TEHLİKELİ MADDELER
TEHLİKELİ MADDELER
1. ASLANLAR AÇIKTA UYURLAR
5.289 1646

1. BÖLÜM
“ASLANLAR AÇIKTA UYURLAR”

LP, Forever For Now

Sevgili annem. Tu sei il mio per sempre. Bu gece birini öldüreceğim.

“O elbiseyi nereden buldun?”

Davetin henüz birinci saatinde, mide bulantımı daha fazla bastıramayarak kendimi tuvalet kabinlerinden birine attığımda üvey kardeşimin içeride makyaj tazelediğini bilmiyordum; iyi ki öğürmelerimi duymamıştı çünkü o zaman hamile olduğuma dair bir dedikodu yayar ve babamın bana zührevi hastalıklar testi yaptırmasına sebep olurdu.

Ufak çantamı koluma takıp hemen yanımdaki Parıl’ı duymazdan gelerek ellerimi yıkamaya koyuldum. “Ben diktim.”

“Uydurma,” dedi dalga geçercesine gülerek, elindeki kırmızı ruju dudağına kaç kat sürmüştü bilmiyordum ama çatlamış beton gibi görünüyordu artık. “Parayı nereden buldun? Instagram takipçilerine mi dilendin Iban atıp?”

Peçeteyi neredeyse isyan eder bir tavırla çekip aldım makineden, ardından ellerimi kurularken doğruca aynadan Parıl’a baktım. Sıkıcı, siyah bir Chanel takımı giyiyordu, muhtemelen üvey annem Asya ona avrupa gezilerinden birinde almıştı çünkü kızını kendisi gibi demode giydirmeye bayılıyordu. Eğer dalgalı saçlarını düzleştirip sımsıkı bir atkuyruğu yapsaydı ve ceketi altında etek olmadan kısa, siyah bir şortla giyseydi harika görünürdü ama tarz ve zevk denen şeylere her insan sahip olmuyordu.

“Kumaşı pazardan aldım. Dikmek için okulun atölyelerindeki dikiş makinelerini kullandım. Ayakkabılarım ödünç. Çanta ikinci el. Başka soru?” Peçeteyi çöp kutusuna atarken adımlarım kapıdan çıkıp ana salona gitmemek için resmen oyalanıyordu. “Pahalı görünmek için illa pahalı giyinmen gerekmez, bazen taşıyan kişi daha önemlidir.”

Parıl dudaklarını birleştirerek beni şöyle bir baştan aşağı süzdü. Üzerimde bej, saten, derin yırtmaçlı basit bir elbise vardı ve saçlarımı dalgalandırıp hafif bir makyaj yapmıştım sadece. Ayakkabılarım altın rengi, ince bantlıydı; Defne ödünç vermişti. Çantamı da komik bir fiyata ikinci el mağazasından almıştım.

Neden mi ülkenin en zengin ailelerinden birinin başındaki adamın kızı olarak fakirlikle boğuşuyorum? Çünkü yeterince param olursa kaçacağımdan korkuyorlar, bu yüzden bir kredi kartım bile yok; ama bunu insanlar anlamamalı, çünkü bir Adelardi komik duruma düşerse tüm aile aşağılanmış sayılır.

Parıl’ın böyle dertleri yoktu tabii. Son model arabasıyla tüm salak arkadaşlarını toplayıp caddelerce dolanıyor ve banka hesabını patlatacak alışverişler yapıyordu. Annesi cabası.

“İyi. Ucuz görünüyor zaten,” diye söylendi Parıl, YSL rujunun kapağını kapatıp çantasına attıktan sonra tuvaletten çıkarken.

Avuçlarımı lavabo mermerine yasladım ve derin nefesler aldım. İyi hissetmiyordum ama içeri dönmem gerekiyordu, eğer ortalıkta görünmezsem dikkat çekerdi. İyi bir oyunculuk da sergilemeliydim üstelik. Üzülmüş gibi yapmalıydım mesela. Ağlamalıydım belki de. Hayır. Bekle. Buna kimse inanmazdı, bu daha da dikkat çekerdi— daha önce yalnızca sınırlarım zorlandığında, sinirden gözyaşı akıttığım olmuştu ve hiçbiri acıdan değildi. Ellilerindeki, oldukça şişman ve ağzı kokan bir adamın ölümüne ağlayacak değildim. Hele de elleri bu kadar kirliyken.

Ana salona giden koridora girdiğimde insanların kendi aralarındaki fısıldaşmaları görmezden gelinemeyecek kadar dikkat çekici boyutlardaydı, keza kalabalığın içine girdiğimde ben de meraktan genç bir kümeye yaklaşırken buldum kendimi.

“Birbirlerini vurmasalar bari—,” diye konuştu genç bir çocuk. Oldukça feminen görünüyordu ve her ne kadar reşit olduğunu düşünmesem de elinde şampanya bardağı vardı.

“—neden gelmiş?”

“Kim gelmiş?” diyerek atladım direkt ortaya, kıvırcık saçlı ve oldukça göz alan turunculukta bir elbise giymiş genç kız başını arkadaşından çevirip önce bir sen kimsin? gibisinden baktı, ardından kim olduğumu önemsiz bir detay olarak görmüş olacak ki cevap verdi.

Tayga Vasilyev.”

“Nerede?” Bir şekilde Parıl’ın gruba kendini dâhil edişini izledim, grubu ittirerek çatık kaşlarla cevap veren kızları izledi gözleri. “Hani? Nerede?”

“Aa, tanıyorum seni,” dedi feminen çocuk, şampanyasından bir yudum alırken. Sanırım elma suyu içiyordu. “Sen şey değil misin? Dante Adelardi’nin üvey kızı?”

“Evet!” dedi Parıl gözleri parlayarak, tanınmak hoşuna gidiyordu. “Sare?” diye devam etti ardından elma suyunu şampanya bardağında içen çocuk, Parıl’ın yüzü anında düşerken kızlardan biri çocuğun eline vurdu ve “Hayır salak, o popüler olan,” diye fısıldadı kısık bir sesle. “Şunun tipine bir bak.”

Bir zorbanın zorbalığa maruz kaldığını görmek, hele de geçmişte düzenli olarak canını sıktığı kişi sizseniz inanılmaz bir keyif vermesini beklerdiniz ama apaçık aşağılanmanın hiçbir kabul edilir yanı yoktu. Kime karşı olursa olsun, yalnızca rahatsızlık veriyordu.

“Hee, hatırladıım! Diğeri,” dedi çocuk bu sefer, kocaman bir sırıtışla ve işaret parmağını kaldırarak Parıl’a döndü. “Piril!”

“Geri zekâlı,” diye homurdandı Parıl gözlerini devirip, sakin kalmaya çalışırken. Ardından doğrulduğu gibi gözlerini kalabalığa çevirdi ve heyecanlı adımlarıyla kaybolmadan hemen önce tavrını ortaya koydu. “Dua et şu an seninle uğraşamam çünkü ilgilenmem gereken çok daha önemli bir misafirim var.”

Feminen çocuk, kıvırcık saçlı kız ve arkadaşlarıyla göz göze geldim o an. “Parıl çirkin veya tipsiz değil bu arada, sadece makyaj yapmayı bilmiyor ve çok fazla yağlı, şekerli abur cubur yiyor.”

Birçok göz tarafından aynı anda, baştan aşağı süzüldüğümü hissettim. “O zaman… Sare sensin?” diye sordu kıvırcık saçlı esmer kız, benim yaşlarımda görünüyordu. Başımı salladım. “Her neyse,” diye homurdanarak önüne döndü ve arkadaşlarıyla kapalı bir sohbete daldı o an, Vasilyevler hakkında. Şımarık çocuklar ve aşağılayıcı bakışları.

Tayga Vasilyev. Adı bile insanın damağında acı bir tat bırakıyordu. Yirmi dört yaşında, Rusya’nın yarısına sahip korkunç bir ailenin tek erkek vârisi. Mezunu olduğu okulda okuduğum yıllar boyunca ismi koridorlarda ve kapalı kapılar ardında duyulan ama internette tek bir fotoğrafına dahî rastlanılamayan çünkü paylaşıldığı an kaldırılan, yalnızca mezun olduğu senenin yıllığında bir kep pozu olan çocuk. Ölü bakışlar.* Bir insan hayattayken nasıl ceset gibi görünebilirdi? Üstelik öyle bir kas kütlesiyle? Belki de Tayga Vasilyev bir ölüm meleğiydi. Korkunç itibarını konuşan fısıltılara bir kez kulak veren ne kadar haklı olduğumu anlayabilirdi. Dedesi ve amcası öldükten sonra büyük bir soğukkanlılıkla aile işlerini devralan ve son sürat miraslarını genişletmeye devam eden babası kadar acımasız ve soğukkanlı olduğunu söylüyorlar. Bense biliyorum.

Bir çift kara deliği andıran mavi gözleri, ince kemerli bir burnu, bir ressamın elinden çıkmış olabilecek kadar oranlı görünen belirgin bir sus çizgisi ve dudakları, kalın bir boynu ve görmezden gelinmesi imkânsız âdem elmasına iltifat eden kemikli bir çene hattı var. Tanrı canavarları yaratırken güzelliklerini abartırmış, zayıf kulları fazla direnmesin diye; göz alıcı ve çekici olurlarmış, kurbanlarını avlamalarına gerek kalmazmış böylece. Yerine, ayaklarına gelirmiş her zavallı ceylan.

