2. BÖLÜM
“ŞEYTANLA DANS”
Partynextdoor & Drake & Yebba, Dietrying
Dünya üzerindeki bir insanın yapabileceği en büyük aptallıklardan biri, zaman geçtikçe ödemesi gereken bedeli hafife alması ve bir yılanı koynunda uyuturken boğulmayacağını düşünmesidir. Karmaya inanmam, herkes kendi cezasını kendi keser bana göre ve bedeller hiç zaman aşımına uğramazlar, bunu avuçları bir mandalina kadarken kin gütmeyi öğrenmiş küçük bir kız çocuğuyken öğrendim. Yılanı koyunda uyutmak konusuna gelirsek…
“Adnan Bey’lere özür maiyetindeki ziyaretimizi Sare yapsın. Geçenki cenazeye gönderdiğimiz buketlerden ve kendi şarabımızdan da gönderelim yine.” Babam o pazar günü kahvaltıda yine herkese direktifler yağdırırken boğazıma kaçan zeytin çekirdeği yüzünden öksürüklere boğularak suya uzandım. Omletini kesen ellerinde bir çatal, bir de bıçak vardı ki durdu ve başını kaldırmadan gözlerini üzerime çevirdi; benim su içtiğimi ve kendime geldiğimi gördüğünde devam etti konuşmaya. “Anton bu hafta döner Sicilya’dan. Haftaya Asya’yla bir yurtdışı ziyaretimiz olacak—“
“Baba ben de gelebilir miyim?”
Duyduklarımın şokunu henüz atlatabilmiş değilken babamın lafını keserek konuşan üvey kız kardeşim dikkatimi dağıttı o an. Gözlerimi devirerek yudumladım portakal suyumu ve geriye yaslandım sandalyemde, birazdan babamın sorun yokmuşçasına ona cevap vermesini dinleyecektim çünkü. Aynısını ben yapsaydım ne mi olurdu peki? Muhtemelen ceza alırdım.
“Kızım senin katılman gereken bir İtalyanca kursun var bildiğin üzere. Ders kaçırmanı istemiyorum, bir an önce halletmelisin şu işi artık,” diye yanıtladı babam onu ve üvey anneme, Asya’ya döndü o an seyahatlerinin detayı hakkında bir şey söylemek için.
Karşımda oturan kız kardeşimin gözlerini üzerimde hissettiğimde sahte bir tebessümle baktım ona, ağzıma peynir atarken. “A lavar la testa all’asino si perde tempo e sapone,” diye mırıldandım dişlerimin arasından konuşarak. Yani, eşeğin başını yıkamakla sadece zaman ve sabun kaybedersin. İtalyan bir atasözüydü.
“Sare!”
Babamın ağzından adımı bir küfür gibi duyduğum an yaslandığım sandalyede doğrularak önüme çevirdim bakışlarımı ve yüzümdeki tebessümü sildim aniden. “Ne dedi ki?” diye sordu geri zekâlı.
Kendimi tutamadım o an. “Belki derslerine daha iyi çalışırsan bir gün anlarsın Parıl.”
“Mila artık bir kere!”
“Her neyse,” diye mırıldandım nefesimin altından ama babamın bana olan kötü bakışlarını görebiliyordum, daha fazla ileri gitmeyecektim yoksa bugün dışarı çıkmama karışacağını biliyordum. Ayrıca haftaya doğum günüm olduğunu bilerek seyahata çıkıyor olması, nedense Adnan Bey’inin evine beni çiçeklerle şaraplarla göndermesinden daha çok koymuştu ama belli etmemiştim her zamanki gibi. Ne işe yarayacaktı ki kırgınlığımı dile getirmek? Hiçbir zaman değişmeyecekti. Bir erkekten sana değer vermesini istemekle dizlerinin üzerinde ellerini ona açarak yalvarmak arasında bir fark göremiyordum; kimsenin beni ayık kafayla görebileceği bir pozisyon değildi bu.
Ayrıca Parıl’ın, ismiyle dalga geçtikleri için bir hafta içinde bütün aile avukatlarını meşgul ederek ismini Mila’ya çevirmesi de saçmalıktı. Biri seninle bir özelliğin yüzünden dalga geçiyorduysa, sen de ona saldırırdın ve böylece gecenin bir saati sana ettiği hakaretleri kafasında oynatıp uykusuz kalan bir tek sen olmazdın; başın dik yürümektense gidip hakaretin kaynağını ortadan kaldırmak biraz ezik ve zayıf olanların işiydi.
“Sarecim,” dedi o an Asya, beni kafamın içinde kaybolduğum düşüncelerden çıkararak beş metre uzunluğundaki masanın başına geri oturtarak. Bugün saçlarını dalgalandırmış, asla bu sıcak günlere uyacak bir parfüm sıkmamış ve yine kendi bedenine dar gelen bir etek giymişti. “Bugün dışarı mı çıkacaksın?”
İşte geliyor, diye düşünmeden edemedim o an ama yine de zorlama bir tebessümle ona döndüm ve “Evet,” diye cevapladım.
“Ah, harika. Mila da çok sıkılıyordu.” Mila’yı da götür yoksa bu evden dışarıya adımını atamazsın, demek istiyordu aslında. “Birlikte çıkarsınız artık, değil mi?”
“Matteo sizi götürür.”
Bulduğu her fırsatta bana laf sokan üvey kız kardeşimi neden biricik annesi üzerime atmaya çalışıyordu bu kadar, bilmiyordum ama bilerek babamın karşısında açıyordu bu konuları, ondan emindim; çünkü kapalı kapılar ardında bahanelerimi sunmaya fırsatım olabilirdi ama babamın karşısında asla. Nereye gideceğimi bile bilmeden peşimden gelmek için bu kadar hevesli oluşunu ise sessizliğinden anlıyordum Parıl’tın— pardon, Mila’nın.
Mini bir kot etek, kahverengi sandaletler ve beyaz, kısa kollu beli oturan bir gömlek giymiştim o gün ve sıcakta suratımda erimeyecek, güzel bir makyaj yapmıştım. Kahvaltıda belliydi ne giydiğim. Mila Hanımefendi ancak, gelmeden önce üzerini değiştirmek için heyecanla yukarı çıkıp peşimden gelerek içinde hazır beklediğim araca bindiğinde sanki hayal gücü buna yetmiş gibi aynı kombinle geçip karşıma oturdu. Bir kot etek, beyaz bir gömlek, kahve tonlarında sandaletler… Sarıya boyattığı saçlarını tepesinde sımsıkı toplamıştı, tek farkımız buydu herhalde. Ya da benim kendi çantamı dikmiş olmam metal tabletlerden ama onunkinin Rabanne olması…
“Nereye gidiyoruz?”
Yaslandığım yerde öfkemi yutarken derin bir nefes aldım ve sahte bir tebessümle baktım biricik üvey kız kardeşime. “Sürpriz.”
Vitonun otomatik kapısı kapandı ardından, Mila emniyet kemerini bağlayarak kulaklıklarını taktı ve bütün yolculuk boyunca telefonuyla oynamaya başladı. Bense Instagram’da kimlerin neler yaptığına bakıyordum. Defne Mallorca’da tatildeydi ve bu hafta içi doğum günüm için dönecekti, diğer kızlar Yunanistan’da birliktelerdi ve Tan da evinde arkadaşlarıyla parti verirken birkaç hikâye paylaşmıştı yakın arkadaşlarına. Kafamın bir köşesini son birkaç aydır kurcalayan ismi arama kutucuğuna yazsam ne bulacağımı düşünmeden edemedim o an, ardından kendimi Tayga Vasilyev ismi için tüm doğru harflerine basarken buldum klavyede.
Boom. Bir hesabı vardı. Yüzbini geçik takipçi… Ama fotoğrafları çok eskiydi. Birkaç taneydiler yalnızca ve en yenisi beş yıl önceydi. Lise sondayken bir şey olmuş gibi bütün gece hayatını, magazinleri ve sosyal medyayı bırakmıştı tam da tahmin ettiğim gibi. Aile mirasını kabul etmesiyle ilgili olabilir miydi? Muhtemelen sosyal hayatının kısıtlanması gerekmişti. Aman ya, bana ne diye mırıldandım kendi kendime gözlerimi devirip takipçilerimden gelen mesajları okumaya dalarken mesaj kutumdaki. Tayga aylar önceki davette bana döneceğini ve hesaplaşacağımızı söylemişti ve o günden sonra haftalarımı uykusuz, devamlı felaket senaryolarına kaçış planları kurgularken geçirmiştim korkunç bir kafayla ama işte, ortalıktan kaybolmuştu.
Yine de sözlerinin ardının bomboş olduğunu düşünecek kadar saf ve aptal değildim.
“Burası neresi be?”
“Eminönü,” diye mırıldandım başımı kaldırdığım an kalabalığı gördüğümde. Matteo aracı caddeden yukarı sürecekken “Burada inelim biz,” diyerek emniyet kemerimi çıkardım ve koltukta biraz uca oturdum.
Matteo normalde Elena halamın korumasıydı ama bugün maharetlerine bu iki kızı korumak için ihtiyaç vardı ki babam peşimize takmıştı, eğer Mila salağı olmasaydı kesinlikle herhangi bir tanesiyle çıkardım ve umrunda olmazdı ama üvey kızının başına bir şey gelecek diye ödü patlıyordu. Ben mi? Ben her zaman kendi başımın çaresine bakardım. Bunu en iyi babam biliyordu.
Matteo direksiyon başındayken dönüp bana baktı o an aradaki paravanın açık penceresinden, burada inmek istediğime inanamıyordu sanki. “Dikkat edin Sare Hanım,” dedi nihayetinde, ne diyebilecekti ki?
“Aynen,” diye geveledim ağzımda açılan otomatik kapının ardından caddeye atlayıp güneş gözlüklerimi yüzüme geçirirken.
“Ay, bu ne be…” Mila arkamdan homurdanarak iniyordu araçtan. “Nereye geldik biz? Ne biçim bir yer burası? Ay!” Son anda bir simir tezgâhına çarpmaktan kurtuldu peşimden kaldırıma çıkmaya çalışırken o an. Göz ucuyla baktığımda sessizce gülüyordum. “Sare! Nereye getirdin beni?!”
“Kumaş alacağım, amma söylendin daha ilk dakikadan,” dedim kollarımı göğsümde birleştirerek bir binanın köşesine çekilirken. Mila ancak yanıma ulaşabilmişti kalabalıktan ve güneşten. Eminönü her zamanki gibi kalabalıktı, iğne atsan yere düşmezdi ve inanılmaz sıcaktı. “İstersen Matteo seni Bebek’e falan atsın. Cicişlerini çağırırsın, kokteyl dedikodu falan… Daha hoşuna gider.”
