VİTAL BULGULAR
VİTAL BULGULAR
10. EVE DÖNMEK
5.697 2008

10. BÖLÜM
“EVE DÖNMEK”
Memyself&vi, September Trees

Kurutmaya vaktim olmadığı için kendi kendine kuruyan saçlarım dalgalanmışlardı o sabah, hastalanmayayım diye beremi takmıştım kafama. Üzerimde siyah bir jean, kalın bir kemer ve büyük, mavi bir kazak vardı çizmelerimle. En önde oturmuş, en çok zorlandığım derste not alıyordum çalışkan bir karınca gibi ama bu sabahın etkisi sürüyor olmalıydı üzerimde ki aklıma gidip geliyordu sürekli.

Bu sabah 5’de terk etmemiştim Hazar’ın evini. Saat 8’e kadar birlikte uyumuştuk, ardından o duş almak için kalkmıştı ve ben de okula hazırlanmak için eve geçmiştim. Gözlerim Tuana’nın üzerinde geziniyordu sürekli çünkü rengi günden güne soluyordu. Maddeyi kullandığı için bağımlılıkla mücadele ettiğini biliyordum artık, muhtemelen bu yüzden sürekli ortalıktan kayboluyordu; çünkü hastaneye gidiyordu. Terapiyi yalnızca yaşadığı olay için değil, bağımlılık için de alıyor olmalıydı.

Öğleden sonraki dersten önce kafede bir kahve ve kek almış, tabletimde notlarımı temize geçiriyordum ve anlamadığım yerlerin üzerinden geçiyordum ki tam da yanında oturduğum kapı açıldı ve içeriye kızıl saçları dalgalar hâlinde omuzlarından dökülen o kız girdi. Başımı kaldırdığım an göz göze geldik, bir şey söylemeden ilerleyip kasa sırasına girdi. Bense yanaklarımın içini dişleyerek önüme dönmüştüm.

Kıskanıyor muydum? Sanırım kıskançlıktı bu. Başkalarıyla görüşmeye devam ettiğini bile bile onunla görüştüğüm için bu beni ne yapıyordu bilmiyordum ama düşündükçe midem bulanıyordu, gözlerimde yaşlar birikiyordu. En iyisi ders çalışmaktı. Derslerden sonra yüzmeye giderdim belki biraz. Okulun havuzunda da yüzebilirdim… Emin değildim.

“N’aber?”

Asır’ın hemen arkamdan gelen sesiyle yerimden sıçradım o an. “Korkuttum mu?” diye sordu gülerek, yanıma geçip masaya kolunu dayarken. Yüksek masadaydım cama doğru olan ve bar sandalyesinde oturup çalışıyordum dersimi, o yüzden eğilmesine gerek kalmamıştı. “Pardon ya, bu kadar odaklandığını fark etmemiştim…”

“Sorun değil,” dedim derin bir nefes alırken, başımı salladım. “İyidir senden n’aber?”

“İyi ben de,” diye yanıtladı Asır. “Akşam sınavların bitişini kutlayacağız. Yani, çoğumuzunki bitiyor… Tuana da gelmek istedi, haberin olsun.” Dudaklarını birbirine bastırdı. “Onun için tetikleyici olur diye düşünüyorum ama gelme diyemezdim tabii ki. Bir seninle konuşayım dedim.”

Kaşlarım havalandı bir anda şaşkınlıktan, elimdekileri bırakıp alnımı ovaladım kendime gelmek istercesine. Sanırım yine uykumu alamamıştım. “Tuana evinize nasıl girmek istiyor? Konusunu bile açtırmıyordu.”

“Belki yüzleşmek iyi gelecektir, bilmiyorum.” Omuz silkti Asır. “Gelmek ister misin sen de? Geçen kız kardeşimin doğum gününde çok az kalmıştın, oyun bile oynayamadık. Bu sefer oyunlar olacak.”

“Belki uğrarım,” dedim elimi saçlarımdan geçirirken ve o an kapı açıldı, Hazar’la göz göze geldim. O an aldığım nefes ciğerlerimde asılı kalmıştı. Bana baktı, ardından Asır’ın ensesine; kaşları çatılırken önüne döndü ve kasa sırasına ilerledi. Lanet. Herif. Aptal! “Muhtemelen gelirim,” dedim bu sefer. “Kesin gelirim ya. Yapacak bir işim çok akşam.”