İsminin anlamı ise kısaca; potansiyel bir katil, düzenbaz, dolandırıcı, aile düşmanı ve dünya üzerindeki bütün aklı başında kadınları yoldan çıkarmak için gelen insan suretindeki bir şeytan.

Ninemin cenazesindeydi. Haftalar önce. Adamları geride dururken, babası Akel Vasilyev ile birlikte ön safta durmuştu kilisede ve bilinen dolu takvimlerinin aksine, tören bitene kadar da bir yere ayrılmamışlardı. Şiş gözlerimle görebildiğim kadarıyla, en azından. O zaman da sorgulamıştım neden geldiklerini ama üzerinde pek fazla düşünmeye vaktim olmamıştı.

Kalabalığın içinde, kafam oldukça karışmış bir şekilde yabancı ve tanıdık yüzlerle göz göze gelirken bir anda üvey annemin aceleci adımlarla üst katın merdivenlerini indiğini gördüğümde kaşlarımı çattım. Saat henüz gece yarısı olmamıştı, bu yüzden planım gerçekleşmiş değildi; o zaman bu kadının acelesi niyeydi?

Aceleci adımları merdivenleri iner inmez, şaşkın bakışlarının dikkatlice salonu tarıyor olduğunu gördüm; aynı anda telefonunda bir şey arıyordu. Saniyeler sonra cep telefonum çalmaya başladığında beni arıyor olduğunu fark ettim ve aramayı sonlandırıp yanına yürüdüm. “Ne oluyor?”

“Neredesin sen?! Çabuk, baban seni çağırıyor!” dedi nefes nefese, beni kollarımdan çekip merdivenlerden yukarı ittirirken.

“Neden?” Şaşkınca durmaya çalıştım üçüncü basamakta, kalbim dört nala koşuyordu gerginlikten çünkü o odada olmam için hiçbir sebep yoktu. Babam ve ortakları orada büyük işler konuşacaklardı bu gece, o iğrenç herifin ülkeye döndüğü akşamdı bu akşam; tek şansımdı intikam almak için.

“Ne bileyim ben neden?! Çabuk çık yukarı daha fazla bekletme adamları!” Belimden ittirdi birkaç adım yukarı çıkıp, bir yandan da üzerimizde gözler var mı diye etrafı izliyor ve sorun yokmuşçasına gülümsemeye çalışıyordu sıktığı dişlerinin arasından. “Sakın saçma sapan bir hareket yapayım deme, rezil edersin bizi,” diye fısıldadı omzuma doğru, ardından gözleriyle yukarıyı işaret etti ve uzaktan adını seslenen bir akrabanın yanına yürümeye başladı yaklaşık 20 cm’lik dolgu topuklularıyla. Korkunç bir tercih daha.

Boğazımı temizledim ve elim göğsümde, elbisemin eteklerini toplayarak yavaş yavaş çıktım merdivenleri. Sakin ol. Sakin ol. Sakin ol. Bilmelerine imkân yok. Plan mükemmel. Başka bir şey olmalı. Başka bir mesele.

Ama ne mantığım başka bir neden bulabiliyordu ne de kalbim yavaşlamak nedir biliyordu. Heyecanlandığım ve gergin hissettiğim zamanlarda ne yapıyorsam onu yaptım ben de; üst kattaki toplantı odasının kapısına doğru yürüdüm emin adımlarla ve kapıdaki korumalar beni tanır tanımaz çift kanatlı kapıları açarken başım dik bir şekilde yürüdüm.

Bir şeyi yapmaktan korkuyorsan, gözün kapalı yap. Bırak kendini, kıyametse tam orta yerine. Gerisi gelir.

Deri koltukların, duvar boyunca uzanan değerli kitaplar koleksiyonununun, devasa bir antika piyano ve boğaza açılan geniş pencereleri kapatan işlemeli perdelerin olduğu salonda plaktan eski İtalyan şarkıları çalıyordu ve odadakiler ellerinde içkileri ile küçük gruplar hâlinde sohbet ediyorlardı. Garsonlar harici pencere kenarlarında da olası bir tehlikeye karşı korumalar vardı.

Kapıdan girdiğim an, içerideki görmezden gelinmesi güç derecede düşük kadın sayısı ve genç olmam sebebiyle tüm bakışların odak noktası oldum; benim odaklandığım tek masa ise, etrafında toplanmış sanki asırlık düşman değillermiş gibi sohbet eden babam, Akel Vasilyev ve oğluydu. Tayga Vasilyev.

Hastalığı sebebiyle tekerlekli sandalyede oturan Dante Adelardi, bugün kızına kızı olduğunu kabul edercesine bakıyordu; genelde yalnızca Parıl’la ilgilenirdi ve ben görmezden gelinirdim bu yüzden bu odaya çağırılmak benim için korkunçtu. Beni öylece iş yaptığı insanlara göstermek istiyor olamazdı, bir amacı olmalıydı bunun altında yatan.

Akel Vasilyev’in birkaç saniyeliğine beni, sokakta gördüğü ortalama bir yabancıymışım gibi bir sıkıcılıkla süzüp önüne dönüşünün ardından Tayga ile göz göze geldiğimizde içimde bir şeylerin kıyılmasına engel olamadım. Onu çocuk yaştayken gördüğümde ne kadar korktuysam, yirmi yaşımda da öyle korkuyordum ama tek bir fark vardı; bana bir şey yapamayacağını biliyordum ve korkumun yüzümden okunmasına izin vermiyordum artık. Hiçbir duygum yüzeye çıkamıyordu kuyunun dibinden.

Hayatta kalmak için bu aileye doğduğumdan, yapmam gereken bir fedakârlıktı bu. Fazla arkadaş edinemezdim, fazla konuşamazdım kendim hakkında insanlarla; kimseyi eve davet edemezdim ve okul gezilerine katılamazdım. Heyecanla başladığım at biniciliğine bile ara vermek zorunda kalmıştım çünkü okul her ne kadar beni yurtdışına göndermek istese de babam karşı çıkmış ve seyahat gerektirecek herhangi bir kulüpte aktif olmamı yasaklamıştı. Random bir market alışverişi günü şayet ki dışarıya yalnız çıkarsam suikaste uğrayacağımı ya da kaçırılacağımı düşünüyordu.

Neredeyse ağlayacaktım, yanlarına doğru yürürken babamın ağzından “La mia bellissima figlia,” hitabını duyduğumda. Benim güzel kızım. Dizlerimin üzerine çökmek, annemin yaşadıklarının hesabını sormak ve kızı falan olmadığımı çünkü bir kez olsun bana babalık yaptığını hatırlamadığımı, onun yerine beni bir masal prensesiymişim gibi kalesine hapsettiğini ve resmen kuru ekmekle beslediğini haykırmak istiyordum ama tek yaptığım eğilip yanaklarından öpmek oldu çünkü büyüklerimizi böyle selamlardık. “Yeni iş ortağımız Akel Vasiliev ve oğlu ile tanışmanı istiyorum.” Babamın Vasilyev telaffuzu her zaman aksanlıydı.

Dik durdum babamın yanında, hemen karşımdaki iki zehirli yılan arasında samimiyetsiz bakışlarımı dokurken. “Memnun oldum, ben Sare,” diye mırıldandım Akel’e elimi uzatırken. Elimi tuttu ve nazik bir hareketle sıktıktan sonra “Memnun oldum Sare,” dedi bırakırken.

Kırklarının ortasında, yaşından daha genç gösteren, oldukça uzun boylu ve fit bir adamdı. Saçları beyazlamaya başlamıştı ama çoğu insanın aksine beyazlayan saçları onun diğer fiziksel özellikleriyle uyum içinde görünüyordu, birlikte adamı daha genç göstermek için çabalıyorlardı sanki. Ne yiyordu? Pasifik denizinden çıkan nadir balıklarla mı besleniyordu her akşam?

Elimi hemen yanında dikilen, siyah ceketi ve ilk düğmesi açık gömleğiyle bir kez daha sektöre kravat takmayı reddettiğini orta parmak çeker gibi gösteren oğluna uzattığımda; bakışlarım topuklularımla ancak göğsünü gelen göz hizamdan, yüzüne çıkarken tembellik ettiler.

Uzun zamandır ilk defa, ona bu kadar yakın duruyordum ve yüzünün ne kadar büyüleyici bir güzelliği olduğunu unutmuştum; profesyonel kameraların yakalayamayacağı çirkin bir cazibesi vardı. Rus kanı. Siyah gibi görünen ama yalnızca gün ışığında maviliği ortaya çıkan karanlık gözleri, ensemdeki tüyleri diken diken ediyordu. Sadece elimi sık ve memnun olduğunu söyle.