Mila bir an pembe gözlüklerini çıkardı ve gözüne giren güneşe inat onlarca kez gözlerini kırpıştırarak bana öfkeli bir bakış atmaya çalıştı. Aman, çok korktum. Etrafa bakıyordu ve boğuluyormuş gibi görünüyordu, huzursuz bir şekilde yere vurup duruyordu bir ayağını ve bacağı titriyordu. Boğazından can çekişiyormuş gibi bir ses yükseldi o an, “Hayır,” dedi gözlükleri tekrar başına geçirirken, başıyla ileriyi işaret etti. “Geliyorum. Yolu göster.”
Gözlerimi devirerek bıkkınca bir nefes verdim dudaklarımın arasından, ardından kenardan kenardan yürümeye başladım. Bir ara çocuklardan biri “Bu ne lan bembeyaz süt gibi,” diye laf atmıştı boydan boya süzerek salyalarını akıtırken ve Mila da yanlarında durup gülümseyerek “Teşekkürler çocuklar!” dedi. Tam ne idüğü belirsiz, ağzı kokan çocuk Mila’nın dibine girip saçma sapan başka bir şey daha söyleyecekti ki dönüp kızı kolundan tuttuğum gibi peşimden sürüklemeye başladım. “Ne götürüyorsun kısmetimi ya!” diye bağırıyordu arkamdan çocuk, arkadaşı da kahkahalar atıyordu o an.
Mila, ben onu bir ara sokağa çekene kadar “Ne çekiştiriyorsun ya?!” söylenmelerine devam etti ve sonunda kurtuldu tutuşumdan. “Ne yapıyorsun Sare? Derdin ne?”
Sabır dilenerek döndüm elimden kurtulup dikildiği kaldırım taşına, etraftaki esnaf bize bakıyordu. “Seni tacizden kurtarıyorum,” dedim işaret parmağımı göğsüne bastırarak. “Burası bizim oralara benzemez. Burada sana iltifat eden seviyesiz adam, bir saate gecelik fiyatını sorup başına bela olur o yüzden üzerine bedavadan yağan sapıkça iltifatların hepsinde duracaksan işimiz var.” Elimi saçlarımdan geçirdim sinirle, ardından ilerideki pasajı gösterdim. “Yürü, şuraya bakıp çıkacağız. Bunaldım!”
Mila bir an üfleyerek yanaklarını şişirdi, ardından omzuma çarparak geçti önümden. “Sen iltifat almadın diye kıskançlık yapıyorsun.”
“Çok üzgünüm gerçekten taciz edilmediğim için!” diye söylendim nefesimin altından, peşinden yürüyerek pasaja girerken. Bu kız tam bir geri zekâlıydı. Hayatını korunaklı duvarların arasında geçirip ağzında kuş sütüyle beslendiği için dünyadan haberi yoktu, tabii ki babam peşimize Matteo’yu takardı.
Pasaja adımımı attığım an gözlüklerimi çıkarmıştım ki nereye bakacağımı şaşırdım, Mila rafların arasında kaybolmuştu ve kadrajımdan çıkmıştı çoktan. Burası aklımı kaybetmem için özel olarak tasarlanmıştı, her gelişimde düşündüğüm ilk şey bu oluyordu. Tavana kadar yükselen raflardan taşan kumaşlar, rulolardan yere doğru dökülen satenler, kadifeler, şifonlar… Parmaklarımı her birinin üzerinden geçirmek istiyordum. Şu bordo kadife mesela; ışık vurdukça siyaha dönen, öyle kaliteli ve karanlık bir rengi vardı ki cezbetmişti beni. Harika bir korse yapabilirdim ondan. Ya da yanındaki kırık beyaz rengi ipek? Dokunmaya korkuyordu insan, öyle naif duruyordu ki.
İlerideki tüvitleri gördüğüm an kafamın içinde başka bir koleksiyon kurulmaya başlamıştı bile. Mezuniyet projemi hazırladığımı hayal ettim kendimi, böyle bir yere düşseydim herhâlde okuldan asla çıkmazdım ama lise mezuniyetimin ardından yaşananlar ve babamın üniversite sınavına girmeme engel oluşuyla birlikte planlarım suya düşmüştü. Yalnızca ileride, iyi bir moda okuluna girebilmeyi ve kendi markamı başlatmayı hayal edebiliyordum. Bunun için bana yatırım yapabilirdi. Sadece onu ikna etmem gerekiyordu. Sadece uslu bir kız olmam gerekiyordu ve ben babamın olmamdan korktuğu her şeydim.
“Kaç lira metresi?” diye sordum lacivert yün karışımı bir kumaşı ellerimin arasında incelerken.
Tezgâhın arkasındaki adam gözlüğünü burnuna kada indirdi, ardından dokunduğum kumaşa baktı. “O iyi bir kumaş. Metresi iki bin yüz türk lirası.”
“Yuh,” dedim tepkime engel olamayarak.
“Yün oranı yüksek.”
“Yüzde altmış beş!” Şaşkınlıkla gözlerinin içine baktım adamın, beni dolandıramayacağını bilmesi gerekiyordu. “Geri kalanı polyester.”
“Polyester kötü bir şey değil,” dedi adam önüne dönerek hesap kitap yapmaya devam ederken masasında. Daha çok hesap kitap yapardı böyle her müşterisini dolandırmaya çalışıyorsa… “Sen bu işten anlıyorsun ama galiba,” diye mırıldandı ardından huysuz bir sesle, göz ucuyla bakıyordu bana. “Moda tasarımcı kızlardansın herhâlde. Ben bu mesleğe ömrümü verdim.”
“Yine de—“
Tam ağzımı açmış, pazarlık yapacaktım ki rafların arasından Mila’nın çıkageldiğini gördüm, çantasından cüzdanını çıkardı ve kredi kartını uzattı adama. “Buyrun buradan alın.”
“Hayır,” diyerek atıldım öne, Mila’nın bileğini yakaladım ve kartını indirdim elinden. Adam şaşkınca bir bana, bir de Mila’ya baktıktan sonra masasındaki hesap kitap kalabalığına geri döndü umursamazca.
Mila gözlerini devirdi. “Söylediği fiyat çok ucuz. Niye varoş gibi pazarlık etmeye çalışıyorsun? Beni utandırma Sare.”
“Varoşlukla ne ilgisi var?” Kenara çektim Mila’yı ve gözlerine bakarak, adamın duyamayacağı kısık bir sesle konuşmaya çalıştım. “Bu kumaş o kadar etmez. Kazıklanmak ve değerinin ederinde bir fiyat ödemek arasında ciddi bir fark var Mila ve buna varoşluk denmiyor. Eğer paramı bir şeye harcayacaksam hak ettiğini bilmek isterim, savurganlık erdem değil.” Gözlerimle kartını işaret ettim. “Cüzdanına koy şu kartı. Enayi gibi her şeye atlama sırf paran var diye.”
“Senin yok diye kafamı ütülüyorsun sadece,” diye homurdandığında o an, ağzımdan ters bir laf çıkacaktı ki bir anda telefonum çalmaya başladı. Oflayarak çıkardım çantamın içinden ve ekrandaki kayıtlı olmayan numaraya baktım. Beni kayıtlı olmayan numaralar aramazdı, yine birileri telefon numaramı mı sızdırmıştı?
Aramayı reddettim. Ardından adamın tezgâhına doğru birkaç adım atıp karşısına dikildim ve “Üç metre alacağım,” dedim ellerim belimde.
Adam “Desene baştan,” dedi gülerek. “Tamam, sana bin yüz yaparım.”
“Sekiz yüz.”
“Yok artık.” Geri yaslandı koltuğunda, ellerini açmıştı masada ve şaşkınlıkla bakıyordu bana. “Ben o fiyata almıyorum kızım…”
“Yanındaki astardan da alırsam?” Başımla işaret ettim astarı, gözlerim kısıldı tepkisini ölçmek istercesine. Az önce söylediğim fiyattan çok daha ucuza aldığını ve üzerine iki katı kâr ekleyerek sattığını biliyordum, sadece manipüle edip almamı sağlamaya çalışıyordu fiyatı biraz daha indirebilecekken.
Adam bir anda sabır çekerek hesap makinesini defterlerin arasından çıkarıp hesap kitap yapmaya başladığında masasına ellerimi dayamış, bastığı sayıları kontrol ediyordum ki telefonum yine çalmaya başladı. Gözlerimi devirerek baktım ekrana ve birkaç adım uzaklaştım adamdan aramayı cevaplarken. “Alo, buyrun?”
“Neredesin?”
Gözlerimi kırpıştırarak baktım bir an kumaşlara. Ardından Mila’ya. Ardından etrafa baktım her an bir yerden çıkacakmış gibi kalbim göğsümü dövmeye başladığında… Telefondaki ses Tayga Vasilyev’e aitti. “Telefon numaramı nereden buldun?”
“Ne kadar kolay olduğunu biliyorsun benim için, şimdi soruma cevap ver.” Sesi tok ve kararlı geliyordu, sanki bir yere yürüyordu. O an bir aracın kapısını açtığını işittim.
“Ne yapacaksın nerede olduğumu?” diye sordum kısık bir sesle telefona, Mila’nın duymasına izin veremezdim. Başımı da çevirmiştim dudaklarımı okumasın diye.
“Geleceğim.”
“Ne?” Avucumu alnıma yasladım o an, tam da adam arkamdan “Üç metre kumaş, üç metre astarından dokuz yüz elliye veririm!” diye sesleniyordu o an.
Tayga’nın telefonun ucunda kaşlarını çattığını ve durakladığını hissedebiliyordum. “Neredesin sen?”
Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım biraz o an ve adama “Dokuz yüz,” dedim kararlı bakışlarla.
“Dokuz yüz elli.”
“Dokuz yüz.”
“Dokuz yüz yirmi beş, son,” dedi adam bu sefer al ya da siktir git bakışı atarak. Kumaşa baktım o an, almam gerekiyordu… Bir an önce hazırlamaya başlamalıydım elbisemi.
“Tamam, dokuz yüz yirmi beş,” diye mırıldandım telefona dönmeden önce. “Ama keserken üç santim çalmıyorsunuz.”