“Süper! Sevindim. Görüşürüz o zaman…” Asır o an kolunu bir anda sırtıma dolayıp bana kısaca sarıldığında ne yapacağımı bilemedim, sırtını sıvazladım. Geri çekildi ve altın çocuk gülümsemesiyle kayboldu ortalıktan. Eğer beş dakika önce gitmiş olsaydı Hazar’ın karşılaştığımızda vereceği tepkiyi ölçebilirdim ama ellerimden kayıp gitmişti fırsat.

Yerine, sırada doğal bir şekilde karşılaştığı kızılla sohbet edişini izledim omzumun üzerinden ve kendimi önüme dönüp dersime gömülmeye zorladım. Kulaklıklarımı çıkardım bu sefer ve Spotify listemi açtım. Gracie Abrams, Block Me Out. Kesinlikle. Kesinlikle. Kesinlikle.

Annemin numarası çıktı bir anda tabletimin ekranında o an. Telefonuma mesaj atıyordu.

Annem: Reva seni evlatlıktan reddederim bak. Çabuk İstanbul’a gel. Akel Bey’den babanı affetmesini isteyeceğiz bir aile olarak.

R: Aile derken? Nerede aile?

Annem: Reva yemin ederim emzirdiğim sütü haram ederim bak!

R: Et.

Annem: Sen benim kızım değilsin artık. Kiminle konuşuyorum ben şeytanla mı? Nasıl böyle iğrenç birine dönüşebildin kızım sen? Kalbin yok mu senin?

R: Var. Göğsümde. Atıyor. Neredeyse durmuştu ama babam yüzünden. Gerçi o durmuş olmasını tercih ederdi.

Annem: Saçmalama Reva. Baban asla öyle bir şey istemezdi. Sadece gözünü korkutmak istemiştir bir daha böyle bir şeye cesaret edeme diye! Ders olsun diye yapmıştır!

R: Ben kalp krizi geçirirken öylece durdu ve izledi.

Annem: Kızım nereden uyduruyorsun bunları?

R: Neden bana inanmıyorsun?

Bir süre bekledim, yazıyormuş gibi üç nokta çıkmıştı ekranda ama sanki sürekli yazıp yazıp sildiğinden kayboluyordu da noktalar.

Annem: İnanıyorum. Gel konuşalım.

R: Gerçekten mi?

Annem: Gerçekten Reva. Sana inanıyorum. Gel konuşalım kızım… Akel Bey’le de konuşuruz. Ben görüşmek için bir randevu aldım kendisinden. Baban günlerdir nerede bilmiyoruz bile. Endişeden ölecek hale geldim.

R: Ben ölüyordum gerçekten ama şu endişenin onda birini görmedim suratında. Bana inandığın falan yok değil mi? Sadece manipüle etmeye çalışıyorsun.

Annem: Hayır Reva.

R: Evet.

R: Onu Akel’in elinden kurtarırsan beni öldürecek. Ne yaparsan yap seni hiç sevmedi, sevmeyecek. Kabullen. Aşık olduğun adam bir canavar. Kabul et artık. Seninle evliyken bile aldatıyormuş aslında. Biliyor muydun bunları?

Annem: Kim söylüyor sana bu yalanları?

R: Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan birileri.

Annem: Aklını kim bulandırıyor baban hakkında bilmiyorum ama o saygıdeğer bir iş insanı Reva. Bütün servetini seni daha iyi şartlarda büyütebilmek ve sen daha iyi yerlere gelesin diye kurdu. Sen olmasaydın benimle evlenmezdi. Her şey senin içindi. Şimdi onu yüzüstü mü bırakacaksın?

R: Beni büyüttüğünüz falan yok. Yaşatabildiğiniz de. Sabah kalkıyorum ve hayatta kalmaya çalışıyorum her gün. Sen de zamanlar bebeğini aldırmışsın say.

R: Terapiste gitmesi gereken asıl sensin.

R: Beni bir daha rahatsız edersen mahkemeye başvuracağım.

Bu kişiyi engellediniz.

