” Gözlerim sulanıyordu ama ağlarsam makyajım mahvolurdu, bu yüzden belki de uzun zamandır ilk defa dolan gözyaşlarımı geri yolladım ve burnumu çekerek kendime çeki düzen vermeye çalıştım. Şimdi duygusallaşmanın zamanı değildi, hele de Salem’in yanına gidiyorken.

Magnus’un sessizliği, parmakuçların kadifeden burnuna dokunana dek sürdü; dinlendirici hırıltısı kulaklarıma dolduğu an gözlerini kapattı yorgunca ve başını bir anda ayaklarımın önüne bıraktı. Uykusu var gibi görünüyordu, ya da yaşlılıktandı. Beni avlamaya çalışmak bile onu yormuştu. Ne kadar ömrü kalmıştı bile ki?

Salem’in evindeki adının Smirna olduğunu düşündüğüm arkadaşı, Magnus’a ötenazi uygulayacaklarını ima etmişti salondayken. Gittikçe saldırganlaştığını söylemişti. Eğer tahminim doğruysa ve kampüse geldiğimden beri kokumu aldığı için çileden çıktıysa, bu onu sakinleştirecekti. En azından bir süreliğine. Belki daha sonra gelip onu alabilirdim. Belki Niko’yu tehdit eder ve Magnus’u Rusya’ya getirtirdim. Onu bayıltıp bir uçakla alabilirdik. Ben burada tozu dumana katmadan önce mi kattıktan sonra mı? Bilmiyordum ama Magnus’u burada bırakmayacaktım. Onun bana ihtiyacı vardı.

Magnus’un uyuduğundan emin olduğum dakikalarda artık elimle başını okşamayı bıraktım ve onu uyandırmamak için sessiz adımlarla uzaklaştım etrafından. Bekle kızım. Döneceğim.

Neden bir anda bu kadar duygusallaştığımı bilmiyordum ve Salem’in ışıklarının yalnızca biri açık olan, ağaçların arasındaki evine ilerlerken kendimi yargılıyordum. Belki de çocukluğumdan gelen bir arkadaş olduğu içindi. Şimdiye dek hatırlamadığım, unuttuğum… Hiç beklemediğim bir anda karşıma çıktığı içindi. Ama kendimi parkta düşüp dizlerini yaraladığı için ağlayan o sümüklü böcek gibi hissetmekten alıkoyamıyordum. Sanırım insan olmak böyle bir şeydi. Kaç yaşına gelirsen gel, saçma sapan bir şeylere duygulanabiliyordun sana nostalji yaşattığı için. Acıdan ya da mutluluktan…

Salem’in kapısını üç kere tıktıkladım. Açmadı. Şansıma kapı kolunu çevirmek aklıma geldiğinde ve kapı gerçekten açıldığında şaşkındım ama öte yandan, kim Salem Pardis’in evine girmeye cesaret edebilirdi ki zaten izinsiz? Muhtemelen bir tek ben. Ve haberi olan arkadaşları. Doğru.

Alt kat sessiz ve sakindi, zaten dışarıdan görünen tek ışık yukarıdan geliyordu. Sessiz adımlarla merdivenden çıktım ve odası olduğunu hatırladığım kapıyı açıp içeri girdim. Tahmin ettiğim gibi ışık buradan geliyordu, banyodan… İçerideydi. Su sesi gelmiyordu.

Yatağın üzerindeki çanta ve eşyaları gördüğümde bir yolculuğa çıkmak üzere yakaladığımı hemen anladım. Caleb’ın odasına bu yüzden mi gitmişti? Göreve mi çıkıyordu? Neden beni haberim yoktu?

Neden olsundu ki? Ama olmalıydı işte. Olması gerekiyordu. Buna Niko bile kızardı. Neyi kaçırmıştım gözden? Yeterince yanında dolanamamıştım Salem’in. Alabileceğim çok şey vardı ondan ve yeterince alamıyordum. Belki de almasını bilmiyordum. İnsanlarla iletişimim hep zayıf olmuştu zaten.

Hafif aralık banyo kapısını ittirdiğimde ilk fark ettiğim duş kabininin boşluğuydu. İkincisiyse, Salem duvarın tamamı camla kaplı kısımda küvette boğazına kadar suyun içindeydi ve gözleri kapalıydı. Uyuya mı kalmıştı? Sanmıyordum. Bana kalırsa kapıyı açtığım an sesimi duymuş ve bu saatte, kapısına gelebileceklerin listesini aklından geçirince rahatını bozmaya yeltenmemişti sadece. Tüm listenin kızlardan oluşuyor olması biraz problematikti, farkında mıydı bilmiyordum.

Köpüklü suyun içinde çırılçıplak olduğu düşüncesiyle yutkundum. İçeri girmekle kapının önünde sapık gibi onu izlemek arasında bir yerde kaldığımı fark ettiğimdeyse istemsizce bir adım daha attım ileri ve kendimi yanına yürürken buldum. Müzik yoktu, mum ya da başka bir şey… Öylece, sessizliğin içinde oturuyordu ölü gibi. Göğsünün inip kalktığını bile göremiyordum, öyle bir sakinlikteydi. Bozasım yoktu hiç. Islak, esmer teni parlıyordu gözüme.

Düşünüyordum da… Zaman durabilirdi.

O zaman gitmek zorunda kalmazdım ve sonsuza dek bir yalanı yaşardım.

Saçmalıyordum. Buraya neden geldiğimi, öfkemi unutuyordum. Unutmamam gerekiyordu. Her nefesle yeniden hatırlamalıydım. Merdivenlerden aşağı akan kanları, çığlıkları, çaresizliğin kokusunu hatırlamalıydım. Peder’in nereye gömülü olduğunu bile bilmediğim cesedini bize vermeyişlerini… Yüzlerce ajanın hava ve kara saldırısıyla üzerimize yıkılan Artem’i.

Çoğu kız çocuğuna babasından ev ya da araba kalırdı, bana da intikamı miras kalmıştı.

Orada öylece dikildim bir süre. Salem’in gözlerini açmasını ya da bana bir şey söylemesini bekledim. Hareket etmesini… Ama tık yoktu. Bu yüzden ağırlığımı bir ayağımın üzerine vererek kollarımı göğsümde birleştirdim düşen bakışlarımla ve seslice nefes verdim. “Ne zaman bitirmeyi planlıyorsun banyonu?”

“Neden soruyorsun?”

Biliyordum. İrkilmemişti bile konuştuğumda, cevap vermeden önce beklememişti bile… Farkındaydı gayet de burada olduğumun, dikildiğimin öylece ve onu beklediğimin. “Konuşmak için geldim.”

“Haberim olsaydı istemediğimi söylerdim.”

“Meyra kim?” Onun ne düşündüğü ya da istekleri umrumda değildi. “Eski sevgilin mi?”