Tayga elimi sıktı fakat tek bir kelime duyamadım ağzından. Sesinin nasıl olduğunu merak ettim aniden. Görünüşü gibi güzel ve kadife miydi yoksa kalın ve maskülen mi? Ne vardı bana memnun olduğunu söylese, ya da bir kelime etse? Belirgin bir sus çizgisi vardı dudaklarının üzerinde damgalanmış gibi duran, yeni tıraşlanmış teni kadifeden gibi görünüyordu. Nefret ediyordum. Biz kızlar, onca cilt bakımı malzemesi kullanarak elde edemiyorduk bu cildi ama herhangi bir erkeğin tuvalet suyuyla yıkadığı yüzü böyle güzel görünebiliyordu işte. Lanet genler. Söz konusu Vasilyev kanıysa gerçi, gerçekten lanetli genler.

Sesinden dünyayı mahrum etmeye yemin etmiş gibi, Akel ve babam sevkiyatlardan konuşmaya başladıklarında onlara katılmadı fakat dikkatini de sohbetlerinden çekmedi. Bir an olsun, bir an olsun üzerime değmedi bir daha gözleri; halbuki ben belim ağrıyacak şekilde dik durmaya çalışmış ve gözlerim Akel-babam-o üçgeninde mekik dokurken onun sırasının gelmesini garip bir hevesle beklemiştim. O lisedeyken yüzünü magazin dergilerinde o kadar çok görmüştüm ki, her defasında yanında dönemin ünlü bir modeli ya da oyuncusu oluyordu… Dünya magazinine bile demeç veriyordu yurtdışında yabancı ünlülerle, o yaşta bile özgürdü. Bense kulesine kapatılmış bir prensestim. Daha çok, külkedisi.

Defne bir keresinde, regl olmaya yakın kadınların temas isteğinin arttığını; hatta çoğu kadının çocuk yapmak istediğini veya bir çocuk yapma kararını bu dönemde verdiğini söylemişti. Uzun zaman sonra çekici bir erkek görmek hormonlarımı dürtmüş olmalıydı, kim olduğundan bağımsız bir şekilde… Ya da soğuk havası egomu incitmişti. Erkekler bana olan ilgilerini saklamazlardı, kaçırmak istemezcesine gösterir ve hatta abartırlardı.

Bir yeni mesaj.

Titreyen telefonumu çantamın içinden çıkarmadan okudum mesajı. Beyefendi sipariş verdi sonunda.

Dikkatimin ne kadar çabuk dağılabildiğini hatırlamam uzun sürmedi. Babamdan gizli biriktirdiğim tüm parayı kaçış bileti ve konaklayacağı yer için ayırdığım garson çocuk, attığı mesajdan dakikalar sonra odaya elindeki içki tepsisiyle girdiğinde gözlerim odanın diğer ucundaki yaşlı pisliği aradı; onu kendi yaşlarında, uyuşturucu baronunun başında olduğu bilinen bir kadınla sohbet ederken yakaladığımda tırnaklarımı avuç içlerime bastırıyor ve kendime sakin olmamı öğütlüyordum yoksa kalp krizinden ölüp giden ben olacaktım bu odada.

Garson çocuk beni gördü fakat tamamen görmezden geldi, dikkatleri üzerine çekmemek adına. Ardından doğruca arkaya ilerledi.

Önüme döndüm ve boğazımı temizledim. Parmaklarımdaki yüzüklerden birini gergince çevirdiğim sırada başımı kaldırdığım an yakalandığım bulanık mavi gözler, kalp atışlarımı tamamen durdururken aldığım nefes soluk borumda resmen asılı kaldı. Tek bir ifade dahî barındırmadığından ne hissettiğini veya düşündüğünü bilmiyordum ama biliyor olamazdı. Mümkün değildi.

Aramızda yalnızca bir adımlık mesafe vardı. Gözlerini çekmiyordu, ben hiç çekmeyecektim. Bilmiyorsun. Bilmiyorsun. Hiçbir şey bildiğin yok. Biliyor olamazsın Tayga Vasilyev.

“Ben içecek bir şey alacağım,” dediği an suratımdaki ifade gevşedi, anlamsızca etrafa baktım; Tayga’nın boğuk sesini hiç beklemediğim bir an duymak, vücudumda şok etkisi yaratırken Akel Vasilyev veya babam sohbetlerine devam ediyorlardı.

Hemen yanımızda, alnından soğuk terler damlayan garson ise bir saat sonra Kamboçya’ya uçağı olan garson çocuktan başkası değildi. “E-efendim?”

Ve tepsisinde iki bardak şampanyanın yanında duran buzla şoklanmış bardağın içindeki sarı sıvı ise, viski; muhtemelen Macallan. İhtiyarın en sevdiğinden. Başımı viski bardağından kaldırır kaldırmaz garson çocuğun gözlerinden anladım; ihtiyar içkisini almamıştı. Her zaman kendi içkisini yanında getirip servis istediğinden, servis istediği üzere içkisini almayabileceği ihtimalini hiçbir zaman göz önünde bulundurmayan ben; o an, gözlerimin önünde, Vasilyev vârisinin uzun ve maskülen parmaklarının viski bardağını sarışını izledim.

Kahretsin. Aptal. Rus. Salak. Siz sadece votka içmez miydiniz?!

O an büyük bir hata yaptım. Çenemi tutamayarak, mantık süzgecinden geçirmediğim kelimeler döküldü ağzımdan aceleyle, garson kendini can havliyle salondan dışarı atarken. “Anavatanından sizin için getirttiğimiz inanılmaz lezzetli votkalarımız varken serviste, viski içmek istemezsin.”

Tayga henüz viskiden bir yudum almamıştı, elinde tutuyordu. “Gerek yok, ağzımı ıslatsam yeter,” dedi tok bir sesle önüne dönerek. Beyefendi ağzını viskiyle ıslatmayı tercih ediyordu, su ile bile değil.

“Hakaret sayarım. Bir İtalyanın evinde özellikle sizin için tedarik edilen votkayı içmemeni,” diye devam ettim gerginliğimi saklamaya çalışarak fakat bu durum biraz daha sürerse, saten elbisem terimle ıslanacağa benziyordu. Bir an önce elindeki içki bardağından kurtulmalıydım. Her yol mübâhtı. Tüylerim diken diken olmuştu. Vasilyev vârisi bu odada ölürse savaş çıkardı.

Tayga bana baktı. Uzunca bir süre, samimiyetsiz tavrımı yüzümde asılı bırakacak kadar uzunca bir süre gözlerimin içine baktıktan sonra bakışlarını elindeki viski bardağına çevirdi ve ardından gözünü bile kırpmadan siyanürlü viski bardağını dudaklarına doğru götürdü.

Kendimi üzerine nasıl attım hatırlamıyorum bile.

Ayağımı, babamın sandalyesine dolayarak dengemi kaybetmiş görüntüsü vermeye çalıştım ama bir aptal bile attığım adımın mantıksız olduğunu anlardı; elimle, dudaklarına yükselen bardağa çarparak bardağın yere uçmasını sağladığım an derin bir nefes alabildim yalnızca ve kollarıma sarılan, avuçları sıcacık ellerle ayakta kalabildim.

Başım yere doğru, bedenim tamamen Tayga Vasilyev’e yaslı bir şekilde az önceki hareketime anlam vermeye çalışırken Tayga beni kollarımdan tutarak doğrulttu. Etraf sessizleşmişti, babalarımız sohbeti kesmişti ve herkesin gözleri üzerimize çevrilmişti; Tayga’nın gömleği viskiyle ıslanmıştı ve benim saten elbisemin üzerinde de lekeler vardı. Satenden bu leke çıkmazdı. Elbisem çöp olmuştu. Vasilyev vârisini hayatta tutmak için ödenen, küçük bir bedel.

Hem de küçücük.

“Sare,” dediğini duydum babamın, rezilliğim karşısında çıkan ateş kulaklarıma kadar yükselirken. Öfke saçan gözlerini üzerime çevirdi ve o an elbisemin kuruduğunu, hatta alev aldığını hissettim. Bunu bedelini daha sonra kapalı kapılar arkasında ödeyecektim. “Derhâl çık ve temizlen.”

Aslında şey demek istemişti: Rezilliğinin bedelini daha sonra ödeyeceksin.

Yutkundum. Babamın yüzüne bakamadım bile, bakışlarımı odadaki insanlara çevirdim ve ardından başımı kaldırıp Tayga Vasilyev’e baktım; hiç şaşırmamış, kınamayan, genel olarak herhangi bir fikir veya his barındırmayan bir ifadeyle bakıyordu bana. Ne düşündüğünü bilemiyordunuz. Nefret ediyordum belirsizlikten. Belirsizliğin can bulmuş hâli gibiydi öylece karşımda dikilirken. Tanışalı on dakika olmuştu ama hem tavırlarıyla canımı sıkmayı başarmıştı, hem de başımı belaya sokmuştu.

Benim bu odada ne işim vardı ki zaten? Ama o zaman, garson çocuk yine hiçbir şeye engel olmadan viskiyi verip defolur giderdi ve Tayga Vasilyev’in kalbi tam şu an, şu dakika durmuş olurdu.