Ardından kulaklıklarımı çekip çıkardım sinirle kulağımdan ve sandalyeden inip eşyalarımı hızlıca çantama tıktım. O kadar hızlı davranmaya çalışıyordum ki telefonum elimden fırlamıştı ve fazla ses çıkarmıştı yere düştüğünde, etraftaki herkesin bakışları üzerime çevrildi bir an. Umursamadan çantamı omzuma taktım, telefonumu da eğilip aldım. Başımı kaldırdığım an tezgâh kısmında baristanın uzattığı kahveyi alan Hazar’la göz göze gelmiştim ama yanında hâlâ o kız vardı. Ben de dönüp kapıya ilerledim ve dışarı çıktım.

Nefes almaya çalıştım birkaç saniye, soğuk hava ciğerlerimdeki yangına iyi geliyordu. Ardından etrafı süzdüm, kalabalık olmayan bir yer aradım… Herhangi bir yer. Kampüsün derinliklerine doğru yürümeye başladım daha fazla bekleyemeyerek. Yeterince uzaklaştığım bir noktada insanlar da azalmaya başlamıştı, boş bir banka oturup çantamı kenara attım ve arkama yaslanarak kollarımı etrafıma doladım o an. Annemi gerçekten mahkemeye verebilir miydim? Psikolojik şiddetten verebilirdim. Babamın durumunu bildiğinden ona ne yaptığımı bahane olarak bile sunamazdı mahkemeye. Uzaklaştırma kararı alırdı belki. Onu engellediğim için aklkıp buraya gelir miydi? Gelebilirdi. O zaman yine alt üst ederdi kafamı. Harika. Harikaydı gerçekten.

Tuana’nın yakınlarda bir arkadaşıyla yürüdüğünü gördüğümde kalkıp yanına gidemedim bile. Gidebilsem akşam partiye gidip gitmeyeceğini soracaktım ama kendimde o gücü bulamıyordum. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Bir sonraki derse de girmek istemiyordum. Hiçbir şey yapmak istemiyordum. Kahvemi de içememiştim. Kekim de orada kalmıştı. İştahım kaybolmuştu zaten yeniden. Eve dönüp suyun altında çitilenmek istiyordum. Belki de gidip ellerimi yıkamalıydım. Saçlarımın kabaracağını bile bile saçlarımı taramak istiyordum mesela. Bu banka oturduğum için hissettiğim soğukluk muydu sadece yoksa bank ıslak mıydı? Neden tepemdeki ağaçlardaki kargalar gak gak bağırıyorlardı kafamın içine içine? Eve dönmem gerekiyordu. Eve dönmem gerekiyordu. Eve dönmem gerekiyordu.

“Reva.”

Başımı kaldırdım o an. Geldiğini fark etmemiştim bile. Elinde kahvesi vardı Hazar’ın, benimkini de getirmişti ya da başka bir tane almıştı emin değildim. Üzerinde kabanı vardı ve gür saçları dalgalanmıştı yine. Gözlüğünü takıyordu. Ne ara çıkmıştı peşimden? Nasıl bulmuştu beni?

Yanıma oturduktan sonra bardaklardan birini bana uzattığında bir şey söylemeden aldım ve kapağını kaldırdım. Benim kahvem değildi bu. “Meşgul değil miydin sen?”

“Neyden bahsediyorsun?”

Kafenin olduğu tarafa doğru baktım. Tam da o sırada, kızıl saçlı kız kahvesinden bir yudum alarak çıktı ve binalardan birine doğru yürümeye başladı. Ben de önüme dönüp bankta biraz kayarak sırtımı yasladım ve bacak bacak üstüne atarak sıcak kahveden bir yudum aldım. Ağzım yandı. Yansındı.

Hazar baktığım yere bakmış ve benimle aynı kişiyi görmüştü ki bakışları önce önüne, ardından bana döndü. O sırada bir sigara yakıyordu. “Sana benim için ne kadar değerli olduğunu söyledim.”

“Herkes mi değerli senin için?”

“Ne alaka?”

“Herkeslesin de.”

“Nereden çıkarıyorsun bunları?” Sigarasından bir nefes çekti içine ve benden uzağa üfledikten sonra kahvesinden bir yudum aldı o an. Reddedilmekten o kadar sıkılmıştım ki bir şey söylemeden elindeki dalı aldım ve o bana öylece bakakalırken bir nefes çektim içime. Kendisine başka yakabilirdi.