Salem’in ela gözleri açıldı o an. Başını yasladığı küvetin mermerinden bana doğru çevirdi ve ıslak kirpiklerinin arasından baktı. “Seni ilgilendirmeyen biri olduğunu bilmen yeterli.”

“Adını bir şekilde öğrendiysem, kim olduğunu da öğrenmeliyim. Oyun oynamayın benimle,” dedim sert bir sesle, bir adım daha ileri atarak. “Nazların görüşmeni istediği kişiler kim? Neden oturmazsın onlarla aynı masaya?”

Ses yok. Cevap vermeyecekti. Tabii ki cevap vermeyecekti. “Meyra da orada olacak mı?” diye sordum bu sefer. Salem önüne dönmüş, gözlerini kapatmıştı yeniden ve ben yokmuşum gibi davranıyordu yine. “Tamam o zaman, ben gidiyorum Naz’la birlikte o masaya oturmaya… Sen gelme.”

Salem’in gözleri açıldı o an. “Naz o masaya oturmaz.”

“Neden?”

Oturamaz,” diye düzeltti bu sefer kelimeyi. “O masada istenmez.”

Çok ilginçti. “O zaman Alter’le giderim,” dedim ben de dönüp kapıya yöneldiğim sırada ama Salem bir anda bileğimden yakalayıp beni küvetin içine çektiğinde, dengemi sağlayamadan kıçımın üstünde suyun içine düştüm bir anda. Düşmemin sarsıntısıyla küvetteki suyun birazı banyoya dökülmüştü ve ben de boştaki elimle küvetin kenarından tutunabilmeyi başarmıştım. “Ne yapıyorsun be?! Manyak mısın!”

Hiçbir yere gitmiyorsun Marin,” dediğini duydum Salem’in tepemde yükselirken, neredeyse hırıltılı gelen bir sesle. Öfkelenmişti. Çırılçıplak bir şekilde küvetten çıktığında gözlerim istemsizce kalçasında takılı kaldı. O kadar kasla… Güzel bir poposu vardı. Kenardaki havluyu beline sarıp banyodan çıktığında az önce yaptığı pislik yüzünden sinirden derince nefesler almaya başlamıştım çünkü kıyafetlerim tamamen su olmuşlardı ve giyecek başka hiçbir şeyim yoktu. Beni gitmeyeyim diye sabote etmek istediyse yanılıyordu çünkü dolabından kıyafet çalmam gerekse bile gidecektim.

Küvetten sular üzerimden damlayarak çıktığımda iç çamaşırlarıma kadar soyunup ıslak kıyafetleri kenara attım ve sinirli adımlarla banyodan odasına geçtim. Salem burada değildi. Diğer kapıdan içeri daldığımda, loş ışıklandırmalı karanlık giyinme odasında kendine giyecek bir şeyler çıkartırken buldum onu.

“Derdin ne senin?” Gürleyerek, hızımı alamadan karşısına dikildiğimde hâlâ havlusuylaydı. Elindeki tişörtü alıp fırlattım ve yüzüne baktım. “Alt tarafı bir masaya oturacaksın iki dakika, ne bu inat? Ne yaptı sana bu insanlar? Dünyanı başına mı yıktılar?!” Çünkü sen benimkini yıktın ve ben buna rağmen yalnızca bir nefes kadar uzaklaşabiliyorum senden. “Neden yönetim ofisine gidiyordun bugün? Göreve mi çıkıyorsun? Eşyalarını hazırlamışsın.”

Çatık kaşlarının ardından, çelik gibi bir ifadeyle izliyordu beni bunca zaman. Karşısında çileden çıkışımı izliyordu. “Evet. Gidiyorum.”

“Caleb nereye gönderiyor seni?”

“Caleb değil. O burada değildi. Kurul gönderiyor,” diye düzeltti beni. “Birkaç haftalık bir iş. Detayları da anlatmama gerek yok diye düşünüyorum, gizlilik ilkesi var.”

“Sikerler gizlilik ilkesini. Söyle, nereye gidiyorsun?” Caleb neredeydi o zaman? Salem’in kuralları çiğneyerek bana görevini anlatacağını düşünmüyordum ama o an kendimi kontrol edemiyordum. Kavga etmeli ve etmeliydik sabaha kadar. O gidene kadar. Benim gitmekten başka şansım kalmayana kadar. Sabah olana ve dünyanın çivisi çıkana kadar… Taşlar yeniden dağıtılana kadar.

Salem dudaklarını ıslattı seslice nefes alıp bakışlarını kaçırmadan önce. “Marin…”

“Neden cevap vermiyorsun? Sana kaç tane soru sordum. Kaç tane sordum Salem!” Yumruklarımı göğsüne vurduğum an bileklerimden yakaladı beni ve giyinme dolabıyla arasına aldı bedenimi. İç çamaşırlarımla olduğumu henüz fark ediyor gibiydi.

“Kıyafetlerin nerede senin?”

“Islattın hepsini. Unuttun mu?” Bileklerimi çektim ellerinden, iki yanıma düştü ellerim. “Salem, cevap ver. En azından birine cevap ver.”

“Tamam,” dediğinde neredeyse hayal duyduğumu düşünüyordum, hayır, dediğine emindim ya da ama saniyeler sonra idrak edebildim olumlu cevabını ve heyecanla havalandı kaşlarım. “Ama sadece birine,” diye devam etti başını yüzüme doğru eğerek doğrudan gözlerimin içine bakarken. Burası fazla sıcak olmuştu yine…

Yutkundum. Akıllıca olanı yapmam gerekiyordu, eski sevgilisini değil de masada olacak isimleri sormalıydım. “O masada kim olacağı için oturmak istemiyorsun?”

Bir kalp atışı kadar zaman geçti yalnızca o cevap vermeden. “Kız kardeşim.

Dudaklarımın arasından kaybetmiş gibi kaçtı bir nefes, o an. İçimde verdiğim savaşı kaybetmiş gibi. Salem bana bir kız kardeşi olduğunu mu söylüyordu? Biliyordum, bu bilgi için adam öldürmüş ve peşime bilgi tacirlerini bile takmıştım ben ama… Salem öylece söylüyor muydu? Bir yabancıya. Kız kardeşi olduğunu söylediği kişi bir yabancıydı. Birkaç güne buraya hiç uğramamış gibi gitmiş olacak bir yabancı.

Ve de iyi bir yalancı.

Öyle olmalıydım ki söylüyordu. Teninin altına girmeyi başarabilmişim gibi. Çünkü ikimiz de biliyorduk ki bana hiçbir şey vermeden beni yaka paça çıkarıp atabilirdi evinden ve bir daha içeri almayabilirdi ama oyunuma razı gelmişti.