Adam kahkahayı basarak kalktı sandalyesinden o an, besmele çekiyordu gülerken ama bıyık altından da “Ne fena kızsın sen ya, karımdan betersin,” diye söyleniyordu. “Üç santim çalmaymış… Bizde haram iş olmaz.”
“Onu göreceğiz,” diye söylendim telefonu geri kulağıma yaslarken. “Ne yapacaksın ya nerede olduğumu? Ne demek geleceğim? Ne derdin var senin benimle?”
Tayga bir an sessiz kaldı, ardından “Söylemene gerek kalmadı,” dedi ve o an tam ağzımı açmış neyden bahsettiğini soracakken telefonun suratıma kapandığını fark ettim. Söylemene gerek kalmadı ne demek oluyordu tam olarak? Bir şekilde nerede olduğumu bir dakika içinde çözmüş olmasının imkânı yoktu değil mi? Matteo muhtemelen biliyordu yalnızca, Mila’nın telefonunda takip cihazı olduğu için herhangi bir duruma karşı ama Tayga’nın bilmesine imkân yoktu. Değil mi?
“Kiminle konuşuyordun sen?”
Avucumu alnıma yaslamış, ateşimi kontrol ederken Mila yanıma gelip kollarını göğsünde birleştirerek tek kaşını kaldırdığında ona ters bir bakış attım ve ellerini havaya kaldırarak ben masumum dercesine geri çekildi. Eğer Mila, Tayga’yı görürse babamın kulağına gitmemesinin imkânı yoktu ve de kendi de başıma daha büyük bela olurdu çünkü Tayga’ya salya akıtan aptallardan olduğunu biliyordum, davette kanıtlamıştı bunu.
Matteo’yu aradım kenara çekilerek o an ve “İşimiz bitti, gelip alabilirsin Mila’yı,” dedim telefonu açtığı an. “Paketlerimi de al. Benim işim var, birkaç saatlik. İdare edersin.”
“Sare Hanım—“
“Eğer dediğimi yapmazsan Matteo, halama Sicilya’daki kulüpten çıkarıp yanına sekreter diye aldığı kızı her boşlukta düzdüğünü ve hatta onunla evlenme planları yaptığınızı söylerim.” Telefona fısıldarcasına konuşmuştum yine, Mila’nın yeterince uzakta olup olmadığını kontrol ediyordum bir de. “Sakın inkâr etmeye kalkma, geçenki yemekte arka bahçede ayaküstü karıştırdığınız işleri biliyorum. Güvenlik kaydı bende. Ve bizim evdeki kameralar sesleri de kaydediyor, haberin olsun.”
Matteo’nun telefonun diğer ucunda ecel terleri döktüğünü hissedebiliyordum. “Tabii Sare Hanım, geliyorum,” dedi telefonu kapatmadan önce ama kapattıktan sonra, bütün gelmişime ve geçmişime küfrettiğini de hissetmiştim. Sorun değildi işimi hallettiği sürece arkamdan ne konuştuğu.
Adam kumaşları kesip paketlerken ücreti kuruşu kuruşuna nakit ödedim, ardından Mila’ya döndüm ve “Su alıp geliyorum, sen burada bekle paketlerin başında,” dedim başımla dışarıyı işaret ederek gözlüklerimi yüzüme geçirirken. “Bir şey istiyor musun?”
“Bir tane Ice White Chocolate Frappuccino alırım, ekstra karamel soslu,” diye ekledi şımarık bir sesle.
Aynen bulursun onu burada diyecektim ki tam, o an yalnızca tebessüm ettim ve “Tabii,” diye mırıldandım dükkânın çıkışına ilerleyerek. Mila hiçbir sorun yokmuşçasına adamın başına dikilmişti kolları göğsünde bağlı bir şekilde ve paketlerin hazırlanmasını beklemeye başlamıştı. Tam bir geri zekâlıydı, bir insan hiç mi akıllanmazdı?
Pasajın dışına çıktım önce, ara sokaktan aşağı yürümeye başladım ve Tayga’nın numarasına bana beş dakika yürüme mesafesindeki caddenin başının konumunu gönderdim ve yaya geçidinin önünde beklemeye başladım. Nereden geldiğine ya da ne zaman burada olacağına dair bir fikrim yoktu ama en azından Mila’yı en az yirmi dakika dükkânda kilitlemiştim ve Matteo da geldiğinde paketlerle birlikte dönmekten başka şansı olmayacaktı. Eğer gidip Asya’ya ağlarsa ve başıma bela olurlarsa babama bir bahane uydurmam gerekecekti.
O sırada kulaklarıma dolan bir motor sesi dikkatimi dağıttı, güneş gözlüğümü delip geçiyordu tepemdeki güneş ve araçlara kırmızı yanacaktı birazdan. Caddenin başını dönen, gri bir Bugatti’den geliyordu bu ses. Eminönü’nün orta yerinde kırmızı ışıkta durduğunda siyah filmli camlardan içeri bakıp da şoför koltuğunda kimin olduğunu kontrol etmeme gerek yoktu, plaka özeldi ve VSLYV koduyla alınmıştı. “Gösteriş budalası,” diye homurdandım gözlerimi devirerek aracın ön koltuk kapısını açarken, Tayga içeride başını koltuğuna yaslamıştı aracın içinde neredeyse yatar pozisyonda ve gözünde güneş gözlükleri vardı. Beyaz bir gömlek giyiyordu, ceketi arka koltuktaydı. Gevşekçe dizine yasladığı eli sarmıştı direksiyonu, hiçbir şey söylemedi beni görmesine rağmen. Ben de içeri geçtim ve otomatik kapıyı kapatmak için köşedeki düğmeye bastım. Anton bu araba için adam öldürürdü. Belki öldürür de.
“Ne işin var burada sormayacağım bile,” diye mırıldandı yeşil ışığın yanmasıyla caddede üç araca birden makas atarak tünelden çevreyoluna çıkarken. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama böylesine bir trafik için fazla hızlı kullanıyor ve fazla manevra yapıyordu ama benden tam da beklediği şeydi sızlanmak, tam da bu yüzden ağzımı açmayacaktım.
“Ben soracağım sana,” dedim o an bir bacağımın diğerinin üzerine atarak emniyet kemerimi bağlarken. “Ne işin var burada?”
Bir an gözlüğünün üzerinden mavi gözlerini ortaya çıkarmak istercesine baktı bana, ardından önüne döndü ve hep yaptığı normal bir şeymiş gibi cevapladı beni. “Seni almaya geldim.”
Alnımı ovaladım sıkıntıyla. “Şantaj yapmaya geldin yani.”
Dudaklarının kıvrıldığını gördüm göz ucuyla. “Akıllı kız.”
“Ne istiyorsun benden?”
O sırada otobana çıkmıştık, bu da demek oluyordu ki gaza basarken korkmuyordu. Yerime yapıştım ama etkilenmiyordum, kolumu kenara yaslayarak elimi saçlarımdan geçirdim ve alnımı ovaladım sıkılmışçasına. Tayga 270’leri zorluyordu ve ya gelecek trafik cezasından korkmuyordu ki soyadın Vasilyev’se tabii ki korkmazdın, ya da burada radar olmadığını biliyordu.
Arabada kısık bir sesle New Constellations’ın Hot Blooded şarkısı çalıyordu o an, cevap vermeyeceğini anladığımda uzanıp dokunmatik ekranda sesi yükselttim ve kulaklarımın pası silinmeye başladı. Tayga sesi kıstı bir süre sonra ve omzunun üzerinden bana bir bakış attıktan sonra önüne döndü. “Aklını istiyorum.”
Yüzümü buruşturdum anlamamışçasına. “O niye?”
“Lazım.”
“Geri zekâlı mısın sen de başkasının aklı lazım?” diye sordum o an aklımdan geçeni söyleyerek. Düşünsem, yine söylerdim. Sanırım en büyük özelliğim buydu. Hiçbir otoriteyi tanımıyordum işime gelmedikçe.
Tayga’nın dudakları kıvrıldı, sanki ben ona hakaret ettikçe tahrik oluyordu. Arabaya bindiğim andan daha keyifli görünüyordu. “Nedenini bilemezsin.”
“Söylersen bileceğim.”
“Sen bana neden o herifleri öldürdüğünü söylüyor musun?” Gözlerini kıstı bir an, o sırada şarkı da değişmişti. Rezz, Can You See Me. “Kişisel sebebini söylemek istememeni anlıyorum, ben de benimkini söylemeyeceğim. Şantaja uğrayacağının bu kadar farkındaysan uslu dur.”
Derin bir nefes aldım sinirle başımı pencereden dışarı çevirirken. Sare Adelardi’nin şartaja uğradığı görülmüş şey değildi çünkü her zaman karşı tarafı avucumun içine alacak bir kozum olurdu ama aylardır ne kadar uğraşsam da Tayga hakkında hiçbir şey bulamamıştım. Herif gecelerin aranan prensliğinden, kayıplara karışmıştı bir anda ve aile olarak gizliliğe inanılmaz önem vermeye başlamışlardı dedesi Sulhi Vasilyev’in ölümünden sonra.
“Aslanın ağzına boynunu sokup kafanı koparmamasını bekleyemezsin,” diye mırıldandım önüme bakarken bıkkın bir ifadeyle.
Tayga’nın dudağı kıvrıldı o an, gamzesi olduğunu bilmiyordum. Gözucuyla bakıyordum. “O kadar uzun yaşamak istediğimi sana düşündüren ne?”
Kaşlarım çatıldı. “Ölmek mi istiyorsun? Harika, kiralık katil tutup eline yüzüne bulaştırmak istemediğin için bana şantaj yapıyorsun değil mi? Tamam, yapacağım. Hiç beklemediğin bir anda, korkusunu yaşayamayacağın bir şekilde saniyelik bir acıyla öldüreceğim seni—“
“Hayal gücün epey genişmiş,” diye mırıldandı o an ani bir hamleyle bir başka arabayı sollayarak araya yola girerken. Hiçliğin ortasında bir yere gidiyorduk ve nereye gittiğimize dair hiçbir fikrim yoktu.
Koltukta doğrularak camlardan etrafı süzmeye başladım. Ağaçların arasından her an vahşi bir hayvan fırlayıp bizi uçurumdan aşağı ölümcül bir kazayla uçurabilecekmiş gibi görünüyordu etraf. “Nereye götürüyorsun beni?”
“Geçmiş olsun dileklerini iletmeye.”
“Ne?”