“Çıkarıyor muyum gerçekten?” diye mırıldandım kendi kendime, parmaklarım sıcak kahve bardağına sarılmışken. Paranoyak ve kafada kuran ben olabilir miydim yoksa Hazar benden de iyi bir manipülatör müydü? Bahsimi ikincisine oynardım. “Kim o, o zaman?”

“Eski sevgilim gibi bir şey.”

Sinirden güldüğümü görmesin diye başımı çevirdim bir an, ardından başımı sallayarak önüme döndüm ve dudaklarımı mühürledim; bir şey söylersem bu savaşı ben kaybedecekmişim gibi hissediyordum ama her seferinde beni biraz daha zorluyordu. Kalkıp kafamı önümdeki asfalta vurmak istiyordum seri hareketlerle. Tık, tık diye ses gelsin istiyordum. Delirtiyordu beni. Aklımı kaçırmak üzereydim zaten, zaten hiçbir şey yolunda gitmiyordu; bir de o normalleştirdiği bu hassas konularla beni çileden çıkartıyordu.

“Tedavi ne zaman?”

“Birkaç gün sonra. Mezuniyetim onaylandığı an gideceğim Fransa’ya,” dedi sigarasından bir nefes daha çekerken içine. “Dönem sonuna denk geliyor. Tatilde gelecek misin?”

“Gelirim.”

“Gelecek misin gerçekten?” Bana baktı bir an. Gözlerimin içine. Sanki yalan söylediğimi biliyordu.

“Geleceğim dedim, aptal ve aşık olan benim bildiğin üzere,” diye homurdandım keyfim kaçmışçasına bakışlarımı da kaçırırken. “Ne kadar sürecek süreç biliyor musun?”

“Belli olmuyor o sürece girmeden, hastalığın tek örneği olduğum için hâliyle daha önce de denenmiş bir şey değil… Ölürüm belki.”

Omzuna vurdum ters ters bakarak. “Saçma sapan konuşup benim asabımı bozma Hazar!”

Güldü o an, gözlerinin içi bile gülüyordu önüne dönerken. Benim de dudaklarımın kenarı kıvrılmıştı hafifçe. “Sen?” diye sordu ardından. “Ameliyatı?”

“Ha, o mu…” Dudağımın kenarını ısırdım. Aslında teşhisi konulmuş değildi, ben sadece öyle olduğunu düşünüyordum çünkü babamın hastalığı buydu ve bu yüzden ameliyat olmuştu genç yaşta. Muhtemelen kontrole gittiğimde doktor da aynı tavsiyeyi verecekti. “En uygun zamanı belirleyeceklerdir. Bilmiyorum. Önce kontrole gitmem gerekiyor.”

Anladım, dercesine başını salladı Hazar.

“İlk ne zaman yaptın?”

Bir an kahvesini yudumluyordu ki durdu, gözlerini bana çevirdi sadece. “Neyi? Seks mi?”

“Evet.”

Önüne döndü derin bir nefes vererek, hatırlamaya çalışıyordu sanırım. “!3 yaşındaydım galiba ya da 12…”

“Ne?” Elimdeki kahveyi dökmekten son anda kurtuldum doğrulduğum an. Bardağı uzaklaştırdım kendimden, cebimdeki peçeteyle sildim elimi ve Hazar’a baktım. Kehribar gözleri yüzümde geziniyordu. “O kadar küçük müydün? Nasıl oldu?”

“Futbol antrenmanından sonra bir tek ben kalmıştım kulüpte. Annem gecikti. Yağmur yağıyordu. Antrenör kızlardan biri gençti. Çok hatırlamıyorum aslında,” diye mırıldandı. “Bir anda üstüme oturdu—“

“Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” Kahveyle birlikte ayağa kalktım bir anda sinirden. Başımdan aşağı dökmüşüm gibi hissediyordum kahveyi, öyle sıcak basmıştı. Hayır, sıcak basmak bile değildi bu… Başımdan aşağı kaynar sular gibi dökülmüştü cevabı. Alev alev yanıyordu gözlerimin içi.

Hazar gözlerini kaçırdı alayla güler gibi. “İstismar edildiğimi mi düşünüyorsun?”

Sertçe yutkundum ve gözlerime dolan yaşları boğazımdan aşağı gönderdim o an. İstismar edildiğini düşünmüyordum, istismar olduğunu biliyordum bunun. “Sonra tekrar oldu mu?”

Hazar bir düşündü, ardından “Hayır,” dedi.