“Bir kız kardeşin var ve bunu biliyorsun.”

“Biliyorum,” diye mırıldandı karanlığa doğru. Gözlerini kaçırdı bir an, ardından çocuk gibi göz kapağını ovuşturdu ve derin bir nefes aldı bakışlarını boşluğa doğru kaldırırken. “Anlatmak istemiyorum. Daha fazla sorma.”

Sorarsam anlatacakmış gibi.

Ama öyleydi. Anlatacakmış gibiydi. “Neden kız kardeşinle görüşmek istemiyorsun ki?”

“Çünkü beni merak ediyor. Merakı başına bela açacak. Bense o uzakta ve güvende olsun istiyorum.”

“Ne demek merakı başına bela açacak? Abisini tanımak neden başına bela açsın? İşin yüzünden mi öyle düşünüyorsun?” Teselli etmekte de ne iyiydim ama… “Bir kardeşim olsaydı onunla tanışmak ve kalan zamanımı onunla geçirmek için ölürdüm bile. Ne demek uzakta olsun istiyorum?”

Kardeşlerim olmuştu ve öldürmüştünüz de. Bir tek ben sağ kaldım Salem. Hatırlıyor musun?

“Anlatmak istemiyorum dedim,” dediği sırada dönüp uzaklaşıyordu ki kolundan yakaladım ve kendime doğru çektim onu, yerinden kıpırdatamayacağımı biliyordum ama üzerime gelerek beni bu sefer dolapta arasına kıstırması bana da sürpriz oldu. Tamamen çıplak olduğumuzu unutuyordu.

Koca bir bebek gibiydi aslında. Yeni fark ediyordum bunu.

Yeterince yalnız değil misin sence, zaten,” diye mırıldandığım sırada sesimin bu kadar içten ve samimi çıkmasını ben de beklemiyordum ama gözümün önüne kampüste tek başına dolaştığı ve insanların ona dev muamelesi yaparak yolundan çekildiği anlar geliyordu. Yemekhanede yemek yerken görmemiştim onu hiç. Yurt odasında da pek kalmıyordu, izole etmişti kendini olduğu gibi… Ve şimdi de kız kardeşiyle arasına kendi koyduğu mesafeyi öğrenmiştim.

Salem’in sert bakan gözlerinin içindeki yumuşaklık bakanın gözleriyle görebileceği bir şey değildi o an. Susmamı söylüyordu ağzı ama gözlerinde gördüğüm bambaşka bir şeydi. Başkalarının onunla böyle konuşmasına izin verdiğini bile düşünmüyordum, susturuyordu.

“Susmayacak mısın artık sen?” diye sordu sert bir sesle, tehdit eder gibi.

Alayla kıvrıldı dudağımın kenarı. Bana baktığında ne görüyordu bilmiyordum ama ben vücudumun ısısındaki yükselişle başa çıkamıyordum. “Ne kadar yaramaz olduğumu biliyorsun.”

“Biliyorum,” dedi küfreder gibi Salem, ela gözleri bir anlığına aralanmış dudaklarıma düşerken ve saniyesinde yeniden gözlerime çıkardı bakışlarını ama çok geçti. O kadar yakınında duruyorduk ki birbirimizin, ciğerlerimizi aynı anda oksijenle doldurduğumuz an göğüslerimiz birbirine çarpıyordu ve bunu aynı anda keşfetmişçesine düzenlemiştik nefes alışverişlerimizi. Dokunmak için. Ten tene değsin diye.

Siktir et Marin.

Gözlerim aşağı kayarken havadaki avucum, yanıma düşmedi o an; Salem’in karnına yaslandı ve elimin altında kayarken hissettim karın kaslarını. Parmak uçlarımda alev alıyordu sanki teni, nefes almayı kesmişti. Benim ciğerlerime de oksijen aralık dudaklarım harici nereden giriyordu bilmiyordum çünkü bir çabam yoktu o an. Bakışlarımı yukarı kaldırdığım an bana bakarken ne kadar uykulu göründüğünü düşündüm ama bu düşüncem bir bulut gibi yükseldi ve kayboldu ortadan, aniden. Salem’in kolu belime dolanırken o da siktir etmiş olacak ki, başım dolaba çarptı çünkü kontrol edemediği bir güçle bacaklarımın arasına girerken dudaklarıma saldırdı. Saldırmıştı. Doğru kelime buydu. Sıcacık dudaklarını, dilini hissedebiliyordum ağzımın içinde ve bir anda tamamen onu solur olmuştum ciğerlerime hava diye.

Diğer elimi aramızdan kurtarıp boynuna doladığım an bacaklarımdan tutarak beni kaldırdı ve bacaklarımı beline dolamamı sağladı. Bacaklarımın arasında hissettiğim baskı karnıma doğru yükselen ve beni yüksekten paraşütsüz düşüyormuşum gibi hissettiren bir hisle boğuyordu, boğuluyordum hissettiklerimin yoğunluğundan ve inanamıyordum buna. Her zaman tepemin tasının attığı bir gün fiziksel olarak etkilendiğim biriyle sevişeceğimi düşünmüştüm ilk olarak ama o gün hiçbir zaman gelmemişti çünkü Salem’i görene dek birinden etkilenmemiştim bile. Bedenimin bana ihanetini anladığımda ise kafamın içinde büyüyen şeytanlara engel olmak için çok geçti ve işte. Buradaydım. Dolapla arasında eziliyordum.

Peder suratıma tükürürdü.

Niko da öyle.

Ama ikisi de yoktu.

Sadece Salem vardı.

“Ah, dikişler,” diye mırıldandım boğukça ağzına doğru, boynumdaki eli bandajın üzerinde baskı yarattığı an kendimi tutamayarak. Acıdan değil, aldığım zevkten kurtulmuştu o ses boğazımdan o an. Salem anında tutuşunu gevşetti, ıslak öpücükleri ve dili çenemin hemen altındaydı o an. Başparmağı çenemi yukarı itiyordu kendine daha iyi bir açı yakalabilmek için. Gözlerimi açamıyordum bile. Gözlerimi açamıyordum bile hissetmekten.

Buraya,” diye fısıldadı kulağıma doğru, dağılan saçlarımı yüzümden çekerek beni öpecekmişçesine ağzıma doğru nefes alıp veriyordu ve ellerinden biri aramıza girmiş, iç çamaşırımı sıyırıyordu o sırada. “Bunun için mi geldin Marin?” Eli sırılsıklamdı. İnanamıyordum. Bana dokunduğu an bütün gücümü kaybetmişçesine boynuna tutunmuştum iki elimle de ve birini saçlarının arasına daldırarak tutamlarını parmaklarımın arasında sıktım. Neredeyse gülüyordu.