Tayga ondan beklenmeyecek bir hareketle, elini kapıya doğru uzatıp birlikte çıkmayı teklif ettiğinde kaşlarımı çatmamak için kendimi zor tuttum; bunun yerine başımı eğdim ve kapıya doğru yürüdüm. Korumalar, kapı koluna dokunmama gerek kalmadan kapıyı açtılar. Ardından koridora çıkmış olduk. Çaktırmadan telefonumu çıkardım çantamın içinden ve garson çocuğa plan b diye bir mesaj gönderdim. Asla yedek plansız bir işe kalkışmazdım. O herif bu gece geberecekti ve kalan soyunu da ben tüketecektim.

“Tuvalet nerede?” diye sordu Tayga, arkamdan çıktığında. Ceketini parmağına takıp omzundan sarkıttı ve bana omzunun üzerinden baktı o an, ışıkların altında parlıyormuş gibi görünen cildine bakakaldım ben de. Zaafımdı. Yıllar süren ilaç ve tedavilerden sonra ancak makyajı kaldırabilecek, ortalama bir cilde sahip olabilmiştim; bu uğurda ilaçlardan dolayı saçlarımı dökmüş, iki kere cildimi yakmış, sayısız egzama atağı geçirmiş ve sinirden milyon kez ağlamıştım. Gerçekten haksızlıktı.

“Bu katta tuvalet yok,” diye mırıldandım ona bakmadan, ardından elimi saçlarımdan geçirdim ve arkadaki odalardan birindeki banyoyu hatırladım. Onu diğer misafirlere açık bir yere götürmek istemiyordum çünkü onunla görülmek istemiyordum ama aynı zamanda da, onu yanımdan kovamazdım da çünkü kötü tarafına denk gelmek isteyeceğiniz biri değildi. “Beni takip et.”

Tayga’nın telefonunu çıkartıp birine mesaj attığını gördüm göz ucuyla ama kime, ne yazdığını görebilecek kadar gelişmiş gözlere sahip değildim bu yüzden merakımı gözardı etmeye çalışarak ilerledim koridorda. Hatırladığım odaya girdiğimde, eski dönemlerden kalma oymalı büyük bir yatak ve işlemeli yatak örtüleri karşıladı beni ışıkları açtığım an. Buranın bir yatak odası olduğu gerçeğini görmezden gelerek banyoya ilerlerken, Tayga’nın kapıyı ardımızdan kapatması beni ister istemez germişti. Kim olursa olsun erkeklere güvenmiyordum ve bazı hareketlerine ekstra dikkat ediyordum onların, altında fesat bir anlam ararcasına.

Banyonun ışığını açtıktan sonra çantamı geniş tezgâhın kenarına koydum ve dolapların birinden bulduğum havluyu musluğun önüne tutarak ıslattıktan sonra içki lekesini silmeye çalıştım. Islaklık yalnızca daha fazla yayılıyordu ve mümkünatı yoktu lekesiz bir şekilde içeri dönmemin. Rezalet. Üvey annem muhtemelen, beni bu hâlde gördüğü gibi bir araca tıkıp eve yollayacaktı.

Tayga, aynadan gördüğüm kadarıyla gayet rahat tavırlarla, çıkardığı ceketini kenara atıp içki lekesini çıkartmak için hiçbir çaba sarf etmediği gömleğinin kollarını sıvadı ve kollarını göğsünde birleştirdikten sonra sırtını duvara yasladı. Kas çalıştığı belliydi. Ben de çalışıyordum. Onun muhtemelen baklavaları vardı ve saçma sapan beslendiği için kaybolmuyorlardı, benimkiler ise hiçbir zaman göstermemişlerdi bile kendilerini yeme düzenim yüzünden. Pardon, düzensizliğim. Erkekler için her şey her zaman daha kolaymış gibi geldiğinden miydi bu kin ve nefretim yoksa aşağılık mı hissediyordum şu an? Ayırt edemiyordum. Ona rastlayana kadar bu kadar kafamı karıştırdıkları olmamıştı, oyunumu oynar ve geri çekilirdim ben. Dedikodular ayaklarıma uzanıp beni yakalamaya çalışan eller olurlardı ama yalnızca beni hedefime ulaştırır her seferinde, daha da yukarı taşırlardı. İnsanların hakkımda ne düşündüğünü önemsemiyordum ama Tayga Vasilyev’in bir şeyler duyup duymadığını merak ediyordum.

Sinirle havluyu lavaboya fırlattım ve arkamı döndüm. “Madem gömleğini temizlemekle dahî uğraşmayacaksın neden buraya geldin? Beni izlemeye mi?”

Temkinli bakışları yüzümü süzüyordu o an. Şaşırmamıştı bile ani tepkime. Kızların onunla böyle konuşmaya cüret edebildiğini sanmıyordum hâlbuki. Belki de beklenilmeyecek olanı beklemekte ustaydı, ne de olsa korkunç bir hayatı vardı.

“Potasyum mu, siyanür mü?” diye sordu o an tok bir sesle, kıpırdamıyordu bile. Kolunu kessek kan değil makina yağı akardı. Tek kaşı havalandı o an, içimden ne geçirdiğimi duymuş gibi. “Fare zehri?”

Gözlerimi kırpıştırdım. Ardı ardına. Boğazım kurumuştu o an. Hani bilmesine imkân yoktu? “Ne?”

“Asıl sahibi kimdi bardağın?” Gözleri kısıldı. “Halan? Baban? Abin, belki? Ama bu kadar ilgili ve endişeli bir abiyi hayatından çıkarmak istediğini sanmıyorum, minnet borcun vardır eminim. Gerçi ben bahsimi çok daha kişisel kin güttüğün bir yabancıya kullanırdım…”

Anton’un içeride olduğunu fark etmemiştim bile. Her ne kadar Elena halamı zaman zaman öldürmeyi düşünsem de henüz ellerimi kana bulayacağım kadar sıktığı olmamıştı canımı, babamın ise kılına dokunamazdım ne yaparsa yapsın. Öte yandan kişisel kinim hedefi bir yabancı, doğru bir tahmindi. Tayga eğer söyledikleri kadar zekiyse zaten ailemden birine dokunmayacağımı biliyor olmalıydı, Adelardiler her yaşarlarsa yaşasınlar içlerinden birini gözden çıkarmazlardı ve her mesele aile içinde çözülürdü.

“Delirdin mi? Birinin içkisini mi zehirlediğimi düşünüyorsun?” Alaylı bir nefes verdim dışarı, gözlerimi devirmiş ve çenemi kaldırarak göz kapaklarımı indirmiştim yarı yarıya. Bana inan Vasilyev. İnanmak zorundasın. “Neden yapayım bunu?”

“Evet, ben de onu düşünüyordum aslında,” diye mırıldandı o an Tayga, iki parmağını alt dudağına sürttü ve bir anlığına dikkatim dağıldı. Yutkundum. Tavrı o kadar rahat, o kadar uzaktı ki kasıntılıktan; yapacağım veya söyleyeceğim hiçbir şey onun bu laubaliliğini bozamazdı sanki… Söyleyeceğim hiçbir şey onu korkutamaz ya da vazgeçiremezdi istediğini almaktan. “Neden yapasın bunu?”

Soğuk soğuk terleyecektim biraz daha burada kalırsam. Gitmeliydim. Kendime bu kadar benzer biriyle soğuk savaşa girmek istemezdim, birbirimizi tüketirdik.

Çantamı aldığım gibi kapıya yöneldim fakat çevik bir hareketle doğruldu ve ben daha banyo kapısından çıkamadan önüme geçerek beni durdurdu. “Nereye, külkedisi? Balkabağına dönüşmesine daha var aracının,” dedi Tayga, kadifemsi sesiyle, kolunu kaldırıp saatine anlık bir bakış atarak. Ardından bulanık, siyaha çalan mavilikleri yüzüme çevrildi ve cüssesinin baskısını her zerremde hissettim. “Biraz daha kal.”

Külkedisi mi? Bir şeyler biliyordu. Yalnızca duyabileceği şeyler değildi ona bu benzetmeyi yaptıran… Kahretsin, baba, diye düşünmeden edemedim o an. Aile meselelerimiz o kadar da mahrem hissettirmiyordu artık.

Ben burada, evimde, açıkta tehlikedeydim.

Her zengin, genç ve yakışıklının yaptığı gibi kızları parmağında oynattığını okul koridorlarında tekrar tekrar kulağıma çalınan hikâyelerden duymama gerek yoktu; hele birisi, oralarda bir yerlere kendi sorumsuzluğundan dolayı sürgün edilmiş bir bebeği ve bebeğinin annesi olduğu dedikodusu en çok ondan nefret etmeme sebep olanıydı. Vasilyev ailesinin de, Adelardiler gibi yüzyıllardır süregelen değişmez kuralları vardı ve o da kürtajın yasak olmasıydı.

Bir kadını hamile bırakırsan, artık ailenin himayesi altındadır ve doğurmak zorundadır. Aileden bir kadın hamile kalırsa, bebek tecavüz bebeği olsa dahî kadın doğuracaktır. Nefret ediyordum. Nefret ediyordum ailelerin kültürel gelenek başlığı altında insanların hayatını sömürmesinden, travmalar yaratmasından, parçalamasından ve yok etmesinden. Tayga Vasilyev de farklı değildi. Güç, para ve cazibe. Açtırmayacağı kapı, yakamayacağı köprü, yerinden indiremeyeceği bir yıldız yoktu gökyüzünde; tek bildiği almaktı, tüketmek ve yok etmek. Bunun için onu alkışlıyorlardı. Babama zamanında yaptıkları gibi.