“O kız? Devam mı etti antrenörlüğe?”

“Evet, ama zaten bir süre sonra taşındık uzak bir yere,” diye mırıldandı hiç umrunda değilmiş gibi bir sigara daha yakarken.

Orada, karşısında öylece dikilmiş ne yapacağımı, ne tepki verebileceğimi bilmiyordum bu söylediği şeye… Farkında değil miydi ne yaşadığının yoksa umrunda değil miydi? 12-13 yaş neydi ki? Çocuktu daha. Reşitliğe yakın bir yaş bile değildi. Damarlarımdaki kan kaynamaya başlamıştı öfkeden… Her nasıl gelişmiş olursa olsun bu olay, o antrenör kız sorumluydu ve hatta korkunç bir suçluydu da.

Hazar’ın gerçekten umursamadığını, kısılmış gözleriyle bana bakışından anladığımda fazla tepki verdiğimi düşündüm bir anlığına bu yüzden yanına geri oturdum ama fazla tepki verdiğimi düşünmüyordum. Sadece Hazar, sakinliğiyle bana öyleymiş gibi hissettiriyordu.

“İçimden bir ses tedaviden sonra yanıma gelmeyeceğini söylüyor ama onu dinlemek istemiyorum,” dediğinde gözlerimi kapattım o an ve göğsümde hissettiğim ağrıyı duymazdan gelmeye çalıştım. “Sence dinlemeli miyim?”

“Hazar—“

“Sana ihtiyacım var,” diye mırıldandı o an, boş boş önümüzdeki ağaçlığı izlerken.

Gözlerimi açmıştım. Zorla yutkundum. “Benim de sana ihtiyacım var,” dedim neredeyse titreyecek bir sesle, fısıldar gibi. “Ama senin benim içimde olmaya ihtiyacın var. Benimse seninle sarılıp uyumaya… Farkı anlayabiliyor musun?”

“Senin bu yakınlığa ihtiyacın yok mu yani?” Omzunun üzerinden dönüp baktı bana. “Sana sarılıp içine—“

“Ne olmak istiyorsun? Tanrı mı? Tanrının merhameti vardır,” dedim bir an göz göze geldiğimizde yakın mesafeden, ona döndüğüm an.

“Duymak istediğim cevap bu değil.” Kehribarların içinde kararlılığın alevleri hüküm sürüyordu.

“Ben sadece…” Anlamasını nasıl sağlayabilirdim bilmiyordum. Gerçekten anlamıyor muydu da bana bu işkenceyi çektiriyordu yoksa benimle oynuyor muydu anlayamıyordum. “Benim için değerlisin,” dedim bakışlarımı kaçırırken ellerine, eline dokundum. “Sana şöyle dokunmak değerli. Bunu öylesine gelip geçen insanların da yapabiliyor olmasına izin vermeni anlayamıyorum sadece. Sence de bu bir ayrıcalık olmamalı mı?”

“Bir anlam ifade etmiyorsa onlarınki, senin için ne değeri var?”

“Var,” dedim göğsümün çöktüğünü hissederken, boğazımın çiziliyordu sanki eşzamanlı. Ama burada ağlamayacaktım. Daha sonra, çok daha sonra… Yalnız kaldığımda ağlayacaktım buna. “Benim için değeri var.”

Sanki bana diyordu ki, senin için bir anlam ifade etmediği sürece istediğin insanla ne istiyorsan yapabilirsin. Kendimi kötü bir kadın gibi hissediyordum onun yanında artık. Bana zarar veriyordu. Kimliğimi yok ediyordu yavaştan… İnandığım, bildiğim her şeyi sorgulatıyordu bana ve ben zaten bir şeylere çok zor inanırdım. İnancın yoksa bir şeylere, yolunu kaybederdin… Tek bir bahanen olsaydı tutunmak için hayata, yeterdi. Belki de Hazar’ın hiç yoktu. O yüzdendi bu hâlleri.

Hazar önüne döndü bir an, kahvesini izlemeye başladı bir süreliğine. O süre hiç bitmedi. Saniyeler dakikaları kovaladı bir müddet… Kafasının içini görebilmeyi çok isterdim, belki o zaman bir şansımız olurdu.