“Gelmiş olsaydım?” diye mırıldandım, neredeyse kekelemiştim ben de elinin altında. Eli değil… Bir eli belimde, diğeri kalçamdaydı artık. Değen eli değildi.

“Sorun olmazdı,” diye fısıldadı bu sefer de, tek seferde kendini içime itmeden hemen önce acı dolu iniltimi dudaklarıma kapanarak yutmamı sağlarken. Tırnaklarımı sırtına, ensesine geçirdim; ayak parmaklarım kıvrıldı havada, beline onu öldürmek istercesine sarılıyordum sıkıca bacaklarımla. Acıtmıştı. Ama acıtması gerektiği kadar değil çünkü sırılsıklamdım aşağıda. Muhtemelen ilk seferim olduğunu söylemeliydim öncesinde… Ama bir şansım olsa, yine söylemezdim.

Yerini bulduğu an yanağıma yaslandı yüzü, boynuma doğru öyle büyük bir nefes aldı ki ciğerlerinin bir anlığına dolmayacağını sandım bir türlü. Durmuştu. Benimse kesilen nefesim boğazımda bir yerdeydi, kendime gelmeye çalışıyordum sadece.

Ne,” diye mırıldandım yutkunup boğazımı ıslatabildiğim ilk an, gözlerimi kırpıştırarak açmaya çalıştım ve yasladığım avucumun içindeki yanağını ittirdim onu bana bakmaya zorlayarak. “Neden durdun?”

Cevap vermedi. Gözleri kapalıydı yüzyüze geldiğimizde, belime doladığı kolunu sıkılaştırdı ve bir kez daha soracağım soru boğazımda boğuklaşarak kaybolurken yavaşça hareket etti. Bir kere nefes alabildim, ve saniyeler geçiyordu. Tırnaklarımın altında dna’sının kalacağına emindim, her seferinde düşüyormuş gibi hissettiğim bir uçurumdan yükseliyordum sanki. Çok ses çıkarmamı istemiyormuş gibi ne zaman boğazımdan bir inilti kopacak olsa diliyle beni susturuyordu. Öpüşmenin böyle hissettirebildiğini bilmiyordum. Dilini böyle kullanabildiğini bilmiyordum. Beni daha önce öpmüş olsaydı muhtemelen peşinden ayrılmazdım.

Peşinden zaten ayrılmamıştım. Bilmiyordum… Bir enerji yayılıyordu sanki vücudundan bana doğru ve ne zaman göz göze gelsek, ne zaman görsem onu hissediyordum bunu. Tepeden tırnağa karıncalanıyordu vücudum. Laboratuvardaki doktorun açıkladığı şey bu olmalıydı. Atomlar. Hücreler. Madde. Aynen. Öyle bir şey. Hatırlamıyordum. Adımı unutuyordum. Yavaş yavaş beni kimliğimden soyuyor ve yeniden var ediyordu sanki. Ondan nefret ediyordum. Bana bunu yapmasından nefret ediyordum. Her şeyi unutturuyordu. Nasıl yapabiliyordu? Neden konuşmuyordu?

“Sa…” Oksijen lazım. “Salem,” diye mırıldandım tanıyamadığım sesimle, ben bile zor duymuşken o nasıl duyacaktı bilmiyordum ama parmaklarımı alnına düşen saçlarından ensesine kadar geçirdim ve yüzüne baktım. Ağzımı kapatamıyordum ve kendimi susturamıyordum. Teni tenime öyle darbelerle çarpıyordu ki ona baktığımda yıldızları görmeye başlamıştım artık.

Sus artık,” diye fısıldadı dudaklarıma karşı. Ensesindeki elimle kafasını kendime doğru çektiğim an dudaklarına bir öpücük bırakırcasına alt dudağını dişledim ve acıdan inlediğinde bile kaçmasına izin vermedim.

Kafamı geriye atarak güldüğüm sırada hissettiğim yoğunlukla yeniden asıldım boynuna o an, dudağını kanatmıştım ve ince bir kan süzülmüştü çenesinden aşağı. “Engel…” Her darbesinde sesim kesiliyordu. “…olamıyorsun değil mi?”

“Marin, sus,” diye fısıldadı bu sefer, kulağımın altını, çenemi, yanağımı ve üst dudağımı ısırıyordu.

“Söyle…”

Kaçınılmaz,” mırıltısını duydum ağzıma doğru. “Biliyordum.”

Ben de biliyordum.

Dayanamadığım noktada boynuna sarılarak başımı omzuna gömdüğümde, yaslandığım dolabın yıkılacağını düşündüğüm bir an olmuştu ama umrumda değildi. Ellerinin arasında can çekişiyordu tenim, izlerini bırakacağı belliydi. İstediğini yapabilirdi. İstediği kadarını alabilirdi.

“İçime mi—“ diyecek gibi oldum bir an, duyduğundan bile emin olmadığım bir an ama duydu ve “Vazektomi,” diye fısıldadı karanlığın içinde.

Vazektomi. Tabii. Tabii ki vazektomi olmuştu. Ajanların neredeyse tamamı oluyordu. Zaten benim de çocuk sahibi olmam mümkün değildi, bunun imkânsızlığını daha önce Artem’deki doktorlardan biri basitçe açıklamıştı bana. Üzülmemiştim. Bir şey hissetmemiştim bile.

İkiye ayrılacağımı düşünüyordum. Bit artık, diyecektim kendime engel olamayarak eğer nefesim yetseydi, gururumu bir köşeye atarak. Yalvarmam gerekebilirdi bunun için. Dişlerimi omzuna geçirdim yalvarırcasına. Kollarının arasında küçülüyordum, dolapla arasında yok oluyordum o an. Sevişmek böyle bir şey miydi? Bir başkasıyla da böyle mi olacaktı? Bir başkası fikri uzak geliyordu.

Belimdeki eli kayarak başparmağı göğüs ucuna sürtünene kadar sütyenimden kurtulduğumuzun farkında değildim o an, ardından eli aramıza girdi ve ben aklımı kaybettim. Ensesindeki saçları kökünden çekiştiriyordum ki benimle aynı anda büyük bir rahatlamaya ulaştığını vücudunun kasılmasından anladım, ağzıma kapanan elinde kaybolmuştu nefesim. Onun başı boynuma gömülüydü. Bütün vücudumun ateşi bir anda büyük bir rahatlamayla sönmüştü, yangın bitmişti sonunda.

Gittikçe düzene giren, düzene girdikçe ağırlaşan nefeslerimin arasında açtım gözlerimi. Yavaşça elini çekti. Sıcak nefesi boynuma, çeneme ve dudaklarıma çarpmıştı yüzlerimizi karşı karşıya getirirken. Dudağıma yapışan saç tutamımı çekti eliyle. Bana nasıl baktığını bilmiyordum. Ne düşünüyordu? Aklını okuyamamak beni deli ediyordu.