Önünde durduk o an ormanın derinliklerine uzanan büyük, demir bir kapının. Tayga camını indirdi ve başını hafifçe çıkartarak güvenlik kameralarına bir bakış attı o an, ardından geriye yaslandı ve bir sigara yaktı camdan sarkan eline yerleştirdiği. Endişemi gizlemeye çalıştığım, öfkeli bakışlarımla süzdüm etrafı kapı gürültüyle açılırken. İki katlı, beyaz bir villa vardı ileride ve ortasında da heykel olan yuvarlak bir havuz… Buraya daha önce gelmemiştim.
Tayga havuzun etrafında dönüp frene bastığında bir elim koltukta, diğeri kapıda ona baktım ve “Nereye getirdin beni?” diye sordum dişlerimin arasından. “Tayga—“
“Söyledim ya,” dedi emniyet kemerini çözdüğü gibi kapıyı açarak kendini dışarı atarken o an, gevşekçe.
Geri zekâlı. Bir bok söylediğin yok!
Hızla çözdüm kemerimi ben de ve peşinden fırladım dışarıya. Etrafta kimse yoktu, Tayga bitirdiği sigarasının izmaritini kapıya çıkan merdivenlerin yanındaki çöp kutusunun üzerindeki metal küllüğe söndürdükten sonra bana döndü elleri cebinde. Piç kurusu, o kadar rahat görünüyordu ki bana işkence ederken neredeyse bunun için ödeme aldığını düşünecektim.
Bir ona, bir de kapıya baktıktan sonra güneş gözlüklerimi çıkardım ve göğsümü çökerten derin nefeslerimin arasında doğru kelimeleri aradım. “Eğer bana kazık atarsan, o kazığı arkanı döndüğün an sırtına saplarım Tayga ve kimleri karşıma aldığım inan umrumda olmaz!”
“Sen bu sinirle nasıl yakalanmadın bunca zaman ben ona şaşıyorum,” diye mırıldandı gözlüğünü çıkartıp sıkılmış gibi gözlerini uzağa çevirirken. “Babanın her şeyi bilip arkandan izlerini temizlemediğine emin misin prenses?”
Prenses. Hah. “Benden olsa olsa marangozun deli kızı olur, ne prensesi?” diye söylendim kollarımı göğsümde birleştirerek gözlerimi devirirken. “Babam öğrendiği an Sicilya’daki bir ayağı mezardaki o sapıkla nişanlar beni.”
Tayga’nın gözleri kısıldı bir an. “O iş iptal değil mi?”
Ters ters baktım yüzüne birkaç saniye. Ne kadarını biliyordu bu herif benim hakkımda? Neredeyse emindim ama, lise mezuniyetimden sonra neden iki senedir eve kapatıldığımdan haberdar gibiydi. Son dakika iptal olan nişanımdan ve bir esir hayatı sürdüğümden aslında… Eğer aramda 15 yaş fark olan o sapık adamla evlenseydim istediği moda okuluna gidebilir ve kendi markamı kurabilirdim, bana bunun garantisini hesabıma nişandan sonra aktaracağı 15 milyon euro ve bir sözleşmeyle vermişti aslında ama işte, bir fiyatım yoktu ve ne beni, ne de hayallerimi satın alabileceğini düşünen insanlar biraz fazla hayalperestti sadece. Ama babamın ağzından çıkan laf buralarda kanun gibiydi, eğer son anda o vazgeçmeseydi bedavaya bile gitmiş olabilirdim şimdi.
“Uslu durduğum sürece evlendirilmekle tehdit edilmiyorum, konsey ailelerinin çoğunun çocuklarının günlük aldığı normal bir tehdit bu ama eminim biliyorsundur,” diye mırıldandım alaylı bir sesle o an Tayga’ya doğru bir adım atarak karşısına dikilirken. “Tabii siz erkekler olarak güç zehirlenmesi yaşadığınızdan oturduğunuz koltuğa yapışmış korkak götlerinizle, ilk tercihiniz ailedeki kadınları uzaklaştırmak oluyor çünkü ileride sorun çıkarabiliriz çocuklar yaparak ve miras bölünebilir, değil mi?”
“Baban seni kimseyle evlendiremez,” dedi Tayga ciddiymiş gibi gözlerimin içine bakarken, az önce söylediklerimi duymamış değildi sadece umursamıyordu hakaretlerimi.
Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım kendime gelmek istercesine ben de. Ardından elimi saçlarımdan geçirdim ve üfleyerek yüzüne baktım. “Üf, ne biliyorsun ki sen böyle kesin konuşabiliyorsun?”
“Sare,” dedi Tayga o an kıstığı gözlerini uzağa çevirerek derin bir nefes alırken, ardından baş parmağını alt dudağına sürttü ve ölü maviliklerini gözlerime çevirdi. Uyumadığı için mi gözlerinin etrafı karanlıktı bu kadar? “Baban seni kimseyle evlendiremez.”
“Niye? Sana mı sattı?” Kollarımı göğsümde birleştirdim ağırlığımı bir ayağıma verirken sahtece gülümseyerek. “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun başka bir ailenin iç problemleri hakkında? Çoktan biriyle evliyim de haberim mi yok?”
“Çok ilginç,” diye mırıldandı o an gözlerini yüzümde gezdirirken. “Her kelimende babanla arandaki ilişkiyi daha da merak ediyorum… Biraz daha konuş.”
Bir “Cık,” sesiyle elimi havada sallayıp yana döndüm sabır dilenircesine gökyüzünden. Bu herif koca bir şakaydı. Sinirlendiremiyor, çileden çıkartamıyor, ateşleyemiyordum; geriye ne kalıyordu? Her ne yaparsam yapayım sadece ya hoşuna gidiyor ya da blöfümü yemiyor, teşvik ediyordu üzerine. Onunlayken kazanmak imkânsız gibiydi ama ben her seferinde daha da zorlaşan sınavlar tarafından yalnızca cezbedilebilirdim, cesaretim kırılmazdı.
Omzumun üzerinden dönüp sinirlerim alınmış gibi bir ifadeyle bakmaya başladım gözlerine. Tayga hiç etkilenmiyormuş gibi başıyla kapıyı işaret etti. Merdivenlerden çıkıp zile basmamı mı istiyordu yoksa burası onun evi falan mıydı? “Sikerim böyle işi,” diye homurdandım ve basamakları kırarcasına attım adımlarımı yukarı. Ardından zile bastım, kapıyı tıktıklamaya başladım ardı ardına. Tayga arkamdan uyuşuk hareketlerle geliyordu elleri cebinde, gayet sakin bir şekilde.
Kapı açıldı o an. Siyahlı beyazlı bir üniforma içinde orta yaşlı bir kadın açtı kapıyı sonuna kadar ve kenara çekildi yüzümüze bile bakmadan. Tayga “Kadınlar önden,” diye mırıldandı eliyle içeriyi işaret ederek.
“Geri zekâlı.” Bilinmezlikten nefret ediyordum. Bir adım attım kapının pervazından içeri, dört bir yanından güneş ışığı alan bu ferah ve içinde kimse yaşamıyormuş, yalnızca gelen misafirleri görsel açıdan tatmin etmek adına dizayn edilmiş ve saat başı temizlik yapılıyormuş gibi görünen ev oldukça sessizdi. Gözlerimi üç metrelik tavanın tepesindeki ihtişamlı avizeden ve her başımıza düşecekmiş gibi duran eski Osmanlı tablolarından alamadım. Ardından bize kapıyı açan kadın ellerini önünde birleştirerek “Adnan Beyler odalarındalar efendim, buyun,” diyerek elleriyle üst katı gösterdi.
Kaşım oynadı yerinden sinirden o an. Boynumda atan damarı hissedebiliyordum. Bir an çenemi açamadım dişlerimi sıkmaktan, ardından derin bir nefes aldım ve kendime az önce sinirlerimin çekildiğini hatırlatarak tepki vermemeyi tembihledim. “Ne diyor bu kadın Tayga?”
“Adnan Bey taburcu edileli bir hafta oluyor, geçmiş olsun dileklerin sunmak istemiyor musun adama? Senin ailenin davetinde girdi şeker komasına,” dedi Tayga gayet normal bir sesle. Kadın yanımızda dikiliyordu bizi yönlendirmek için, ağzımı açamıyordum.
“Tabii,” dedim dişlerimin arasından. Kahretsin. Zaten ailemin adına gelecektim ziyarete, gerçi… O görevi bir şekilde abime kakalayabileceğimi sanıyordum döndüğünde ama şimdi Tayga beni direkt buraya getirmişti. “Elimiz boş geldik yalnız.”
Bir an keyiflenmiş gibi kıvrıldı dudakları, kulağıma eğildi. “Benim bagajda biraz fare zehri olacaktı eğer istersen—“
Bir refleks gibi geçirdim o an dirseğimi karnına, Tayga neredeyse kahkaha atıyordu ve hiç acısını hissetmemiş gibi görünüyordu ben ona ters ters bakarken. Hayvan herif. Benim dirseğim acımıştı onun taş gibi karnındansa. “Arabasını hediye etmeyi teklif etti de, yaşlı başlı adam Bugatti’yi ne yapacak şimdi diyorum ben de?” diye mırıldandım gülümseyerek hizmetli kadına. Kadın da tebessüm etmişti bana, gözlerini Tayga’yla aramızda gezdirirken.
Ben merdivenlere doğru bir adım atarken Tayga boğazını temizledi ve ciddi ifadesine geri döndü o an. “Öyle bir şey teklif etmedim.”
Gözlerimi devirdim.
Kadın merdivenlerde önüme geçerek koridorda yolu tarif etti, ardından kapıları açık oldukça havadar ve büyük bir yatak odasından içeri buyur etti bizi. İçeride devasa bir yatak, yatağın içinde dinlenen bunak ve başında serumunu kontrol eden bir hemşire vardı. Beş para etmez hayatı için bir de kadınlara zahmet çektiriyordu, ölüp gitseydi ya işte… Toprağa bakan gözlerini izlediği programdan çekti o an, kulaklıklarını çıkardı Adnan Karakoçaklı. Üzerinde marka, saten bir takım pijama vardı sanki misafirlerini elli binin altında bir kombinle karşılarsa utanç duyacakmış gibi. Yaşlı başına o parayı çocuklara falan bağışlasaydı ya madem bu kadar savurgan olabiliyordu aptal bir pijama için bile?