“Dersim başlayacak,” dedim yanından kalkıp gitmeden önce ve adımlarımı fakülteye doğru atmaya başladım arkama bile bakmadan. Her ne düşünüyorduysa kara kara, daha çok düşündürecek gibi görünüyordu bu yaşadığı hayat onu…

Derslerden sonra doğrudan eve döndüğümde bir süre temizlik yaptım, ardından yemeğimi fırına verdim ve hızlıca duş aldım. Planım yemeğimi yedikten sonra Asır’ın evine uğrayıp biraz kafa dağıtmak ve Tuana’yı kontrol etmekti. Kalabalık ortamlardan hoşlanmıyordum ama bir kadeh bir şeyler içsem belki daha iyi uyuyabilirdim bu gece, ya da uyduruyordum… Alkolle aram iyi değildi. Genelde uzak dururdum çünkü ne zaman alkol alsam daha çok üzülüyordum ama bazen tam tersi etkiyi de yapıyordu bu yüzden bir kumar oynayacaktım sanırım bu akşam. Yarınki dersler umrumda değildi. Eğer babam üzerine olan her şeyi bana bıraktıysa kendi eğitimimi kendim çok rahat karşılardım. “Hayır Reva. Bu sen değilsin,” dedim bir an duştan çıktıktan sonra, aynadaki buğuya karşı. Havluya sardığım başımı avuçlarımın arasına aldım ve gözlerimi kapattım.

Bir. İki. Üç. Dört. Beş. Altı. Yedi. Saymaya devam et. Nefes al, ver. Sekiz. Her şey yolunda. Dokuz. Ailem artık bana karışamaz. On. Babamı ben öldürdüm. On bir. Fransa kızıl saçlı bir kadına benziyor.

Ne yaptığımı bile anlayamadan saç tarağımı arkamdaki aynaya fırlattım o an. Aynanın ortasında koca bir kırık oluşurken fırça yere düştü, bense korkudan çığlık attım ve başımı korudum kollarımla. Ağlıyordum titreyerek. Sıcak su iyi falan gelmemişti. Belki de yardıma ihtiyacım vardı, gerçek ve profesyonel bir yardıma… Eğer bu devam ederse bırak başkalarını, kendime bile yardım edemezdim. Fakülteden atılırdım. Zararlı alışkanlıklar edinmeye yatkındım, sigara bunun kanıtıydı. Ya da alkole yaslanmak isteyişim… Hiçbiri ben değildim. Bu kararların hiçbiri gerçekten Reva’ya ait değildi.

Sabrım olmadığı için saçlarımı düzleştirdim kuruttuktan sonra. Ardından gözüme kalem çektim, rimel sürdüm. Üzerime boru paça koyu bir kot pantolon, kemer, kısa kollu siyah bir bluz giymiştim omuzları düşük… Halka küpelerimi taktım. Ucu sivri, topuklu çizmelerimi giydim. Partiye gelenler çok daha ince, çok daha az giyiniyordu bu kara kışın ortasında bile ama benim olmayan özgüvenimin kaldırabileceği maksimum buydu. Olmayan özgüven. Eskiden vardı. Kafam karışırdı sadece giyeceklerim konusunda… Sanırım insan bir erkek evladından hoşlanmaya başladığında kendini yeterli görmemeye başlıyordu. Ama o görmüştü beni, değil mi? Karşısında çırılçıplak kalmıştım ve bana vücudumu sevmeyi öğretmişti. O zaman neden kötü hissediyordum şimdi?

“Çünkü aynı çocuk sana ayrıca başkalarıyla görüşmenin eğer bir anlamı yoksa sorun olmayacağını söyleyen bir gavat!” diye bağırdım aynaya karşı odamdaki ve ceketimi de alıp aşağı indim. Bir tabağa yaptığım kabaklı ve kıymalı yemekten koydum biraz, yanına da yoğurt ekledim ve mutfak masasına oturup atıştıran yağmuru izlemeye başladım.

“Biriyle görüşüp konuşup sevişip nasıl bir şey hissetmeyebilirsin? Şeytan mısın sen gerçekten nesin ya?” Tadım kaçmıştı. Yemeğimi bitiremiyordum. Önüme bıraktım tabağımı ve kollarımı göğsümde bağlayarak sandalyeme yaslandım. “Nasıl inanabilirim ki sana?” Yalan söylemek için çok fazla sebebim vardı ve haklıydım. Manipüle ediliyordum ve kurtulmanın tek yoluydu yalan söylemek, ancak bu şekilde kendimi koruyabilirdim değil mi?