Sıkı sıkıya saçlarını tutan parmaklarım açıldılar o an. Ona bu kadar sıkı tutunduğumun farkında değildim ama bacaklarımı açıp ayaklarımın üzerinde durabilecekmiş gibi de hissetmiyordum. Vücudumun bana ikinci ihanetiydi bu.

Salem’in dudaklarını ıslattığını gördüm karanlıkta. Ardından “Duş?” diye sordu boğuk, çizik bir sesle. Anlaşılan onun sesi de içine kaçmıştı.

Başımı salladım, boğazımı temizledim o an. “Ayakta durabilecekmiş gibi hissetmiyorum,” diye fısıldadım anlamlandıramadığım bir hisle. Utanç? Beni çıplak gördüğü ya da yaptığımız şey için değildi ama, vücudum lafımı dinlemediği içindi. Beni taşımasını istiyordum.

Salem bir saniye daha beklemeden belime yaslı elini arkama uzatarak kolunu belime doladı tekrardan, diğer eliyle de bacağımı tuttu. Yaslandığım yerden beni çektiğinde göğsümü göğsüne yaslamış, kollarım boynunda, resmen bir bütün gibiydim onunla kucağında. Hiç yabancı hissettirmiyordu. Hissettirmeliydi. Buradan çıkıp gittiğimde bir yabancı olacaktı benim için. Düşman. Hallolması gereken bir mesele. Bir sabah kalkacaktı ve beni yakalamak, beni öldürmek isteyecekti buradaki kardeşlerine zarar vermeyeyim diye. Üzerinde fotoğrafım olan bir rapor ulaşacaktı eline ve görevi olacaktım işini bitirmesi gereken.

Ama şimdi değil.

Şimdilik, yalnızca vücudumu hiç olmadığı kadar sıcak ve huzurlu tutan bir bedendi o. Nasıl ayıracağımı bilmiyordum tenimi teninden. Mızmız, oyuncağını kaybetmiş küçük bir çocuk gibi olacaktım; sümüklü böcek gibi olacaktım parktaki, biliyordum. Hissedebiliyordum bunu. Korkunç bir şeydi bu. Bunu bilmek, hissetmekten de aşağılık bir şeydi bir asker için. Bir makina için.

Salem banyonun aralık kapısından içeri adımını atıp duş kabinine girdiğinde, bir noktada beni bırakacağını biliyordum ama ılık su başımızdan aşağı dökülmeye başlayana dek ayrılmak için bir harekette bulunmadı. Ardından su üzerimize akarken sırtım buz gibi fayansa yaslandığında geri çekilerek onunla göz göze geldim. Kimbilir nasıl görünüyordum ama umrumda bile değildi. O gayet yakışıklı görünüyordu dağılmışken bile. Pislik. Bunca zaman seviştiği kadınlara bu görsel ziyafeti mi çektiriyordu? Aniden suratına bir tane patlatasım gelmişti. Sanırım ayılıyordum.

“Bırakıyorum,” diye mırıldandı göğsünü hala göğsümden milim kımıldatmazken. Ben ona lanet ederken kafamın içinde, o onay almak için bakıyordu gözlerimin içine.

Başımı salladım omuzlarına tutunurken. Salem bir adım geri çekilmedi bacaklarımı indirirken. Neyse ki sızı, ayakta durmama engel değildi; yalnızca biraz mayışmıştım ve uykum gelmişti suyun altında da. Saçlarımı yüzümden çekmeye çalışarak bakışlarımı suratına doğru kaldırdım ve kolunu uzatıp duvardaki bölmeden şampuan alışını izledim. Sadece lanet olası şampuanı alıyordu ve duştaydık. Bu kadar. Neden gözümün önüne sıradan bir Pazar akşamı sahilde yürüyüşe çıkmışız da hemen arkamdaki çalılıktan bir dal çiçek koparıyormuş gibi geliyordu bana uzatmak için? Bir kere bu fazla… Kırocaydı. İkincisi de… Böyle bir şeyi hayal edebilecek hayal gücüm olduğunu bilmiyordum.

Şampuanı bir anda kafama sıktığında sanki kafamın üstünü görebilecekmiş gibi gözlerimi tepeme çıkardım ve hayretle suratına baktım. Bana ne? dercesine bakıyordu. “Delirdin mi sen? Şampuan kafaya mı sıkılır?”

“Ya n’apılır?” diye sorduğu sırada masum masum, kendi kafasına da sıkmış köpürtüyordu. Kahkahalara boğulmak ve sinirden çatırdamak arasında gidip geliyordum, sanırım deliriyordum. Şampuanın mentolü sarhoş edebilir miydi insanı?

İnsanı etse bile beni edebilmesini hiçbir laboratuvar açıklayamazdı sanırım.

“Ele sıkılır, sonra dağıtılır,” dedim sanki elimde varmış gibi avuçlarımı birbirine sürterken. “Sonra kafana dağıtır… Sonra köpürtürsün.”

Salem kaşlarını kaldırdı bir anlığına hareket etmeyi bırakarak. Elleri kafasında kalmıştı. “Kimse bununla uğraşmaz.”

“Kızlar uğraşır,” diye homurdandım sanki çok biliyormuşum gibi. Ben internette görmüştüm çünkü. Doğru olan yöntem buydu. Diğer kızların… ya da en basitinden Naz’ın nasıl yıkadığını bilmiyordum kafasındaki o kadar saçı.

Çok biliyorsun, demesini bekledim o an Salem’in bu yüzden. Ama demedi. Çünkü beni tanımıyordu. Herkes gibi kalabalık gruplarca büyüdüğümü sanıyordu, etrafımda beni ölçüp biçmek ve gücümün sınırlarını test etmek isteyen koca koca adamlarla büyüdüğümü bilmiyordu. Onlar kahveyi acı ve sade, şekerli içerlerdi bu yüzden bildiğim tek kahvenin yıllarca yalnızca bu olduğunu da bilmiyordu. Bilseydi dalga geçerdi. Dalga geçmesi iyi gelirdi. Gülüp geçerdim ben de. Geçebilirdim o zaman, biri de benimle gülse.

Daha önce hiç biriyle duş aldığım olmamıştı küçük yaştan beri. Doktorların beni nöbetbaşa yıkadığı çocukluk anılarımın birinde, artık nasıl yıkanacağımı çözdüğümden emin olan bir tanesi bir sonraki seferin yalnız başıma olacağını söyleyip gerçekten de yalnız bırakmıştı beni küvette. Saatlerce çıkmamıştım ben de. Ellerim, ayaklarım buruşmuştu suyun içinde ve su soğumuştu çoktan… Yine de kalmıştım. Suyun altındaki sessizlik hoşuma gitmişti. Kafamın içindeki sessizlik.