“Ooo, Taygacım,” diye seslenirken yattığı yerden, hemşire uzanıp adamın tabletini kapattı ve başında hazır ol pozisyonunda dikilmeye başladı serum kontrolünü bitirdikten sonra. Adnan’ın beyazlaşmış saçları iğrenç bir şekilde sarılaşmıştı da aynı zamanda, adam içeriden çürüyordu ama hâlâ hayatta kalabiliyordu şeker komasından sonra bile. İnanılmaz. “Hoş geldin, hoş geldin… Hangi rüzgâr—“ Ardından beni gördü. Suratsızlığımı maskelemiyordum ona karşı, aksine karşısında ruhum çekilmiş gibi dikiliyordum ve her an belimden bir silah çıkarıp alnına sıktıktan sonra arkamı dönüp gidecek, hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilecekmişim gibi… Çünkü öyleydi. Silahım olsaydı.
Ama aptal bir narsist olmayan katiller arkalarında iz bırakmazlardı ve çok fazla seyirci vardı bu evde. Kameralar da cabası.
Tayga o an Adnan’ın beni gördüğü an değişen ifadesini fark etti, yine de görmezden gelmeyi seçerek adamın yatağının başında dikildi kollarını göğsünde birleştirerek ve “Geçmiş olsuna geldim Adnan Bey,” dedi tok bir sesle. “Nasılsınız? Davette de görüşememiştik.”
“İ-İyiyim,” diye mırıldandı adam ağzında gevelercesine, gözlerini üzerimden çekemiyordu. “Sare, değil mi? Sare Adelardi.”
“Evet.” Hiçbir şey söylemeden Tayga’nın yanına dikildiğimde, gözlerini üzerimde hissedebiliyordum ama ben benimkileri karşımdaki piç kurusundan çekmek istemiyordum. Tayga korkunç bir insan olabilirdi gözümde ama Adnan Karakoçaklı’yla karşı karşıya geldiğinde uğraşacağım biri değildi. Benim derdim benim canımı sıkanla değil, benim canımdan saydığımı canımdan sökenleydi.
“Doktorların hâlâ ayağa kalkmanıza izin vermediğini duydum,” dedi Tayga o an herifle aramızdaki gerginliği umursamadan, ya da bundan zevk alıyordu. Belki de böyle olacağını bildiği için beni de yanında getirmişti buraya. Olabilir miydi? “Trabzon’dan kalkacak ilk gemi Cuma gecesi hazır. İkinci gemi üç gün sonra.” Tayga’nın sesinin tonu değişmişti o an. Adnan fark etmiş gibi başında dikilen hemşireye odadan çıkmasını işaret etti ve kadın lafını ikiletmeden dışarı yürüdü, arkasından da kapıyı kapatmıştı. “Batum bağlantısında sorun yok ama bir kez daha tarafınızdan herhangi bir aksama yaşanırsa hesabını doğrudan Gürcistan’a siz verirsiniz, biz işimizin tarafımıza düşen kısmını iki ay önce asıl teslimat tarihlerinde halletmiştik.”
“Ben hastanedeydim Tayga, şirket değil—“
“Fark etmez,” diyerek lafını böldüğünde Tayga, karşısındaki adamın onunla laubali konuşmasına ve kendisinin Adnan’a Bey diye hitap etmesine rağmen aslında güç dengesinin tam tersi olduğunu fark etmiştim. “Siz komaya girdiniz, şirketiniz işleri aksattı. Ne yazık ki servetinizi sürdürebilecek bir vârisiniz yok ya da halefiniz… Siz meşgulken yerinize doğru kararları verecek birini bulup şimdiden eğitmeye başlamazsanız ailenizin ve şirketinizin başına gelecekleri benim burada tek tek söylememe gerek yok Adnan Bey.”
Tayga alenen Adnan Karakoçaklı’yı tehdit ediyordu.
Adnan birkaç derin nefes aldı asık suratıyla Tayga’nın yüzüne bakarken, muhtemelen hasar tespit yapıyordu kafasının içinde. Ardından başucundaki suya uzandı ve bir yudum aldıktan sonra boğazını temizledi. “Ne istiyorsun Tayga?”
“Yeni bir sözleşme,” dedi Tayga bu anı bekliyormuş gibi. Egoist bir yerden minnettardı sanki Adnan’a, çabucak sadede geldiği için.
“Zaten bir sözleşmemiz var.”
“Eski sözleşmemizde gemiler zamanında kalkıyordu.”
“Ben komaya girmeyi planlamadım,” dedi Adnan sert bir sesle.
Tayga’nın kaşları havalandı cürete bak dercesine o an. “Ne tesadüf, ben de iki ay boyunca limanda bekleyen malların masrafını ödemeyi planlamadım.”
Adnan keyfi kaçmışçasına gözlerini kapatıp bakışlarını camından dışarı çevirdi o an, ardından “Ne kadar?” dedi başucundaki çekmeceden bir paket sigara ve çakmak çıkarırken. Aptal herif, doktorların ayağa kalkmasına daha izin vermediği yerde sigara mı içiyordu bir de? Ben öldürmeden ölmese iyi ederdi.
Tayga’nın dudakları kıvrıldı o an, işte şimdi keyif almaya başlamıtşı. “Para değil.”
Adnan bir nefes çekti sigarasından ciğerlerine, ardından ardı ardına öksürdü. Sakın geberme. Sakın, geberme. “O zaman ne istiyorsun?”
“Karadeniz hattındaki payımızı yüzde kırk sekizden yüzde elli sekize çıkarıyoruz. Ayrıca sevkiyat kararlarında son söz bize ait olacak,” dediğinde o an, kaşlarımı kaldırarak başımı çevirmiş şaşkınlığımı gizlemeye çalışıyordum. Resmen adamı dolandırıyordu. “Tarafınızdan gelecek herhangi bir aksama bundan sonra, tüm kâr yine bizim ve—“
“Buna ortaklık denmez,” diyerek lafını böldü o an Adnan. Önüne üflediği dumanı eliyle dağıttı gözüne kaçmışçasına, su bardağının içine döktü külünü. “Bu resmen soygun! Ben hastanedeyken gemilerimi kullandın, adamlarımla görüştün, müşterilerimi tuttun ve pazar payımı kullandın Tayga! Bilmiyor muyum sanıyorsun? Şimdi de bunun faturasını da bana mı kesmeye çalışıyorsun?”
Tayga hiç anlamıyor bu adam da laftan dercesine verdi nefesini seslice. “Size iyiliklerimin faturasını kesiyorum,” dedi ardından. “Arada fark var.” Bir elini çıkardı cebinden ve adamın tabletini işaret etti. “Sözleşmenin mail kutunuza düşmüş olması lazım.”
Adnan çatık kaşlarının ardından uzandı tabletine, ekran kilidini açtı ve öksürüklerinin arasında zıkkımlanırken bulmuş gibi incelemeye başladı sözleşmeyi. Sürekli ekranı büyültüyor, ekranla birlikte kendi gözlerini de büyültüyordu ki sonunda sinirleri boşalmış gibi gülmeye başladı. “Burada,” dedi öksürüklerin arasında gülerek ekranı Tayga’ya çevirirken. “Burada malların sigortası da senin şirkete devrediliyor!”
“Doğrudur.”
“Depolar?” Şaşkınca baktı Adnan, kahkaha sönerken ve öfkesi ses tonuna yansımaya başlarken yavaşça.
“Benim kontrolümde olacak.”
“Liman temsilcileri?”
“Onlar da.”
“E bana ne kalıyor evlat?!” diyerek çıldırdığında Adnan, nedense nefes alamamaya başladığını düşünmeye başlamıştım çünkü öksürüklerinin ardı arkası kesilmiyordu ve kıpkırmızı olmaya başlamıştı. “Soyuyorsun beni! Ulan kaç yaşında velet… Babanın üçkağıtçılıklarını daha bu yaşta miras almışsın, hatta daha fenasısın sen! Akel senin yaşında götünü anca güvende tutuyordu. Şuna bak, tehdit ediliyorum!” Sigarasını yatağa düşürmüştü, birinci sınıf ipek beyaz çarşafta hâlâ yanan bir sigara korkunç bir iz bırakırdı. “Bana—“ Gerçekten ölüyordu sanırım, kıvrılmıştı dudaklarım. “Bana hemşireyi—“
Tayga omzunun üzerinden dönüp kapıya baktı o an, kolunu tuttum adam yatağında boğulmaya başladığında. Gözlerinin içine baktım. Eğer şimdi bir şey yapmazsa, ikimiz de kılımızı kıpırdatmadan ondan kurtulmuş olurduk. Onun da işine gelmez miydi bu şekilde? “Tayga,” dedim ne demek istediğimi gözlerimden okumasına izin verirken. Hiçbir zaman bir sonraki hamlesini tahmin edebilecekmişim gibi hissetmiyordum bu adamın… Kimseye benzemiyordu. Eğer amacı Adnan’ı burada deli ederek kalp krizinden gözlerimin önünde öldürmek değilse, şirketinin yararına mı gelmişti sadece? Buna inanmıyordum.
“Şimdi değil,” dedi o an gözlerimin içine bakarak, ardından yatağın etrafından dolanıp adamın başucundaki panik butonuna bastı. Saniyeler sonra kapı kırılırcasına açılarak içeriye az önceki hemşireyle birlikte başka bir doktor girdiğinde yatağın başına geçip Adnan’ı sırtüstü yatırarak bulgularını kontrol etmeye başlayışlarını izledim. Eğer kimseyi çağırmasaydı bir yastık yaslardım yüzüne, nefesini keserdim ve yine elimden ölmüş olurdu. Kimse anlamazdı çünkü kalp krizi solunum yetersizliğini zaten tetikliyordu.
“Cumaya kadar vaktin var,” diye gürledi Tayga en son hayatta kalma çabası veren Adnan’a dönerek, Adnan ona kan kırmızısı gözlerle bakmıştı bilincini kaybetmeden hemen önce. Ardından çatık kaşlarının ardından zehir mavi gözlerini üzerime çevirdi Tayga ve başıyla kapıyı işaret etti. O an bir şey söylemedim. Bir hınçla çıktım odadan ve merdivenlerden aşağı indim hızla. Ardından dış kapıyı açıp bahçeye çıktım, tam o sırada bir ambulans giriyordu demir kapıdan içeri. Herif yakınlarda ambulans mı bekletiyordu paranoyaklıktan?
Aracın kilidi açıldığı an hiçbir şey söylemeden içine attım kendimi ve arkama yaslanarak burnumdan solumaya devam ettim. Tayga güneş gözlüklerini yüzüne geçirmiş, şoför koltuğuna geçiyordu ben hava almak için pencereyi açarken. Aniden sıcak olmuştu içerisi. Sinirlerim çok da alınmışa benzemiyordu artık, gayet yerli yerindeydiler.