Nasıl bir kısır döngünün içine sıkışmıştık böyle? Üç ay bile dayanamıyordum. Üç yıl sürebilirdi de. Eğer izin verirsem daha da sürecek.

Ama unutamıyordum gözlerinde yakaladığım neşeyi. Hasta mıydı bu çocuk? Alaycı bakışlarıyla serseri gülüşünü unutamıyordum, gözümün önünden gitmiyordu yatakta bana sarılışı uyurken bile… Yalnızca bir bedene sarılsa yeter miydi yoksa kim olduğu fark ediyor muydu gerçekten? Benim konumum neydi onun hayatında? Neden eski sevgilisiyle arkadaş gibi takılıyordu ortalıkta, evine girip çıkabiliyordu kız? Arada hâlâ görüşüyorlardı çünkü. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.

Hayatımda Hazar Mers’maar kadar rahat birini tanımamıştım, tabii ki hiçbir şey, hiç kimse gerçekten ona dokunamayacaktı. Eğer ben elimi uzattığımda da dokunamadıysam ona… O zaman kalmak, kendine ihanetti bir yerden sonra.

“Ne kadar düşünürsem düşüneyim sana hak veremiyorum,” dedim tabağımı labaoya bırakıp bir bardak su içerken ayakta. Kafam patlayacak gibiydi. Bu akşamlık bir kadeh bir şey içecektim. “Sana hak vermeyi ne kadar istiyorum biliyor musun?” Pencereden dışarı bakıyordum sanki oradaymış da beni duyabiliyormuşçasına…

Televziyonum açıktı ve arkada Gatlin’in I Think About You All The Time şarkısı çalıyordu. Şarkının sözlerini dinlerken gözlerimi devirdim ve su bardağını da lavaboya bırakıp çıktım mutfaktan. “Ben yazdım bu şarkıyı herhâlde…” Ardından televizyonu kapatıp çıkmak için kumandayı elime alıp kırmızı düğmeye bastım, tam o sırada biri de zilimi çalmaya karar vermişti.

Kim olabilirdi ki?

Kapıya yaklaştığım an delikten baktığımda göğsümde bir anda patlak veren korkuya engel olamadım. Annem. Annem gelmişti. Kulağını kapıya yasladı ve tıktıkladı bu sefer de kapıyı. “Reva!” diye seslendi bir kez daha zile basarken. “Aç kapıyı!”

Kilidi çevirio kapıyı açtım ve şok içerisinde “Ne işin var senin burada?” diye sordum anneme. Sorabildim, ya da… Bana tokat atmadan hemen önce.

“Kendine gel!” diye bağırdı suratıma doğru, içeriye girip karşıma dikilirken. Üzerinde bir kürk ve elinde marka çantası vardı, topuklu çizmeleriyle. Elim yanağımda, yediğim tokadın şokundaydım. “Çabuk bir çanta hazırla, İstanbul’a gidiyoruz. Hadi. Araba evin önünde. Daha fazla vakit kaybedemeyiz.”

Yutkunmaya çalıştım ardı ardına ama gözlerimi başım savrulurken diktiğim boşluktan çekemiyordum. Bunu fark etmiş gibi elimi yakaladı ve aşağı indirdi annem, ancak o zaman öfkeden ve yaşlardan alev alev yanan gözlerimi çevirip de yüzüne bakabildim. “Sen delirdin mi?” diye sordum sakin bir sesle. “Ben gelmiyorum. O adam ne halt yediyse cezasını çekiyor!”

“Reva beni çıldırtma!” diye bağırdığında annem, sanırım ilk defa onun bu çileden çıkmış hâlini görüyordum çünkü zincirlerimi koparmıştım.

“Ya bu evden çıkıp gidersin, şimdi,” dedim yanağımın acısı tüm yüzüme yayılmışken, ceketimi ve çantamı alarak kapıya yürürken çizmelerimle. “Ya da yarın ilk iş ben mahkemeye gidip suç duyurusunda bulunurum. Emin ol babam hakkında da konuşurum. Çıkarken kapıyı çek de çık.” Ardından kapıdan dışarı çıktım şemsiyemle.