Küçükken canavarları yatağımızın altında ya da dolabımızın içinde sanarız; büyüdükçe anlarız, aslında içimizdeler. Aramızda dolaşıyorlar. Yiyor, içiyor ve uyuyorlar bizim gibi. Bizim gibi görünüyorlar. Görüntü netse, aldanmak kolay. Kör bir adam yalnızca, bir canavarın göğsündeki boşluğu görebilir; bir kara delik gibi, ona verdiğiniz her şeyi çeker ve çeker içine… ta ki, verebileceğiniz bir şey kalmayana dek.

İşte o göğsündeki boşluk.

Tehlikeli bir madde.

Karanlık bir madde.

“Çekil önümden,” dedim göğsüne dümdüz bakarken. Bana hiçbir şey yapamazdı, değil mi?

Aslında bana çok şey yapabilirdi. Parıl’a dokunsa kıyameti koparırdı babam ama bana yaptığın şey, halk içinde duyulmadığı sürece muhtemelen sorun olmazdı. Yüzüme zarar gelmemeliydi bir de, o zaman da sıkıntı oluyordu; aktif bir hesap kullanıyordum çünkü Instagram’da ve çoğu morluk, bilinenin aksine, makyajla kolay kolay kapanmıyordu.

“Sana hiçbir şey yapmıyorum fark ettiysen, sadece burada tutuyorum ve etrafına bakarsan bir mahzene göre pek de fena değil,” dedi gözleri etrafta gezinirken, istemsizce ben de banyoyu süzmüştüm. “Hijyenik bir kere.”

Tek bir cümle içinde bu kadar çok kelime kullanabildiğini bile bilmiyordum. Duyduğuma göre cümleleri genelde maksimum üç kelime içeriyordu ve yakın çevresi dışında kimseyle görüşmüyordu. Ki bu kişiler de; kendi kanından Talya Vasilyev ve onun hakkında pek bir fikrimin olmadığı kocası Gazel Hanvezir, gizemli yürüyen ego Lodos Adler, asi kız kardeşi Ukte Vasilyev ve birkaç aile çalışanıydı.

“Espri anlayışın için özel ders alman lazım, yurtdışında vermiyorlar mıydı?” Üniversiteyi yurt dışında okuduğunu ve geçen sene mezun olduğunu biliyordum. “Kızları böyle tavlıyorsan ağına düşenlerin sosyal zekâsını sorgula bence.”

“Ben kimsenin düşmesi için ağ örmüyorum ama sen biraz daha inandırıcı olmak istersen ucuz oyunculuğunu kesip dürüst olmaya başlayabilirsin,” diye yanıtladı beni, bir saniye bile beklemeden. Gözlerimi ardı ardına kırpıştırıyor, bakışlarımı yüzünden çekemiyordum, tabii bunun üzerime eğilmiş olmasıyla da ilgisi vardı.

Çok iyi kokuyordu. Erkekler ter kokardı. Tayga Vasilyev de ter kokmalıydı. Erkekler iğrençti. Tayga Vasilyev de iğrenç olmalıydı.

“Sana hiçbir açıklama borçlu değilim.” Kollarımı göğsümde birleştirdim.

“Öyle mi? O zaman oldukça dramatik bir düşüşle tokatladığın viski bardağını getiren garsonu bulup ona sorabilirim, belki hayat hikâyesini anlatırken aynısından bir kadeh daha hazırlamak ister bana,” dedi alaycı bir sesle. “Belki aynısından bütün salona hazırlatır ve ikramım olduğunu söylerim. Gizli malzeme içinse sana yönlendiririm insanları, elbet merak edenler olacaktır.”

“Yapamazsın.” Sesim tıslarcasına, meydan okuyordu ona. Yılan ben miydim o muydu şimdi?

“Yaparım ve bunu çok iyi biliyorsun,” dedi bir adım daha üzerime yürürken, kalçam banyo tezgâhına dayandı o an ve ellerimi de dengede durmak için soğuk mermere yasladım.

Yapardı. Biliyordum. Onu tanımayan birine bu soruyu yöneltse, gözünün içine bakan herkes yapacağını bilirdi; bunun için onu çok iyi tanıyor olmaya bile gerek yoktu. Ama Tayga Vasilyev’e ne kimi öldürmek istediğimi söyleyebilir, ne de nedenini açıklayabilirdim. Ölürdüm gururum için. Tıpkı annem gibi.

“Bana ne yaparsan yap, sana hiçbir şey açıklamayacağım. Sen de bunu bil,” dedim durgun, güçlü çıkarmaya çalıştığım bir sesle başım dik bir şekilde gözlerinin içine bakarken. Yüzüme bakıyor ve ne görüyordu da bu kadar uzun bir sessizlik oluyordu aramızda? Aniden kafasının için okuyabilmek için bir dilek hakkım olsa o an harcarmış gibi hissetmeye başlamıştım, özgürlük yerine.

“Neden?”

Tek bir kelime. Kalp atışımı dinledim göğsüm neredeyse onunkine yaslıyken. Bana kaç, dedi, arkana bile bakmadan. Çünkü sesindeki otorite tehlike çanlarını çalıyordu ve o çanların sesi, bu mesafeden korkutucu bir netlikte duyuluyordu göğsümde; kalp atışlarımın sesi kulaklarımda yankılanıyordu.

“Çünkü ölürüm daha iyi.”

Bir Vasilyev, gururu için canının sıkılmasına izin vermez çünkü başka insanların ne düşündüğünü önemsemezler. Bir Adelardi, gururu için ölür bile; dünyayı yakar ve alevler dört bir yanı sararken köşesinde oturup ısınır, aydınlanır, küle dönmesini bekler kendiyle birlikte.

Yılanlar sinsidir, zehirlidirler; çalılıkların arasında, ağaç kovuklarındadır yuvaları ve düşmanlarına görünmezler böylece.

Aslanlar ise açıkta uyurlar.

Tayga’nın dudakları, sadistik bir yavaşlık ve gevşeklikte yukarı doğru kıvrıldığında; dudağıma yapışan bir tutam saçı parmaklarının arasına aldı ve aynı keyifli bakışlarla izledi, yeni oyuncağını selamlar gibi. “Öl o zaman.”

Bu gidebilirim demek mi oluyordu? Gözlerimi kaçırdım düşünmeye çalışırken, elim arkamdaki kapı kolunu kavramıştı ve Tayga da bakışlarını gözlerimden ayırmadan dudaklarını kıvırmıştı şeytani bir tebessüme, sanki birazdan kapıyı açıp kendimi dışarı atacağımı biliyordu. Gözlerinin içine baktım o an ters bir ifadeyle ve tek nefeste dönüp kapıyı açarak kendimi dışarı attım. Bunu yapacağımı bildiğinin ve ben ondan kaçarken zevkle izlediğinin farkındaydım, dönüp bakmama gerek yoktu.

Babamın yanına döndüğümde garsonlardan birinin tepsisinden bir kadeh şampanya aldım ve aralık pencerelerden birinin kenarına tüneip kimseye fark ettirmeden, ben adımlarımı umarsızca pencereye doğru atarken çoktan şöminenin önünde oldukça kilolu ve yaşlı bir ihtiyar nefes alamadığının sinyallerini vermeye başlamıştı bile etraftakilere. Çantamın içinden çıkardığım kulaklıklarımı taktım kulağıma ve saçlarımla gizledim onları, ardından annemin şarkısı doldu kulaklarıma. LP’nin Forever For Now’ı.

Önce etraftaki grupların sohbeti kesildi ve dikkatleri kalabalıklaşan tarafa çevrildi, ardından kalabalığın arasında ihtiyarın papyonunu çıkarıp gömleğinin düğmesini çözmeye çalıştıklarını gördüm. Bu sırada kapıdan çıkan garson çocuk bana endişeyle kaçmadan önce son bir bakış atıyordu, bense şampanyamı yudumluyordum öylece. Bağırışlar duydum, birisi koşturarak çıktı kapıdan ve çift kanatlı kapının biri açık kaldı o an. İçerideki kargaşaya rağmen sakin akımlarla, bir eli cebinde ve diğerinde telefonuyla ortama Tayga Vasilyev teşrif ettiğinde az önceki tehdidi benim için hiçbir şeymiş gibi bakıyordum gözlerine.

Önce bakışları şöminenin etrafındaki kalabalığa çevrildi, ardından arkasından içeri giren sağlık ekipleriyle dağıldı dikkati. Çatık kaşlarının ardından izledi yere bırakılan sedyeyi ve açılan kalabalık arasında yaşlı adama ulaşan görevlileri. Tabii ki babam, bunca yaşlı ve tansiyon hastasının olduğu bir davet için hazırda sağlık görevlileri bulunduracaktı… Ama yeterli miydi?