Salem’in saçını köpürterek durulayışını izlemek komik değildi ama sesli kahkahalarımın boğazımdan kurtulup duyulmasını engelleyen tek şey dudaklarıma geçirip durduğum dişlerimdi o an. Ona gülmemeye çalıştığımı fark edişiyle omzunun üzerinden bana dönerek ters bir bakış atmıştı, bu sefer kahkahayı basmama engel olamamış ve hatta kahkahanın şiddetiyle öne bile eğilmiştim. Bir cık’ladı Salem önüne dönerek o an, başımdaki köpükleri bir anda eliyle alıp yüzüme bulaştırdığında nefesim kesildi. Beni suyun altına itmişti bir de. Susayım diye. Ama artık onun güldüğünü duyabiliyordum. Gülüyordu. Gülmemeye çalışıyordu ama açmaya çalıştığım gözlerimin arasından görebiliyordum suratındaki ifadeyi. Bir rüyânın içinde gibiydim o an. Hiç bitmesini istemediğim, mutlu bir tanesi… Hiç görmediklerimden. Gördüğümde de böyle hissettirmeyenlerden. Benimle kalmayanlardan, unuttuklarımdan değildi bu… Özel bir şeydi. Başka bir şeydi. Hayatımın sonuna kadar hatırlayacağım bir şeydi.

Hayatımın sonuna kadar hatırlamakla lanetleneceğim bir şeydi.

“Şimdi ne olacak?” diye sorduğumda duştan çıkmak üzere olduğumuzu biliyordum, cümleyi yanlış anlayabileceğini de bu yüzden göz göze geldiğimiz an boğazımı temizleyerek konuşmaya devam ettim. “Yani, göreve gidiyorsun… Kız kardeşini görmeden mi?”

Salem tam da tahmin ettiğim gibi bu sırada havlusuna uzandı ve beline bağladıktan sonra dışarı çıktı. Dolapların birinden benim için iki havlu bıraktı kenara, başka bir tanesiyle de saçlarını kurulamaya başladı aynanın karşısında. “Böyle daha iyi.”

“Emin misin?” Duş kabinine yaslandım ona bakarken. Her şeyi bir kenara bırakırsak… Kız kardeşini görmek istemeyişi içimde bir yere dokunuyordu. Zarar göreceğini düşünüyordu onu tanırsa. Kötü bir adam mıydı Salem Pardis? Korkunç biri miydi? Hiç de bile… Değildi. İyi bir abi olacağından da emindim neredeyse. Onu korurdu. Yanında olurdu. Öyle bir şeydi kan bağı… Öyle olmalıydı yani. Salem gibi bir abim olsun isterdim. Kim istemezdi ki? Liva Uz denen kız yanıp tutuşuyor olmalıydı onunla görüşmek için.

Salem omzunun üzerinden dönüp bana baktı bir kez, banyodan çıkıp odasına geçmeden hemen önce. Yeşilin kol gezdiği elalar bilmiyorum, diyordu bana; yalnızca bunu dile getirmeyecek kadar kontrol edebiliyordu kendini. Hepsi buydu.

Havluyla kurulandıktan sonra bir elbise gibi etrafıma doladım, ardından diğerini de saçlarıma sardım banyodan çıkmadan önce. Ne giyeceğime dair bir fikrim yoktu. Salem çoktan giyinmiş, yatağının ucuna oturmuştu ve dirseklerini açtığı dizlerine yaslayarak öne eğilmiş, düşünüyor gibi görünüyordu. Hemen yanında eşyaları vardı. Gidecekti.

Gidecekti ve bu son akşamdı. Birlikte.

İlk ve son.

Ne yapacağımı, nereye oturacağımı bilemeyerek önüne doğru birkaç adım attım tembelce. Salem yüzünü sıvazladı, elini nemli saçlarından geçirdi doğrularak oturduğu yerde. Başını kaldırıp da yüzüme baktığında az önceki neşesinden çok uzakta bir yerde gibi görünüyordu kafasının içinde. Kız kardeşiyle görüşmesini istemiyordum artık. Eğer onu böyle yapacaksa, böyle üzgün… Hem iyi olurdu ikna olmaması. O masaya oturursam muhtemelen öğreneceklerimle dünyalarını başlarına yıkar ve kâbusları olurdum.

Giyinme odasına döndüm ben de. İç çamaşırlarımı buldum, temizdiler. Eski ve muhtemelen ona dar gelen bir kargo pantolon buldum ayrıca dolaplardan birinde; kendi kemerimi geçirdim belinden. Siyah bir tişört. Hepsi yıkanıp kurutulup ütülenerek dolaplara yerleştirilmişti bu kıyafetlerin ama yine de onun tarafından giyilmiş gibi o kokuyordular. Banyodaki ıslak ceketimi havlulardan biriyle kurulayabildiğim kadar kuruladım ardından. Neyse ki deriydi, giyilmeyecek kadar ıslanmamıştı.

Saçlarım neredeyse kurumuştular, yine de banyodaki kurutma makinesini fişe taktım ve iyice kuruttuğumdan emin oldum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Saçlarımı da kurutunca, sanırım artık çıkıp gitmem gerekecekti. Saçlarım ıslak da çıkabilirdim gayet… Sanırım uzatıyordum burada kalış süremi, manipüle ediyordum kendimi. Ben saçlarım ıslak da kalsa bu havada, hasta olmazdım.

Saçlarım da tamamen kuruduğunda artık bir bahanem kalmamıştı ama.

Salem’in odasına döndüğümde onu bıraktığım pozisyonda yatağın üstünde oturuyordu hâlâ. Kafasının içinde neyin savaşını veriyorsa bir taraf kazanmış gibi görünmüyordu, o da bu durumdan memnun değildi. “Ben gidiyorum,” diye mırıldandım başında dikilirken, yavaşça kafasını kaldırıp yüzüme baktı. “Sen görevden döndüğünde burada olmayacağım.”

Bir şey söylemesini bekledim. Bir şey söyle be adam. Ama o sadece gözlerimin içine baktı öylece, veda bile etmeyecek gibi. Vedalardan hoşlanmıyordu belki de, bu yüzden etmiyordu. Hem bunun bir veda olduğunu da söyleyemezdim ben de, kesinlikle tekrar karşılaşacaktık. Yalnızca o zaman, gerçek kimliğimi öğrenmiş ve benden nefret ediyor olacaktı.

Tamam o zaman… Bakışlarımı eğdim nereye bakacağımı bilemezcesine, ardından kapıya doğru döndüm ve ilk adımı attığım sırada bileğimde bir ağırlık hissettim. Bir sıcaklık. Salem bakışlarını yerden çekmeden bileğimden yakalamıştı, sanki isteyerek yapmamıştı; bir refleksti bu onun için. Gitme, der gibi. Diyemiyor gibi. Bilmiyordum.