Tayga havuzun etrafında dönerek demir kapıdan ormanlık yola çıkardığında bizi, ağzını açacağını anladığım an müzik çalarındaki oynat tuşuna bastım ve arabada bangır bangır 6LACK, PRBLMS’ın girişi yankılanmaya başladı. Tayga direkt sesini kıstı otobana çıkarken. “Ne yapmış oldun sen şimdi?” diye sordum kollarımı göğsümde bağlayarak önüme bakarken. “Benimle hedef şaşırtıp kendi yararına iş mi yaptın o pezevenkle? Madem ölmesine izin vermek istemiyorsun ne yapmaya çalışıyorsun o zaman?”
Tayga burnundan derin bir nefes alırken çenesini sıkıyordu, çene kemiği bu kadar oynayan birini görmemiştim daha önce. “Yaşarken öldürüyorum.”
Kaşlarım çatıldı. Yaşarken öldürmek ne demekti? Yaşadığı her gün fiziksel olmayan bir ölüm yaşatmaktan mı bahsediyordu? “Neden?”
“Daha keyifli.”
“Sosyopat mısın sen?”
Tek kaşı havalandı bana dönerken. “Bir şüphen mi var?”
“Yok,” diye mırıldandım alnımı ovalarken, ayrıca psikopat ve narsistti de ama benim de pek sağlıklı olduğum söylenemezdi. “Babamın beni evlendiremeyeceğini söylerken neyi kast ettin?”
“Abine sor.”
Hiçbir şey söylemedim önüme dönerken, üçüncüye bir yabancıya sormaktansa bu konuyu önce Anton’la konuşacaktım. “Ama neden yapasın bunu o piç kurusuna?” diye sordum bu sefer kafamın içindeki sorular işin içinden çıkılmaz bir hâle gelmeye başladığında.
“Artık kolay kolay öldüremezsin onu, sen başarılı bir yöntem bulana dek herifin zaten cenazesi kalkar.”
“Eğer o viskiyi sen almasaydın—“
“Yine de planlarını ne kadar ihtimaller üzerine kurduğunun farkında değil misin? Ben almasam bile garson Adnan’a ilerlerken yolda bir başkası alabilirdi tepsisinden, o odadaki heriflerin birinin kılına zarar gelse Adelardi evinde baban ailenin soyunu kurutmasın diye yıllar sürecek bir savaşın içine girmek zorunda kalır. Latinlerin laftan anladığını mı sanıyorsun? Onlar sadece silahlarıyla konuşurlar Sare, sadece kan dindirir onların susuzluklarını. Nasıl böyle bir risk alabildin? Açıkla.”
“Hiçbir şey açıklamak zorunda değilim,” dedim önüme dönerken. “Beni indir bir yerde.”
“Denklem basit.” Trafikten kaçmak istercesine sağ şeride girdi ve ilk sağdan çıktı direksiyonu parmak uçlarında tembelce oyuncakmış gibi yönlendirirken. “Ben çenemi kapalı tutar, Adnan’ın canını sıkarım. Sen de beni dinlersin.”
“Derdini söyle,” dedim kelimelerin üzerine bastırarak ona dönerken. “Asıl derdini.”
Tayga dudaklarını ıslattı o an kenarları kıvrılırken şeytani bir tebessüme. “Söylersem bana inanmazsın.”
“Dene.”
“Belki bir gün.”
“Benimle dalga mı geçiyorsun?” Sesimi yükseltmiştim ki Tayga da müziğin sesini kökledi o an. Sinirle şarkının sesini kıstım, bu sefer komple kapattı. Ellerimi kaldırıp parmaklarımı avuç içime bükerek resmen hırladım boğazımdan yükselen bir sinirle, ateşim çıkmıştı. Ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu. “Manyak mısın?! Nereye götürüyorsun beni!” diye bağırdım o an İstanbul sapağına girmediğimizde. “Şuradan gir,” dedim sağdaki son dönüşü işaret ederek.
Tayga dönmeyecek gibiydi. Emniyet kemerimi çözüp sağ aynayı ve arkamızı kontrol ettikten hemen sonra direksiyonu kendime doğru çevirdim ve “Ne yapıyorsun, manyak?!” diye bağırışı kulaklarımın pasını sildi bu sefer ama bariyerlere çarpmadan girebilmiştik neyse ki yola. Sayemde.
Aynayı açtım önümdeki ve dağılan saçlarımı düzelttim emniyet kemerimi yeniden bağladıktan sonra. Biraz rujum dağılmıştı, parmağımla sildim. “Başka bir yere uğrayacaksak vaktim yok. Akşam yemeğine evde olmam lazım.”
“Neden?”
Aynayı kapattım sertçe ve ters ters baktım ona güneş gözlüklerimi yüzüme geçirirken. “Ne çok soru soruyorsun sen ya? Sana ne?”
Tayga bir anda uzanıp güneş gözlüğümü çıkardı gözümden o an ve açık penceresinden dışarı attı. Ağzım açık kaldı birkaç saniye ve az önce fırlattığı pencereye bakakaldım. “Sen,” dedim nefes almayı unutmuşken. “Manyak mısın sen?! Niye yaptın ki şimdi bunu!”
“Bilmem,” dedi bir an sanki gerçekten cevap buymuş gibi. Belki de gerçekten cevap buydu. “Canım istedi.”
“O gözlükler vintage YSL’di.” Avucumu alnıma yasladım. Kesinlikle ateşim çıkmıştı. “Onları alabilmek için kaç hafta para biriktirdim senin haberin var mı?!”
Tayga’nın kaşları çatıldı bir an. “Neden aptal bir gözlüğü almak için para biriktirmen gereksin anlamadım baban milyarderken?”
Çünkü elime fazladan para geçerse kaçacağımdan korkuyor. Dirseğimi kapıya yasladım ve alnımı ovuşturmaya başladım dertlice. O gözlükleri gerçekten seviyordum. Bana çalışarak başarılan şeylerin insana ne kadar büyük bir yaşama amacı verdiğini gösteren ilk eşyalarımdan biriydi ve çoğu zaman onu takardım. Şimdi ise muhtemelen birkaç aracın lastiklerinin altında paramparça olmuştu.
Tayga’nın omzunun üzerinden bana baktığını fark ettim ama bakışlarımı pencereden çekmedim, yolu izliyordum. Kırmızı ışıkta durduğu an emniyet kemerimi çözdüm o an, kapıyı açacağım sırada kilitledi. Bir saniye içinde ne yapacağımı çözüp fark etmiş olması beni deli etmişti. Elimi saçlarımdan geçirdim sinirle ve dönüp ona baktım. “Neden dünya üzerinde bu kadar işkence edip zevk alabileceğin insan varken bana bulaşıyorsun?”
“Sıra sana geldi,” dedi basitçe, hava yavaş yavaş karardığından güneş gözlüğünü çıkarmıştı artık ve yüzüne yansıyan kırmızı ışığın altında gözlerinin maviliği ortaya çıkıyordu.
“Ama ben sana hiçbir şey yapmadım.” Kaşlarımı oynattım cezbediliyormuşçasına. “Yapmamı ister misin?”
“Sen bana hiçbir şey yapamazsın,” dedi Tayga o an önüne dönerken, yeşil ışık yandığı gibi gazlamıştı ve motorun sesi muhtemelen birkaç blok öteden duyuluyordu. Resmen varlığı yüzlerce insana aynı anda rahatsızlık veriyordu ve onu tanıyor olmaları gerekmiyordu bile.
“Göreceğiz,” diye mırıldandım nefesimin altından. Neyse ki evime giden yola girmişti, beni eve bırakmaya karar vermiş olmalıydı. En azından bir işe yarayacaktı.
Telefonum çalmaya başladığında çantamın içinden çıkarıp ekrana baktım o an. Parıl. Yani Mila. Derin bir nefes aldım ve sesimi sakin tutmaya çalıştım, Tayga’nın eline koz veremezdim. “Efendim Mila?”
“Neredesin sen? Beni resmen ektin o mağaradan kaçma sapıklarla dolu yerde! Sana inanamıyorum! Ayrıca herhangi bir Starbucks’a 50 dakika yürüme mesafesinde bir ilçe olması saçmalık! Medeniyetin göbeğinden neden mağara adamlarının kepçe salladığı bir yere kumaş almaya gidiyorsun ki?! İnternetten sipariş etsen ya da diğer tüm insanlar gibi mağazaya gidip alışveriş yapsan ölür müsün!”
Bir ara kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kalmıştım telefonu, fazla cırlıyordu. Sesini kıstım biraz. Boğazımı temizledim. Mila geri zekâlı olduğu için alışveirş yapmak için babamdan para istemem gerektiğinin farkında değildi henüz, ki o da parayı bana değil benimle gelen korumaya veriyordu ve ancak öyle alışverişe çıkabiliyordum ama mağazalardan alışveriş yapmak ya da her seferinde babamdan para istemek hoşuma gitmiyordu, ben de orta yolu bulmuştum. Malzemeleri kendim almak ve kalıp çıkartıp evde kendim dikmek. Böylelikle hem günlerim geçiyordu, sıkılmıyordum evde; hem de üzerimde insanların daha önce hiçbir yerde görmediği ve bayıldıkları nadide parçalar oluyordu.
“Güvenle eve ulaştın diye umuyorum,” diye mırıldandım cevap olarak üvey kız kardeşime. Göz ucuyla da olsa Tayga’ya bakmaya çekiniyordum, eğer Mila’nın çığlıklarını telefonumdan duyduysa muhtemelen cevabıma muzipçe sırıtıyordu ve gülüşü hiç hoş değildi. Bir palyaçoya benziyordu.
“Ben ulaştım canım ama paketlerin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.”
“Ne?!” Bir an Tayga’nın kolunu kavradım ve ona baktım kocaman gözlerle. Tayga gözlerini kısmış, olay ne dercesine bakıyordu bana. “Kızım seni öldürürüm bak! Ne demek paketlerin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim?! Ne yaptın çöpe mi attın!”
“Hayır tabii ki. Sadece almadım. Dükkanda seni bekliyorlar. Alıp da gelirsin artık. Ha bu arada ekstra krema soslu white chocolate frappuccino konusunda dalga geçmeseydin belki alırdım ama hiçbir zaman dozunu ayarlayamıyorsun gıcıklığının. Neyse… Hadi baaaay!”
“Gerçekten mi ya?” derken bakıyordum kapattığı çağrıya, karanlıklaşan ekranımda. “Gerçekten mi?”