Ardından uzaktan kapkaranlık görünen mavilikler beni buldu. Hemen arkasında, kapıya yığılan kalabalığın önünde, salonun ortasında dikiliyordu o an hareketsizce gözlerimin içine bakarken. Artık kimi öldürmek istediğimi biliyordu. Kimi öldürdüğümü ya da.

Bir ıslık sesi doldu kulağıma şarkının sonuna geldiğimizi belirten. Bir kolumu belime sarmış, diğerinde tuttuğum kadehten son yudumumu alıyordum o sırada. Ardından etrafta endişeli gözlerle olayı izleyen ve benim umarsızlığımı fark etmek için fazla dikkati dağılmış olan insanların ve gözlerini üzerimden bir saniye olsun çekmeyen ruhsuz Tayga Vasilyev’in bakışlarının altında, boş kadehi ortada öylece dikilen garsonun boşları topladığı tepsisine bıraktım ve hiç durmadan odanın dışına ilerledim. Babam nerdeydi bilmiyordum, umrumda da değildi. Bu davet bana istediğimi vermişti.

Koridordaki kalabalığı yardığım sırada kulaklıklarımı çıkarmış, en üst kattaki odama çıkarak kendime sıcak bir zafer küveti dolduracaktım ki odamın kilidini çevirip içeri girdiğimde kapıyı kapatmak için döndüğüm an tüm ruhumu içine çeken bir çift karadelikle göz göze geldim.

Kaşlarım çatıldı. “Davetlilerin bu kata girişi yasak—“ dememe kalmadan bütün laflarımı çiğneyerek odamın içine doğru bir adım attı ve neredeys çenem düşecekti o an. Babam eğer, Tayga Vasilyev’i odama aldığımı düşünürse beni diri diri yakar ve tüm aleme ibret olsun diye cenazemde kefenimi yırtar atardı. “Çabuk çık!” dedim arkasından odamın orta yerine yürüyerek, önüne dikilirken. Kapıyı işaret ediyordum. “Eğer seni burada görürlerse—“

“Ne olur?” Elleri cebinde, odamın ortasında dikilmiş çok ilginç bir yapıyı inceliyor gibi gezdiriyordu gözlerini her bir köşede. “Evlatlıktan mı reddedilirsin? Abin hastayken bu kadar kolay gözden çıkarılabileceğini sanmıyorum,” dedi tok bir sesle, beyaz saten çarşaflar ve bir dolu yastıkla koca bir bulutu andıran yatağıma bakarken. Ardından çalışma masamın üzerindeki çiçekleri ve panomdaki kesip yapıştırdığım dergi sayfalarını inceledi. Kaşları çatıldı bir şey dikkatini çekmişçesine, önünde olmamı umursamadan ilerledi o an masama doğru ve rafımdaki kitaplara baktı başını biraz yana eğerek. Boyu uzun olduğu için masamın üzerinden tavana kadar olan rafların ilkine çok rahat uzanabiliyordu. “Siz kızlar ve seks kitapları arasında nasıl bir travma bağı var?”

“Ne?”

“Bunu biliyorum,” dedi o an, raftaki siyah kitabı işaret ederek ve omzunun üzerinden dönerek bana baktı. “Ukte malında da var bu. Salyalarını akıtarak okuyor.” Gözleri kısıldı bir an. “Seni o hâlde düşünemedim.”

“Ne bu samimiyet? Bir kızın odası mahremidir,” dedim sert bir sesle. “Ciddiyim. Çık odamdan. Hemen.”

“Aşağıda babanın itibarlı ortaklarından bir adam solunum yetersizliğinden ambulansla hastaneye kaldırıldı ve sen babasının biricik güzeli olarak buraya, odana, ne için geldin tam olarak?” Yeniden bana dönmüştü, iki eli cebindeydi. Tayga Vasilyev’in çalışma masamın önünde dikildiğine, odamın içinde olduğuna inanamıyordum. “Kendi partini vermeye mi?”

Öyle bir oksijen çektim ki ciğerlerime o an tepeme çıkan sinirle ama kendimi sakinleştirmem gerektiğini biliyordum, öfkem çoğu zaman başıma bela açıyordu sorunlarımı çözmek yerine. “Seni ilgilendirmez.”

“Eğer neden Adnan Karakoçaklı’yı öldürmek istediğini bilirsem belki çenemi kapalı tutabilirim,” diye mırıldandı o an ceketini çıkarıp sandalyemin arkasına asarken. Ne yapıyordu o? “Böylece haftaya planlanmış toplantısına maalesef yarın sabaha kalkacak cenazesi yüzünden katılamadığında, acısını Dante Adelardi’yle olan ortaklıklarımızdan çıkarmam ve babanın huzuru korunmuş olur. Bence gayet adil bir anlaşma.”

Dilimi dişlerime sürttüm o an damağıma gelen acı tatla. Şeytan. Kelimelerle arası iyiydi ve iyi bir gözlemciydi, bu da onu iyi bir lider yapıyordu. Neden babasından daha çok yetki bıraktığı belliydi Sulhi Vasilyev’in torununa… Gömleğinin kollarını sıvıyordu o an, ardından kollarını göğsünde birleştirdi ve kalçasını çalışma masama yaslayarak hiçbir yere gitmediğini belirtircesine bakmaya başladı bana cevabını almadan.

Omzumun üzerinden dönüp kapıya baktım. Bu kata kimsenin çıkacağını düşünmüyordum ama yine de ilerleyip koridoru kontrol ettikten sonra başımla, kapıyı kapattım ve çantamı yatağın üzerine attıktan sonra karşısına dikildim. “Bak. O herifle meselem bir yabancıya anlatamayacağım kadar kişisel, sadece ölmeyi hak ettiğini bil.”

Tayga Vasilyev nasıl her cevabımda daha da keyiflenir gibi görünebilirdi? “Pek de geçerli bir cevap değil. O salondakilerin yarısından fazlası ölmeyi hak ediyor.” Gözleri kısıldı bir an, bir tahminde bulundu ama alay ettiği belliydi. “Yoksa sen de aynı şeyi düşünüyorsun benimle ve bir yerden başlayayım mı dedin?”

“Gerisi beni ilgilendirmiyor,” dedim gözlerimi pencereme çevirerek dişlerimi sıkarken. Başım ağrımaya başlamıştı. Belki de bir kadeh daha içmeliydim… Gözlerim bir saniyeliğine kenardaki mini buzdolabıma çevrildi o an; ardından düşüncelerimle eşzamanlı bir şekilde düşünmeden ilerleyip bir gece önce açtığım beyaz şarabı çıkarıp tıpasını çöpe fırlattım ve bir yudum aldım pencereye ilerlerken.

“Ne yapıyorsun?”

“Görüyorsun işte. Sen de ne yapıyorsan yap, umrumda değil. Beni babama mı şikayet edeceksin? Et. Öldüremez. İşkence yöntemleri keyifli nasıl olsa,” diye geveledim ağzımda penceremin çift kanadını da açıp pervaza kalçamı yaslayarak otururken. Suratıma çarpan serin hava iyi gelmişti, içerisi çok sıcaktı. Bir yudum daha aldım şaraptan. “Babamın huzurunu kaçırman da ayrıca hoşuma gider. Huzurunu kaçırabilmek için başka tavsiyelerin varsa dinliyorum, yoksa çık artık biri seni burada benimle basmadan. İtibarımı duymadın mı?” Gözlerim kısıldı bir an suratına bakarken. “Pek hoş karşılanmazsın bak…”

“Yani haklıyım?” Tayga’nın kaşları havalandı bir saniyeliğine. “Babanı da öldürebilecek olsan öldürürsün?”

“Hayır.” Önüme döndüm, yorgunluktan mı gözlerim kapanıyordu yoksa sarhoş mu oluyordum bilmiyordum. “Aileme dokunmam. Ne yapmış olurlarsa olsunlar.”

“Siz Adelardiler…”

“Sen öldürür müydün?” diye sorduğum an Tayga’nın gözleri sanki aklına doğrudan net bir cevabı ya da yaşanmışlığı var gibi gözlerime kilitlendi. Tabii ki bir Vasilyev’in sırları vardı, aksini beklemezdim. Gözlerimi devirdim bu yüzden seslice nefes vererek. “Bak, gördün mü? Öldürürdüm diyemiyorsun.”

“Anladık, seni tehdit edemeyeceğiz,” diye mırıldandığını duydum dudaklarında gizli bir tebessümle o an, telefonunu aydınlanan ekranını kontrol ederken. Bir bildirime bakıyordu. Ardından ceketinin cebine bıraktı telefonunu ve kollarını göğsünde birleştirdi. “Ama insülin biraz amatörce olmuş, adamın bütün organları iflas etmeden kurtarması en kolay olan.”

“Kurtulmuş mu?” Ağzıma götürdüğüm şarap şişesi dudaklarıma yaklaştırdığım an havada durdu o an, nefesimi tuttum cevabını duymak için. Kalbim ağzımda atıyordu sanki.

Tayga’nın hiçbir ifade taşımayan suratından bir şey anlamak mümkün değildi ama bana kelimelerle bir cevap vermek yerine gözlerini kapatıp açtığında, korkumu onaylamış oldu. “Allah kahretsin,” diye mırıldandım şarap şişesini kafama dikerken. Alkol boğazımı yakıp geçerken suratımdaki tiksinç ifademle gökyüzüne baktım ve dağılmaya başlayan bulutların arasından ortaya çıkan dolunaya baktım dik dik. “Devuélveme lo que me quitaste…” Fısıldamıştım sadece. Benden aldıklarını bana geri ver.