Omzumun üzerinden dönüp baktığımda parmaklarının hareketini gördüm bileğimde; elime kayıyordu, beni kendine doğru çekiyordu. Neredeyse takılıp dengemi kaybedecektim iki bacağının arasına girdiğimde ki beni bir oyuncak gibi belimden tutup döndürerek kucağına oturttu. Bir anda yine bir nefes kadar yakınına gelmiştim. Gitmek istemiyordum.

Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim bir an. Utangaç, küçük bir kız çocuğu gibi hissetmekten alıkoyamamıştım kendimi dizinde otururken. “Seninle geliyorum,” dedi göğsümün orta yerine hançeri saplar gibi. “Arayıp söyle. Geliyorum.”

Hayır.

“Fikrini değiştirdin?” İnanamıyordum, Naz ve Alter haklıydı. Onu ikna edebilmiştim. Fikrini değiştirmişti. “Geliyorsun? Kız kardeşinle… Görüşeceksin?”

Siyah kirpiklerini çerçeveleyen güzel, ela gözleri yüzümde dolaştı o an; neden kararındaki değişimi bu kadar sorguladığımı merak edercesine. “Evet.”

Şaşkınlıkla aralandı dudaklarım, nereye bakacağımı bilemediğimden önüme döndüm ve omzundan destek alarak ayağa kalktım yavaşça. Salem tepkimi garip buluyordu ve bu yüzünden okunuyordu, onu suçlayamazdım. Garip davranmaya başlamıştım. Bir an önce kendime gelsem iyi ederdim.

Peki ya Meyra?

Bırak bu işin peşini Marin.

“O zaman…” Elimi saçlarımdan geçirdim. “Çıkalım. Birlikte,” diye mırıldandım önünde dikilerek elimle dışarıyı işaret ederken. “Ben Naz’a sorayım… Mekanı.”

Salem başını salladı ayağa kalkarken. Bu oluyordu. Hissedebiliyordum. Bu işin sonu iyi bitmeyecekti.

Ceketimin iç cebindeki cihazı çıkartıp Naz’a mekanı sorduğum bir mesaj attım, her ne kadar onunla muhattap olmak istemesem de ve o, masaya oturamayacak olsa da aradaki köprü o’ydu. “Kardeşinle mi aralarında bir şey geçti Naz’ın?”

Salem pencere pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş beni izliyordu o an odanın diğer ucunda. Gözlerini onaylar şekilde açıp kapattı bana. Demek o yüzden masaya oturamazdı. Liva, Naz’ı istemiyordu. Aralarında her ne geçtiyse sorunlu tarafın Naz olduğuna emindim.

Naz’ın cevabı kısaydı. Bir lokasyon göndermişti yalnızca.

Salem, mesajı aldığımı belirtircesine elimde salladığım cihazı başıyla onaylayıp gidelim dercesine dışarıyı işaret ettiğinde o an, peşinden çıktım odadan. Merdivenlerden aşağı indik ve ön kapıdan çıkmak yerine arkaya ilerledik. Koridorun sonundaki kapılardan biri tahmin ettiğim gibi garajına açılıyordu ve arabası oradaydı. Aslına bakılırsa, iki araba ve bir motorsikleti vardı burada.

Salem Jeep’e ilerlerken ben motosikletine bakakaldım o an. Salem anahtarları almış, şoför koltuğunun kapısını açmıştı ki dönüp henüz hâlâ girişte dikilen ve çenesi yere düşmekte olan bana baktı. “Senin Kawasaki Ninja H2R’ın mı var?”

Efsanevi bir motordu. Süperşarjlı 998cc motor, yaklaşık 310 bg üretiyordu ve saatte 400 kilometreyi aşan bir hızı vardı. Trafiğe çıkış onayı yoktu. Tabii, kayıtlarda varlığı bile görünmeyen gizli bir teşkilatın ajanıysanız durum başka oluyordu.

Salem bir suratımdaki ifadeye, bir de motorsiklete baktı o an; ardından suratındaki silik gülüşle açtığı gibi kapattı Jeep’in kapısını ve askılıktan motorsikletin anahtarlarını aldı.

“Şaka yapıyorsun…”

“Vazgeçmek üzereyim,” diye mırıldandı kasklardan birini bana uzattığında o an. Nasıl hareket ettiğimi bile bilmiyordum, bir anda yanında belirmiş kaskı kafama geçiriyordum. Deri eldivenlerini ve ceketini giyinmesini izledim, ardından kaskını taktı ve bindi. Süremeyeceğim için büzdüğüm, kasktan gözükmeyen dudaklarım ve ben de arkasına yerleştik. Salem garaj kapısını otomatik kumandayla açarken, ben henüz ona tutunmamıştım ki motorun kulaklarıma dolan sesiyle kalbim dört nala koşmaya başladı ve sevinçten kollarımı beline dolayarak sırtına yaslandım. Bu bir rüyâydı.

Yer ayağımızın altından kaydı o an ve bir anda evin etrafında tur attık. Geçen sefer, bıçakla yaralandığımda girdiğimiz kapıdan dağ yoluna çıktığımızda Salem gaza basmaktan korkmuyordu ve ben ilk defa birinin arkasında kendim sürüyormuş gibi uçtuğumu hissediyordum. Dağdan aşağı tepetakla düşebilirdik bile ve bu umrumda değildi çünkü birlikteydik ve dediğim gibi, uçuyorduk.

Bana hızlı olmayı öğretmeye kalktıkları ilk gün öğrenmiştim motorsiklet sürmeyi. İnsanlar trafikte arabalarıyla sıkışıp kaldıklarında ya da peşinizde bir asker konvoyu sizi yakalamak için sınıra kadar silahlı araçlarıyla kovaladığında hayat kurtarıcı oluyordu.

Motoru çalıştırmadan önce yaptığınız ilk şey anahtarı çevirmek değil, makineyi dinlemek olurdu. Zincirin gerginliğini başparmağıyla kontrol eder, lastiklerin omzuna göz gezdirir, ön amortisörleri birkaç kez bastırıp geri tepkisini hissederdiniz. Eldivenlerini giydikten sonra debriyajı sıkar, yakıt pompasının kısa uğultusunun bitmesini beklerdiniz. Marş düğmesine dokunduğunuzda krank mili dönmeye başlar, birkaç devir sonra dört silindir senkronize bir ritimde canlanırdı. Motor rölantideyken gaz vermezdi; yağın silindir kapağına, eksantrik millerine ve şanzımanın dişlilerine ulaşması için birkaç saniye tanırdı. Egzoz sesi derinleştikçe titreşim gidondan avuçlarınıza, depodan göğsünüze yayılırdı. Sol ayağınızla birinci vitese geçirirken gelen o tok tak sesini, zincirin dişliye oturuşunu ve debriyaj kavrama noktasını hissederdiniz. Gaz kolunu milim milim açar, motor devrini tork bandının içine taşıyarak hızlanırdınız. Uçardınız kanatlarınız olmadan. Aşk gibi bir şeydi motorsiklet sürmek.