“Ne olmuş?”
Kafamın içinde ardı ardına çalan şimşekleri sakinleştirmek amacıyla gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım o an, ters bir bakış atmadan önce Tayga’ya. “Benim Eminönü’ne dönmem lazım,” dedim saati kontrol ederken. Eğer hızla gidersek kapanış saatine yetişebilirdik. “Şuradan dön ben iner giderim. Taksi çevireceğim.”
“Ne işin var senin Eminönü’nde?”
“Niye merak ediyorsun?”
“Soruya soruyla cevap vermek yerine direkt cevabını versen ikimiz de yorulmayız biliyorsun değil mi?” diye sordu o an gayet makul bir sesle, sanki bir çiftmişiz ve her zamanki kavgalarımızdan birini ediyormuşuz gibi. Ben çıkarıyordum tartışmayı, o’ysa mantıklı çözüm önerileri sunuyordu. Hah. Tayga Vasilyev ve bir ilişki.
Önüme döndüm huysuz bir tavırla. “Kumaşçıdan kumaş almıştım. Kız kardeşim gıcıklık olsun diye dükkânda bırakmış dönerken.”
Dudaklarını ıslattı Tayga kaşları havalanırken, ani bir manevrayla U dönüşü yaptı o an ve yol altımızdan kaymaya başladı yeniden yokuş aşağı. “Niye kumaş alıyorsun?”
“Çünkü kendi kıyafetlerimi kendim dikiyorum.”
“Neden?”
“Canım sıkılıyor.”
“Niye Eminönü’ne kumaş almaya gidiyorsun?”
“Çünkü bütün iyi kumaşlar orada ve bakmak da zevkli,” dedim oflayarak. “Senin soruların da hiç bitmiyor ki!” Kırmızı ışıkta duracağımızı anladığım an doğruldum çantamı da alarak. “Durunca aç kilidi de ineyim.”
“Yoo.” Tayga omzunun üzerinden bana alaylı bir ifadeyle baktığında bir sonraki söyleyeceği kelimeleri idrak etmekte güçlük çekmeye başlamıştım artık bu ilgili tavrından dolayı. “Ben de geliyorum.”
Ellerimi ya sabır dercesine kaldırım dizlerime çarptım. “Ya neden ya neden?!”
“Canım sıkılıyor,” dedi beni taklit ederek, ardından yeşilin yanmasıyla sağdaki Eminönü tabelasını takip etti. Alıma öyle sert çarptım ki o an avucumu, şak diye bir ses çıkmıştı. Kesinlikle eve geç kalacaktım ve babam beni öldürecekti. Bunca saattir kiminle ne yaptığımı nasıl açıklayacaktım ben bu adama? Ayrıca Mila’yı götürmek eğlenceliydi ama Tayga Vasilyev’i Eminönü’ne götürmek ne alakaydı? Bu herif hayatında oraya ayak basmış mıydı bir kere?
“Bence sen beni indir. Benim canım balık ekmek, turşu falan da çekiyor sen şimdi yemezsin,” dedim aklıma gelen fikirle o an. Belki caydırabilirdim. “Vapura falan binmek isterim belki hazır gitmişken.”
“Yenir… Binilir.”
“Ya manyak mısın sen?!” Dakika başı sesimi yükseltmekten boğazım acımaya başlamıştı. Eğer yarın sabah kalktığımda sesim kısılmış olursa sebebi Tayga’ydı. Ayrıca bir ağrı kesiciye ve gerçekten de bir şeyler yemeye ihtiyacım vardı çünkü başım çatlamak üzereydi, midemse açlıktan içine göçmüştü. “Daha önce hiç yedin mi bile balık ekmek?”
Başını iki yana salladı sakince. Tam o sırada tramvay hattının oraya gelmiştik ki “Sağdan devam et, caddeye çıkacağız,” dedim yukarıyı işaret ederek. Hiçbir şey söylemeden bastı gaza. Ardından şu ilerideki sarı tabelanın olduğu sokakta pasaj. Oraya gideceğim ama oraya araç girişi yasak, bir yerde durursan…” Konuştuğum sırada iki aracın arasında bulduğu boş yere park etti kolayca. Eminönü’nde sokağa Bugatti park ediyordu. İnsanlar bakıyordu. Harika.
Hızlıca emniyet kemerimi çözdüm ve kapıyı açtım o an kilidi kapatmasıyla, benimle aynı anda indi Tayga ama ben onu beklemeden hızlı adımlarla ilerledim sokakta. Eğer onu beklersem adam dükkanı kapatabilirdi. Lanet olsun ki bir daha buraya gelmek için haftayayı beklemek zorunda kalırdım o zaman ve doğum günüme elbisemi yetiştiremezdim asla.
Pasajın kepenklerinin çok az indirildiğini ama içeride ışık olduğunu gördüğüm an içeri daldım, dükkândan içeri nasıl kendimi attığımı anlayamamıştım bile. Sabah pazarlık ettiğim adam telefonla konuşuyordu. Beni gördüğünde telefonun diğer ucundakini dinlemeye devam etti ama parmağıyla bir köşeyi gösterdi, masasının arkasındaki. İşte. Poşetlerim oradaydı. Ona başımla teşekkür ederek poşetleri aldım, epey ağırlardı. Ardından tam kapıdan çıkacaktım ki Tayga’yla çarpışmaktan son anda kurtuldum kollarımdan tuttuğunda. Ben nefes alışverişlerimi düzene sokmaya çalışıyorken Tayga, floresanların altında rengi belli olan mavi gözlerini yerden tavana kadar olan çeşit çeşit kumaş rulolarında gezdiriyordu.
“Her bir şey dikmek istediğinde buraya mı geliyorsun?” diye sordu elimdeki poşetlere bir bakış atarak. “Biraz zahmetli değil mi?”
“Tadı zahmetinde.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ne yapıyordu şu an? Elimdeki poşetleri uzattım ona. “Bari taşı da yardım et.”
Tayga bir an elimdeki poşetlere baktı, ardından tek kaşı havalandı. “Tadı zahmetinde,” dedi dönüp dükkândan çıkarken.
Ellerim boş olsaydı alnıma vururdum yine, yerine; dişlerimi sıktım ve peşinden çıktım dükkândan “İyi akşamlar abi!” diye seslenerek içeriye. Daha çok gelecektim buraya, çok… Ayrıca her istediğimde gelebiliyor olsaydım muhtemelen bir dükkân açabilecek kadar da ürün olurdu elimde ama şimdilik yalnızca çizimlerini yapıyordum.
Tayga bagajı açtı, ona ters ters baktım elimdeki poşetleri içeri koyarken. Ardından bagaj kapağı kapandı kendi kendine ve kollarını göğsünde birleştirerek etrafa baktı Tayga merakla. Ne görüyordu? Binaların üzerinde üst üste bindirilmiş çirkin tabelalar, her köşede bir meyve suyu satan tezgâh ve seyyahçılar, sahaflar ve doğal taşçılar… Genç kızlar buraya valizleriyle nişanları ve kınaları için malzeme almaya geliyorlardı toplu. Kestane ve mısır satılıyordu iki adımda bir. İnsanlar dükkânlarının önüne bir iskemle ve masa atmış, çay içiyorlardı gün biterken. Korna sesleri, bağrışanlar, dükkânına insan toplamaya çalışan kafeler… Tayga’nın daha önce buraya yolunun düşmediğine emin olmuştum.
Gözlerim kısıldı şüpheyle. Merakından gelmişti gerçekten de. Yutkundum ve az sonra söyleyeceğim şeyden vazgeçmeden önce ağzımdan kelimelerin dökülmesine izin verdim. “Balık ekmek şu tarafta,” dedim bildiğim bir dükkânı işaret ederken.
Tayga’nın mavilikleri üzerime çevrildi o an, bir şey söylemedi. Yüzünde de tahminde bulunabileceğim herhangi bir ifade yoktu. Bomboş bakıyordu etrafa. Arabayı kilitledi benimle kaldırıma çıkarken, ardından boşalmaya başlamış kaldırımda yan yana yürüdük. Garip hissediyordum. Tayga Vasilyev benimle Eminönü’ndeydi ve balık ekmek yiyecektik. Sanırım bunu rüyâmda görsem birilerine anlattığımda bana gece yatmadan önce ne kadar içtiğimi sorarlardı.
Boş iskemlelerden biine oturdum o an işaret ettiğim dükkânın önündeki, bacaklarımı birbirine dolayıp çantamı eteğimin üzerine koydum ve Tayga’nın karşımdaki iskemleye otururken ne kadar komik göründüğünü düşündüm. Aslında komik değildi, gayet de dümdüz oturmuştu işte bacaklarını açarak küçük ve alçak masanın etrafına ama cüssesi komik gelmişti sanırım. Ya da kim olduğu göz önüne alınırsa…
Bizden birkaç yaş büyük gibi görünen, esmer çocuklardan biri hızlıca önümüzdeki masayı sildi bir bezle ve bana hiç bakmadan Tayga’ya döndü. “Abi ne vereyim ablamla size?”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ama kabak gibi gülümsüyordum şimdi de. Tayga peçeteliğin arasındaki plastik menüyü alıp gözlerini kısarak baktı seçeneklere, ardından “İki yarım ekmek balık,” dedi gözleri bir şey desene dercesine bana bakarken.
“Valla ben bir bütün ekmek yerim gibi. Kahvaltıyla duruyorum hâlâ,” dedim ellerimi kaldırarak. “Bir de turşu suyu.”
“Turşu suyu mu?” Tayga kaşlarını çattı. Sanırım turşu bardağının lezzeti hakkında hiçbir fikri yoktu.
“Evet abi,” diyerek lafı devraldı o an çocuk elindeki hesabı yazdığı defterle, ağırlığı bir ayağına vererek elini beline yasladı. “Şöyle geliyor.” Yan masayı işaret etti. “Bardakta, tamamen doğal, kendi el yapımı turşularımız.”
Gülmemek için nefes alıyordum derin derin. “Aynen,” diyerek lafı devraldım o an otuz iki diş sırıtırken. “Sen bize iki balık ekmek, iki de turşu suyu gönder.”
Çocuk başını salladı yine bana bakmadan not defterinden siparişlerimizi işaretlerden. “Tamamdır yengem,” dedi ve sayfayı yırtıp peçeteliğin önüne bıraktı. Tayga yine garip garip bakmaya başlamıştı hesabın işaretlendiği kağıda.