“Neden İspanyolca?”

“Sen hâlâ burada mısın?” Gözlerimi üzerime doğru devirdim.

“Belki kalırım.”

“Belki onu öldüremediğim için senin canını alırım,” diye mırıldandım ben de gülümseyerek, kaşlarımı oynattım bir an. Ardından gözlerimle yatağımı işaret ettim. “Çok yumuşak bir yatağım var, biraz kestirsene şurada.”

Tayga keyif alıyor gibi görünüyordu tehditlerimden. “Annen mi öğretti?”

Gözlerimi devirdim yeniden pencereden dışarı dönerek keyfim kaçmış gibi nefes alırken. Bu herif ne biliyordu annem hakkında? “Evet,” dedim yine de, boşu boşuna çocuğun tekine bir servet yatırıp Kolombiya’ya paketlemiştim bile ve hepsi başarısız bir görev içindi… “Eğer sen olmasaydın fare zehrinden çoktan ölmüştü. Temiz iş. Niye viski istedi ki canın? Rus değil misin sen? Başka bir şey iç. İnsan susayınca ağzını viskiyle mi ıslatır?!”

Tayga bir an başını eğdi yaslandığı masamda doğrulurken, ardından tadı kaçmış bir ifadeyle tembel adımlarını yanıma yönlendirdi penceremin pervazına yasladı o da kalçasını bana dönerek. Ben çatık kaşlar ve açık kalmış ağzımla, ne yaptığını merakla izlerken uzanıp elimden şarap şişesini aldı ve gözlerimin içine bakarken dudaklarını şişenin ucuna dayayıp büyük bir yudum aldı. Suratını buruşturmamıştı bile. “Eğer senin için o herifi öldürseydim bana nedenini söyler miydin?”

“Sen öldürürsen bir anlamı kalmaz.”

“Neden? Her türlü ölmüş olacak.”

“Eğer onu sen öldürürsen öteki tarafta onunla hesaplaşacak olan ben olamam. Halbuki ben gözlerinin içine bakıp suratına tükürmek istiyorum,” dedim tok bir sesle o an. Neden ona bunu söylediğimi bilmiyordum ama bir şekilde konuşturuyordu beni. Gerçekten öldürür müydü ki bile?

“İnançlı biri olduğunu düşünmemiştim,” diye mırıldandı kaşlarını bir saniyeliğine kaldırıp bakışlarını manzaraya çevirirken. Koca bir orman ve ileride şehrin uzak ışıkları ayaklarımızın altındaydı bu kattan, aşağıdaysa davetten ayrılan misafirleri görebiliyorduk.

“İtalyan olduğumun farkındasın değil mi? Bizde inanç, su gibidir. Onsuz hayatta kalamazsın,” diye mırıldandım elinden şarap şişesini alıp bir yudum alırken. Sigara ve parfümünün tadını almıştım her nasıl olduysa o anki yudumla… Karnımda sıcak bir his balonu patlamış gibi hissettim o an ve regl olduğumu düşündüm bir anlığına.

O an Tayga’nın telefonu yeniden titreşti ceketinin cebinde, ikimizin de bakışları ceketini astığı sandalyeme kaydı. Ardından Tayga okyanus mavisi gözleri üzerime çıkardı yavaşça ve şarap şişesini alıp dudaklarına dayadı. “Nefret ederim şaraptan,” diye mırıldandı şişeye ters ters bakarken.

“Bırak, içme o zaman.” Elinden aldım şişeyi. “Zaten bir yudumun bir kadehe denk, şuna bak… Şarap sevmeyen birine göre fazla iştahlı içiyorsun.”

“Sen de bir seri katile göre fazla masum duruyordun aslında ama, işte…”

Yutkundum. Şarabı dudaklarıma götüren elim havada asılı kaldı, gözlerimse Tayga’nın yüzünde dondu o an. “Ne?”

“Adnan Karakoçaklı ilk değildi, değil mi?” Gözleri kısıldı. “Ama, tabi… Başarısız olan ilk seferin olabilir, zaten o yüzden çok da dert etmedin çünkü eline mutlaka başka bir fırsat geçeceğini biliyorsun.”

Neredeyse küfür edecektim. İçtiğim şarap midemde kaynamaya başlamıştı. “Ne biliyorsun?”

“Neden öldürdün onları?” Cebinden bir paket sigara çıkardı o an Tayga, bir dalı dudaklarının arasına bıraktığında gözleri kısılmıştı zipposunu çakarken ucuna. Bir nefes çekti ve sigarayı uzaklaştırdı dudaklarından, beni umursamadan öylece üfledi önüne. “Ne yaptılar sana?”

Sessizce, ağır ağır almaya başladım nefeslerimi o an; nabzımın hızlanmasına, damarlarıma adrenalin salınmasına izin veremezdim. İşte o zaman heyecanlanır ve hata yapardım. Ve bu sık düştüğüm bir durumdu, o yüzden tecrübeliydim manipülasyon konusunda. Hata konusunda değil. “Neyden bahsettiğine dair bir fikrim yok, ben engel olamadan zehirli viskiden bir yudum almadığına emin misin? Aklın karışmış, belli.”

“Hayır,” dedi o an Tayga bir nefes daha çekerken sigarasından içine. “Ama iyisin.”

Parmaklarının arasında yanan sigaraya baktım. Tek bir kötü alışkanlık yeterliydi sanki benim için ama cezbediyordu. Benim de bir dal nikotine ihtiyacım vardı, şarap yeterli değildi o an. Bu yüzden elimi uzattım, uzun ve inci tozlu parlak tırnaklarıma baktı o an. Daha önce hiç sigarası çalınmamış olamazdı elinden. Benimkilerin yanında oldukça büyük, kalın parmakları vardı ve teni biraz daha buğdaydı. İşaret ve orta parmağımın arasına aldım sigarayı, çekmeme gerek kalmadı bile. Gevşekçe tuttuğu için alabilmiştim öylece. Ardından dudaklarıma götürdüm ucunu ve gözlerimi kısarak dumanı çektim içime. Perdonami, mamma.

“Neyde iyiymişim?”

“Neden yakalanmadığına şüphe yok bunca zaman,” diye mırıldandı Tayga başka bir dal çıkarırken paketten. Ardından onu da yaktı ve gözlerini yorgunca aşağıda köşkü terk eden kalabalığa çevirdi. Görkemli elbiselerinin eteklerini toplayarak biniyorlardı birbirinden pahalı araçlarına, havuzun etrafında dönen araçlar teker teker terk ediyordu bahçeyi. Araziden çıkana dek bir süre ağaçlık alanda ilerliyor ve ardından terk ediyorlardı bölgeyi. Durdukları hataydı.

Neredeyse dudaklarımın kıvrılmasına izin verecektim ama böbürlenmek yalnızca aptalların işiydi.

“Ama ben yakaladım.” Bakışlarımı bahçeden onun gözlerine çevirdim doğrudan, binanın ışıklandırması gözlerinin maviliğini ortaya çıkarıyordu ve bana resmen ona güvenemeyeceğimi fısıldıyordu o zehir gözlerle. “Bir tomar para ve kaçak belgelerle Kolombiya’ya postalayacağın çocuk elimde,” dedi sakin bir sesle sırtını pencereye yaslayıp bana tepeden bakarken. “Ne dersin? Bu oyunlarına bir son versem mi artık?”

“Yapma,” dedim o an, blöf yapacak hâlim yoktu elinde düpedüz kanıt varken. Kahretsin. Nasıl yakalanmıştı o geri zekâlı? Kendi işimi hallederken kendimden başkasına güvenemeyeceğimi bilmem gerekiyordu. Nasıl bu sefer böyle bir hataya düşmüştüm? “Bu sondu.”

Tayga’nın gözleri kısıldı. “Ne demek istiyorsun?”

“Söylediğim gibi, bu sondu,” dedim damarlarımdaki kanın kaynamasına engel olamayarak. Artık beş dakika öncesi kadar rahat ve profesyonel değildim.

“Pek de son gibi görünmüyor, herifin kurtarıldığı göz önüne alınırsa…” Gözleri kısıldı yeniden. “Tekrar deneyeceksin.”

“Ölmesi gerekiyor.”

“Neden?”

Dişlerimi sıktım. “Seni ilgilendirmez. Ben işlerine karışıyor muyum?”

Dudakları kıvrıldı o an beni cezbedercesine yapmam için. “Nasıl karışabilirsin ki?”

Bir yudum aldım şaraptan ve dudaklarımı yaladım, ardından sahte bir tebessümle baktım suratına. “Görmek ister misin?”

“Hayır,” dedi Tayga o an blöfümle ilgilenmediğini belirtircesine, sigara izmaritini penceremin mermerine söndürdü ve dışarı fırlattı. Ardından indi pervazdan, ayaklarının üzerine dikildi. Gömleğinin bileklerini düzeltiyordu, ceketini almıştı eline. Gidiyor muydu?