Ve her güzel şey gibi, her zaman bir sonu vardı.

Salem yol kenarındaki oldukça eski, neon tabelası tepesinde düşmek üzereymiş gibi görünen ve önünde eski kamyonetler ve arabaların park edildiği, bir benzin istasyonunun yanındaki pub’ın önünde motoru susturduğunda arkasından kalkıp kaskı kafamdan çıkardım ve “Harikaydı!” dedim otuz iki diş sırıtmamı saklayamayarak. “Dönüşte benim kullanmam lazım. Eğer kullanmazsam gece dönüp motorsikletini çalarım, ya da sen yokken… O yüzden bir kere de olsa kullanmama izin vermelisin ki hevesimi alayım, sonra ortalık karışmasın.”

Salem peşimden inerken kaskını ve eldivenlerini çıkarmış, saçlarını düzeltiyordu çoktan. “Kaçışım yok yani hiç?”

“Yok, mümkün değil,” dedim heyecanlı heyecanlı. Kendime engel olamıyordum. Ellerim karıncalanıyordu, göğsümden yükselen tutku beni hiç olmadığım kadar canlı hissettiriyordu. Yerimde duramıyordum. “Anlaştık mı?”

“Bakarız.”

“O kelimeden hiç hoşlanmıyorum.”

“Kesin ve net cevaplar istediğin için mi?”

“Evet. Her zaman,” dedim rüzgarın uçuşturduğu saçlarımı kulağımın arkasına iterken. “Bir sorunun cevabı evet ya da hayır’dır. Uzatıyorsan hayır’dır. O kötü.”

“Neden kötü?”

“Kabul etmeyeceğim için. Karşı taraf açısından kötü yani,” diye mırıldandım alayla gülerek. Öyleydi. Kim olduğumu biliyordum, Salem’in de az çok fikri vardı her ne kadar tüm resme sahip olmasa da… Ve bu kadarıyla bile biliyordu ki, ben her zaman istediğimi alırdım.

Sanırım bir istisnam olacaktı ama. Yeni fark ettiğim bir şeydi bu.

Salem başını iki yana salladı kendini düşüncelerinden arındırmak istercesine, dudakları kıvrıldığı için keyfi yerinde görünüyordu bu yüzden üzerine gitmedim. Yerine, endişeli gözlerle süzdüm pub’ın girişini ve içerisinde kız kardeşinin olduğunu bildiğim için gerilmekten alıkoyamadım kendimi. Ne yapıyordum ben? Burada tam olarak ne yapıyordum ben?

Salem’in üzerimdeki gözlerini hissedebiliyordum önüme dönerken. Ona baktığımda başıyla içeriyi işaret etti, kapıdan içeri girme vakti gelmişti. Alt dudağımı dişlerimin arasında çiğnedim tembel bir adım atarak pub’a doğru. Chevroletlerin arasından geçip gıcırdayan tahta merdivenine adımımı attım pub’ın. Bir yanlışlık vardı. Köşedeki park edili araçların arasında biri hareket ediyordu ve başımı çevirdiğim an kaybolmuştu.

Tuvaletin pub’ın dışında olduğunu gördüğüm an Salem’in koluna dokundum ve “Sen geç, ben tuvalete gidip geliyorum,” dedim inandırıcı bir sesle, başını salladığındaysa dönüp merdivenlerden indim yeniden ve tuvalete doğru yürüdüm.

Salem pub’ın kapısını aralayarak içeri girdiğinde ben park edili araçların arasında, az önceki gölgeyi arıyordum. Boyu kısaydı. Tahmin ettiğim kişiyse…

“Sen,” dedim eski, terk edilmiş bir otobüsün bozuk kapısının merdivenlerinde oturan küçük kız çocuğunu gördüğümde. Daha önce de karşılaşmıştık. Niko’nun gönderdiği çocuklardan biriydi bu. Çocuklarla çalışmasından nefret ediyordum. Bana kendimi hatırlatıyordu.

“Anya,” dedi saçları iki yanında örülü kız çocuğu, bir adım atarak merdivenden inerken.

“Bana söyleyecek bir şeyin var mı Anya?”

Artem’in yetiştirdiği çocukların taşıdığı mesajlar her zaman en değerli olanlardı, riske veya bir başkasının öğrenmesine izin verilmeyeceği bilgiler… Peder ya da Niko’nun birebir emirleri gibi. Emri alır ve uygulardın. Bu kadar. Aksi, itaatsizlik demekti. İşte o zaman ciddi yaptırımlarla ve sonuçlarla karşılaşırdın.

Çocuğun gözleri buz gibi bir maviydi ve ne kadar yaşından büyük hissettirdiğini anlatamazdım. Parkta gördüğüm çocuklardan biri olmalıyken onlara benzer hiçbir tarafı yoktu. “Eve dönmen isteniliyor. Hemen, şimdi.”

“Ne?” Kaşlarım çatıldı. “Döneceğim, sabah— Bekle, şu an mı?” Çocuğun bakışları ben ağzımı açtığım an sertleştiğinde kelimelerini tekrar ettim kafamın içinde. Eve dönmen isteniliyor. Hemen, şimdi.

“Hemen,” diye tekrar etti çocuk. “Şimdi.”

Ardından koşar adımlarla park edilmiş araçların arasında kayboldu.

Omzumun üzerinden dönerek kaybolduğu araçlarda gezdirdim gözlerimi, etrafın sessizliğine ve yalnızca pub’dan gelen insan seslerine odaklandım; gökyüzüne baktım, bulutlar toplaşıyordu ve dolunay yükseliyordu… ve benim dönmem gerekiyordu. Niko bu akşam nerede olacağımı biliyor muydu? Buraya kadar Anya’yı gönderdiyse nerede olduğumu, ne yaptığımı çok iyi biliyor olmalıydı. O hâlde neden beni geri çağırıyordu? Daha önce de planı iptal ettiği olmuştu. Bu sefer aklından geçen neydi? Neden bu kadar iletişimsiz kalmıştık? Neden bir piyon gibi hissetmeye başlamıştım durduk yere? Bana hiçbir şey söylemiyordu ve şimdi de, kendi başıma hareket edersem disiplin cezası alacaktım.

Sikerler, diye homurdandım dönüp pub’a yürümeye başladığımda. Eve sonra dönecektim. Şimdi, tanışmam gereken bir kız kardeş vardı.

Yorumlar

10. ŞEYTANIN TOHUMU

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.