“Hesap,” dedim yanaklarımın içini ısırmaya başladığımda, artık çene kaslarım ağrımaya başlamıştı gülmekten. Ben bu kadar çok gülmezdim bile…
“Biliyorum,” dediğinde Tayga kahkahayı basmamak için başımı çevirdim ve birazdan doğuracakmış gibi nefesler almaya başladım o an. Dirseğimi kucağımdaki çantamın üzerine yaslamış, elimi ağzıma dayamış, düşüncelerimi dağıtmaya çalışıyordum ama komikti işte.
Bir süre sonra garson çocuk balık ekmeklerimizi ve turşu bardaklarımızı getirdi. Koca bir ısırık aldım Tayga’yı umursamadan, ekmeğin yarısını gömmüştüm ve turşu bardağını da neredeyse bitirmek üzereydim ki bana ters ters baktığını fark ettim. Bardağı dudaklarıma götürüp bir yudum aldım turşu suyundan. “Ne?”
“İğrenç bir şey bu,” dedi turşu bardağını gözleriyle işaret ederek.
“A, öyle mi? Ver ben yerim.” Bardağına uzandım ve önüme aldım hiç tereddüt etmeden. Demek turşu sevmiyordu? Aptal olduğunu anlamıştım zaten. Kesin küçükken tostunun etrafındaki ekmeğin sert kısmını dadısına soydurup sütüne bal da ekletiyordu bu herif. İstediği kadar zeki ya da güçlü olsundu… Zengin bir ailenin elinde şımartılarak büyümüştü işte, tüm bu işaretler de en büyük kanıtıydı.
Tayga balık ekmeğini çoktan bitirmiş, hatta bir yarım daha söylemiş ve onu da midesine indirmişti ki ben de elimdekini ve iki bardak turşuyu ancak bitirebildim. Patlamak üzereydim. Hesap kağıdının üzerindeki miktarı bıraktı masanın üzerine, belki biraz fazlaydı ama bozuk isteyeceğini düşünmüyordum o yüzden kalkmayı teklif ettiğinde bir şey demedim.
“İyi akşamlar abim, sağ olasın!” diyerek uğurladı bizi balıkçıda çalışan çocuk. Tayga dönüp eliyle selam bile vermişti biz sokaktan çıkarken. Çok ilginçti. Hayır, çok iyi taklit yapıyordu. Psikopatlar böyle olurlardı zaten değil mi? Gözlemler ve taklit yaparlardı, gerçekten hissetmezlerdi.
“Nereden kalkıyor vapurlar?” diye sorduğu an bir ileride park edilmiş Bugatti’ye, bir de ona baktım. Bir de beraber vapura binmeyi düşünmüyordu değil mi? Bu herifin akbili olduğunu bile düşünmüyordum.
“Benim eve dönmem lazım. Saat geç oldu.” Elimle kolumdaki saatimi işaret ettim. Doğruyu söylüyordum, biraz daha oyalanırsam babam beni arayıp yanıma Matteo’yu falan gönderirdi ve babamın eve geç geldiğimi fark etmesi demek, ceza demekti.
Tayga bir şey söylemeden arabanın kilidini açtı o an, ben de bana apaçık şantaj yapan ama az önce balık ekmek ve turşu ısmarlamış bu herifin arabasına bindim bir kez daha. Emniyet kemerimi taktım ve başımı koltuğa yasladım. Bok gibi bir gündü. Eve gittiğim gibi küvetimin içinde çürümek istiyordum.
Tayga yolu kontrol ettiği an caddeye çıktı park ettiği iki araç arasından, camları indirmişti hava gelmesi için sahilde sürerken. Kıyıdaki balık ekmekçiler epey kalabalıktı. “Beğendin mi balık ekmek diye sormayacak mısın?”
“Beğenmesen bir buçuk porsiyon yemezdin herhâlde.” Ellerimi kucağımda birleştirdim. Karnım doymuştu, kumaşlarım benimleydi ve evime tek parça hâlinde bırakılıyordum; üstelik öldürmek istediğim herifin kalp krizine de canlı şahit olmuştum. Aslında o kadar da bok gibi bir gün değildi.
O an, gözlerimi kapatmış dinlendiriyordum ki “St. Petersburg’dan sabah uçağıyla geldim, kafam patlıyordu güyâ,” diye mırıldandığını duydum. Sesli mi düşünüyordu? Ardından birkaç tuşa bastı telefonunda, otomatik bir şekilde Yebba, Drake ve Partynextdoor düeti olan Die Trying çalmaya başlamıştı. Melodisi fazla güzeldi. Bir ekrandaki şarkının adına, bir da Tayga’ya baktım o an denizin serin esintisi pencereden girip saçlarımı uçururken. Huzurlu mu hissediyordu yani şu an? Bunu mu kast ediyordu?
“Ben dönene kadar uslu dur dediğin seyahatin bu muydu?” diye sormaktan alıkoyamadım kendimi. Tayga başını salladı. Ben de önüme döndüğüm çattığım kaşlarımla. Aylardır evinden uzak mıydı yani? Gerçi, Rusya daha çok evi sayılırdı ama yine de ailesi buradaydı… Sanırım bu kadar meşgul olsaydım çocukluğumdan beri yetiştirildiğim işle, ben de kafayı kırardım. Başkalarıyla uğraşmasına şaşmıyordum. Ben bile uğraşıyordum bazen.
Bir süre aynı sakinlikte devam etti yolculuk. Yirmi dakikalık, evimize giden bir ağaçlık yolun başına girene kadar ikimiz de sessizdik. Önümüzde dolunay yükseliyordu yine… “O gece,” dedi gözlerini yoldan ayırmadan. “Ay’a bakıp benden aldıklarını bana geri ver derken ne demek istedin?”
“İspanyolcan da mı var?” Seslice nefes verdim o an. Anlamış olduğunu tahmin etmemiştim. Hatırlamasını da… “Çocukken annemi benden aldılar. Ondan bahsediyorum.” Neden cevaplıyordum ki? En azından, bu kadar dürüst olmama gerek yoktu. “Sakın cevap verme. Bir şey sorma. Bu konuyu da uzatma. Konuşmak istemiyorum.”
“Ama onları annen için öldürdüğünü biliyorum,” dedi bir an Tayga. Yanlış duymuşum gibi ona baktım bir araya getirdiği kelimeler kafamın içinde tekrar ve tekrar yankı ederken. Ama onları annen için öldürdüğünü biliyorum. Nasıl?
“Nasıl?”
“Ben de onları öldürürdüm,” diye devam etti lafına, gözleri yola bakıyordu ama dalmış gibi görünüyordu. Sanki baktığında gördüğü şey yol değildi, başka şeylerdi. “Bu yüzden seni ifşa etmeyeceğim.”
“Ama?” Tek kaşım havalandı. Bu cümlenin devamında bir ama’sı olduğunu biliyordum.
Yutkundu Tayga, yutkunurken profilini izledim o an ve boynunda hareket eden ademelmasını. “Aradığımda o telefonu aç.”
Gülercesine döndüm önüme. “Eee?” dedim alaylı bir sesle ama cevap verecek gibi görünmüyordu. Aradığımda o telefonu aç. Bu kadar mıydı? “Ne biliyorsun annem hakkında?”
“Gençken Ukte’nin ve Gazel’in anneleriyle birlikte Türkiye’ye kaçtığını, bir süre beş parasız bir yetimhanede kaldıklarını… Sonra bir akşam yürüyüşe diye çıkıp ortadan kaybolduğunu biliyorum mesela,” dediğinde sertçe yutkundum. Hayır, nefesimi tutmuştum; hayır hayır, oksijen ciğerlerime girmiyordu sanki. Çünkü bunu ben bilmiyordum. “Babanın yaptıklarını ve neden onu affetmediğini ama öldürmeyeceğini de…” Bir anlığına omzunun üzerinden dönüp bana baktı yüzündeki buz gibi ifadeyle. Tüylerim diken diken olmuştu. “Adnan da ölünce ne olacak? Rahatlayacak mısın sonunda?”
Dişlerimi sıktım önüme dönerken. “Evet.” Dizim titriyordu. Avucumu yasladım bacağıma durdurmaya çalışırcasına onu. “Annem rahat yatacak mezarında.”
“Hayır,” dedi o an Tayga. “Senin asıl intikam almak istediğin insan Dante. Baban. Ona dokunamadığın için zayıf adamlarının canını alıyorsun. İlk ne zaman başladın? Nasıl geldi fikir aklına?”
“Cevap vermek zorunda değilim.”
“Neden cevap vermek zorunda olduğunu biliyorsun.”
“Beni ifşalamayacağını söyledin!”
“Adnan konusunda benden başka kim yardımcı olacak peki sana?” diye sordu o an yeniden bakışlarını üzerime çevirerek. Birkaç saniyeliğine kilitli kaldım gözlerinde.
Yutkunarak önüme döndüm ardından. “Bir yol bulurum illa. Hep buldum. Hep hallettim.” Hep tek başımaydım ve hep hallettim ben Tayga, hep buldum bir yol… inan bana. “Eğer sebebimi biliyorsan karışmazsın.”
Evimin önüne gelmeden arabayı durdurdu Tayga o an. “İn,” dedi soğuk bir sesle. “Umarım bir yerde karşılaşmayız.”
Bir an emniyet kemerimi çözen ellerim yavaşladı. “Neden?”
Boşluğa bakan gözlerini yüzüme kaldırırken başını da koltuğa yaslamıştı, sokak ışığının altında baygın bakışlarla çok yakışıklı görünüyordu. Sinirlenmeye başlıyordum karnımın orta yerinde filizlenen hislere. O kadar aptaldı ki önce o telefon ne zaman ararsam açılacak diyordu, sonra da bir daha karşılaşmamız gerektiğini söylüyordu. Geri zekâlı. Aptal. Aptal. Aptal!
“Anlarsın,” diye mırıldandı Tayga, ardından kapının kilidini açtı ve önüne döndü. Kaşlarım çatıldı sakin hareketlerle araçtan inerken. Soru işaretleriyle doluydu kafam ama buna rağmen bagajdan poşetlerimi almayı unutmadım. Evin bahçe kapısına yürürken garip hissediyordum. Dönüp bakmak istiyordum çünkü hâlâ orada bekliyordu ama bakamıyordum. Neden bakamıyordum ki? Daha önce yapmak isteyip de yapmadığım bir şeyler olduğu olmamıştı. İsterdim ve yapardım. İsterdim ve söylerdim. İsterdim ve… alırdım.
Sanırım isteyip de alamayacağım bir şey bulmuştum.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.