“Nasıl yani?” Şarap elimde ayağa kalktım o an aniden.

“Hayır, basitçe hayır,” diye tekrar etti beni ceketini üzerine geçirirken. Ardından boy aynamın karşısına geçti ve yakalarını düzeltmeye başladı. “Ben iş seyahatimden dönene kadar uslu dur. Dönünce hesaplaşacağız.”

“Ne?” Öyle bir hiddetle sormuştum ki bunu, öyle bir öfke yükselmişti ki tepeme; öne eğilip birkaç adım atmıştım yanına doğru. “Ne demek hesaplaşacağız? Kime uslu durmasını söylüyorsun sen? Bu ne cüret?”

“Dante Adelardi’nin biricik kızının geçmişten şimdiye uzanan iş ortaklıklarının çeyreğini katlettiğini öğrenmesini istemezsin, az önceki blöfünü yemedim,” dedi Tayga yakalarını düzeltmiş bir şekilde bana döndüğünde, telefonunu kontrol etti ve cebine atarak gözlerimin içine baktı yine aynı ruhsuzlukla.

“Bir tane götü boklu çalışanımı yakaladın diye bütün geçmişimi çözdüğünü mü zannediyorsun?” Şarap şişesi düşmüştü elimden ayağımı mızmız bir kız çocuğu gibi yere vurduğumda. Topuklularım ayağımı acıtıyordu artık. “Konuşursa öleceğini bilen bir geri zekâlıdan fazlası değil o. Elinde var sıfır.”

“Zaten o yüzden konuşacak. Çünkü konuşmadığı sürece yaşayacak, acı içinde,” diye mırıldandı Tayga korkunç bir sakinlik ve eminlikle. Gözlerimin içine ruhumu içine çeker gibi bakıyordu ve her onunla göz göze gelişimde biraz daha eksiliyordu özgüvenim benden. Beni parçalamak istiyor gibiydi. Hissedebiliyordum. Boynundaki damarlara baktığımda ve kasılan çenesine… Görebiliyordum da. Kalbi atıyordu heyecanla benimkini durdurmak istediği için. “Neyse… Ne diyordun? Ha, geçmiş falan…” Alayla güldü bir saniye. “Hakaret sayarım, hafife alıyorsun. Ben her zaman senin ne kadar zeki ve manipülatif olduğunu biliyordum, sadece uzaktan izlemesi biraz sıktı artık. Tabii bir de Karakoçaklı’yı muhtemelen felç ettiğin için aksayacak işlerimi düşünüyorum da…” Alt dudağını ısırdı gözlerini kısarak, uzaklara dalmış düşünüyordu bir anlığına. “Çok sıkıldı yani canım. Ne yapmayı düşünüyorsun bu konuda?”

Parmak uçlarımdan göğsüme kadar ilerleyen ateş beni terletmeye başlamıştı elbisemin içinde. Bu herif ne kadarını biliyordu ve beni tehdit mi ediyordu şu an? “Blöf yapıyorsun.”

“Blöfle işim olmaz. Veresiye de çalışmam. O yüzden kendini hazırlasan iyi edersin,” diye mırıldandı bir an dudaklarını tehlikeli bir tebessüme kıvırarak, ardından kapıya doğru yürümeye başladı.

Arkasından bir adım attım şokla. “Tayga!”

Durdu o an kapıya uzanan eli, ardından omzunun üzerinden dönerek bana baktı ve dudaklarını ıslattı. Ondan nefret ediyordum. Nasıl bu şekilde hayatımın ortasına bir bomba düşürerek o kapıdan çıkabilirdi? Nasıl karşıma dikilebilirdi? Uzaktan izlemek derken neyi kast ediyordu?

“Eğer babam tek bir şey duyarsa, seni de kendimle birlikte yakarım.”

“Elinde hiçbir şey yok,” dedi o an Tayga. “Ve blöf yapan sensin.”

“Elimin şu an boş olması seni yanıltmasın. Neler yapabiliyorum gözümü kırpmadan, bu akşam öğrendin sen bence… İstemem yeter,” dedim öfkeyle solurken başımı dik tutarak. Dişlerimi o kadar sıkıyordum ki ağrısı başıma vurmuştu. Kalbim ağzımın içinde atıyordu. Bir an önce def olup gitmesi gerekiyordu onun ve benim de sakinleşmem… “Ve istediğime pişman olacaksın.”

Tayga’nın bakışları bir an yere düştü, alayla güldü bir an. Ardından yeniden zehir mavisi gözlerini yüzüme çıkardı ve “Merakla bekliyorum,” dedi kapıyı açmadan önce.

Kapı açıldığı an içeriye atılan adımı gördüm, koyu yeşil bir takım içinde… Anton, Tayga’yla yüz yüze geldi o an ve şaşkınlıkla aralanan ağzını gördüğüm an bakışlarımı kaçırdım. Bir an derin bir nefes aldı rahatlamak istercesine Tayga’ya bakarken, Tayga ise hiçbir şey söylemeden öylece dikiliyordu kapıya. Anton gözlerini kapattı, derin bir nefes daha aldı sinirlerine hakim olmaya çalışırken, ardından “Ne bekliyorsun?” diye söylendi Tayga’ya dişlerinin arasından. “Siktir git.”

Tayga hiç alınmışa benzemiyordu o an. Son bir kez dönüp bana baktıktan sonra çıktı kapıdan ve Anton kapıyı kapattı ardından. İşte şimdi sıçmıştım.

“Sare—“

“Peşimden gelmiş,” dedim ellerimi havaya kaldırarak banyoya girerken. Işıkları yaktım ve küpelerimi çıkarmaya koyuldum. Kendimi bir an önce sakinleştirip bu durumun içinden nasıl çıkacağını çözmem gerekiyordu. Hayatta kal moduna geri dönüyorduk.

“Neden gelsin bu herif senin peşinden sen çağırmadıysan?!” diye gürledi bir an Anton ve sesi banyomda yankı yaptı ama alışkındım. “Sare, çabuk açıkla! Ne işin var senin o piç kurusuyla?!”

“Babam tanıştırdı.”

“Ne?”

Aynadan hemen arkamdaki, öfkeden kıpkırmızı olmuş suretine baktım. “Babam tanıştırdı. Onunla ve babasıyla,” diye mırıldandım sakince, disk pamuğa biraz makyaj temizleme suyu dökmüş suratımı siliyordum. “Sonra üzerimize bir şeyler döküldü. O andan beri peşimden ayrılmıyor. Sanırım kişisel algıladı biraz, temizlik takıntısı olabilir. Takımını mahvettim.”

“Sare, benimle dalga geçiyorsun şu an—“

“Neden Ruslardan biriyle muhattap olayım başka?” Bir elim lavabo tezgâhında, ben döndüm abime doğru. “Onlardan hoşlanmıyorum ben de en az sizin kadar. Ayrıca babamın katı kurallarını biliyorsun, eğer o tanıştırdıysa ben kovamam. Kaldı ki kovdum odamdan ama gitmedi.”

“Şarap mı içtiniz bir de burada?” diye sordu yerdeki dibi halıya dökülmüş şişeyi işaret ederek, alnını ovaladı sıkıntıyla. “Sare, bak herkes olur ama Tayga olmaz—“

“Ne olmaz?” Tek kaşım havalandı.

“İstediğin herkesi düzebilirsin, istediğinle çıkıp hayatını mahvedebilirsin… Ama Tayga Vasilyev olmaz. Beni anlıyor musun?” Kelimelerin üzerine bastırarak konuşuyordu artık, göze göz dişe diş dikiliyorduk. Abimle kavga ettiğimiz çok olurdu o yüzden korkutmuyordu beni. Aksine onu korkutan bendim çünkü dengesiz ve fütursuzca davranışları olan da bendim. “Kuyruğuna bastığın bir yılan seni sancarsa bedelini bütün aile öder. Hele de işleri daha yeni düzeltmişken aramızda…”

“Kuyruğuna falan basmadım,” dedim önüme dönerek başka bir disk pamukla makyajımı çıkarmaya devam ederken. Yüzümdeki izlerden nefret ediyordum, makyajın altında o kadar belli olmuyorlardı ama çıkardığımda… “Kendi köpek gibi takıldı peşime. İnanmıyorsan ona sor. Muhabbetiniz olduğunu biliyorum. Belki bir de tehdit edersin kız kardeşim uzak dur diye, çok iyi olur.”

Anton yumuşuyor gibi görünüyordu laflarımla her saniye, sanırım her zamanki gibi birine oyun oynamak için baştan çıkarmaya çalışmadığıma emin oluyordu yavaş yavaş… Seslice bir nefes verdi kollarını göğsünde birleştirerek kapının pervazına yaslanırken. “O zaman ne istiyormuş bu yavşak senden?”

“Bir bilsem,” diye mırıldandım o an ellerimi eğildiğim lavaboya dayamış, aynada çirkin suratıma bakarken ama burnumdan soluyordum çünkü cevabı biliyordum ve başka kimsenin öğrenmediğinden emin olana kadar da, bütün uykularım haram olacaktı.

Yorumlar

1. ASLANLAR AÇIKTA UYURLAR

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.