“Reva, ben senin annenim—“

“Evet, annemsin!” diye bağırdım o an dayanayarak dönerken. Öyle bir bağırmıştım ki tüm mahallede yankılanmıştı sanırım sesim. “Evet,” dedim, ağlamak istemiyordum ama ağlıyordum. “Annemsin. Bakacak hastaları olduğundan bir kez olsun üzerimi örtmeyen, doğum günlerimde hep aynı bilekliğin farklı versiyonunu alan çünkü isteklerime dair hiçbir şey bilmeyen, beni sadece babamın kızı olduğum için kızı kabul eden annem!” Pervaza yaklaştım karşısına dikilmek için. “Kendini kandırma Nazlı. Sen beni bile babamın kızı olduğum için seviyorsun. Sen doğurmasaydın da yine maksimum bu kadar severdin, zorunluluktan o da. Yine babamın gözüne girebilmek için. Bu fark etmesi ne kadar acı bir şey bir evlat olarak biliyor musun sen? Sana diyorum ki o adam benim babam değil, aynı senin gibi sadece yönetmek ve mahvetmek istiyor hayatımı! Beni sürükleyip diz çöktürdü, kalp rahatsızlığının genetik olduğunu bilmesine rağmen söylemedi bana metresinden öğrendim, gözünün önünde kalp krizi geçirdim hiçbir şey yapmadı izledi sadece ölmemi! Ölmemi bekledi anne! Bir baba bunu evladına yapabilir mi?”

“Ne sen benim annemsin, ne o benim babam… Ben kendi annem de babam da olurum bundan sonra. Zaten hep tek başımaydım. Hep yalnızdım,” dedim bakışlarımı kaçırırken. “Sakın bir daha yanıma gelme. Bana kızım deme. Arama beni, mesaj atma. Eğer rahatsız edersen sana yemin ederim, sırf itibarını yok etmek için o sosyete magazin dergilerine röportaj verir her şeyi anlatırım! Sadece mahkemeye gitmekle kalmam! Duyuyor musun beni?” Annem ağlamıyordu bile. Hayır… Ağlamıyordu. Düşmanıyla tartışıyormuş gibi alev alev yanıyordu gözlerinin içi. Beni parçalamak istiyordu.

Evlatlık olmayı diledim o an. Eğer kanından, canından olmasaydım bir noktaya kadar anlayabilirdim bu soğukluğunu ama hayır… Benim annem sadece hastaydı. Teşhisi konulmamış bir hasta.

Onun yerine ben gitmiştim yıllarca terapiye, ben içmiştim onun ilaçlarını.

Sakinleşmeye çalıştım birkaç saniye, nefes almaya… Ardından döndüm ve çıktım bahçeden. Nereye yürüdüğümü bilmiyordum… İşlek bir caddeye çıkarsam taksi çevirebilirdim ama önce kendime gelmem gerekiyordu. Bu hâlde partiye falan gidemezdim.

Telefonum çalmaya başladığında Hazar’ın adını okudum ekranda, sessize alıp cebime sıkıştırdım ardından. Şu an onu görmek istemiyordum.

Caddeye çıktığım an bir taksi çevirip Asır’ın sokağının adını verdim ben de, yaklaşık on dakika sonra evin önünden gelen müzik sesini dinliyordum indirdiğim camdan. Ücreti ödeyip indikten sonra bahçe kapısından girmek için zile bastım ama bahçe kapısı açıktı, içeri girdiğim ansa bu havada havuza atlayıp çıktığı an donanları gördüm; şaşkın bakışlarla attım adımlarımı evden içeri. Evin kapısı da açıktı.

Işıklar kapalıydı, yerine belli köşelere aydınlatıcı LED lambalar asmışlardı ve herkes gruplar hâlinde kendi köşesinde içip takılıyordu. Salonun ortasındaki koltuklardan biri artık orada yoktu ve yerine koca bir bilardo masası gelmişti, Asır arkadaşlarıyla oynuyordu ve birçok insan da onlara tezahürat yapıyordu. Bahçe kapısı açıktı, havuzdan çıkanlar havlulara sarınıp köşede kuru kıyafetlerini giyiniyorlardı. Şişme, pembe bir flamingo ve birkaç hayvan daha vardı havuzda… Sanırım buhar, havuz ısıtmalı olduğu için çıkıyordu. Bunun, Asır’ın kız kardeşinin doğum gününden çok daha farklı bir parti olduğunu hemen anladım; bir kere yaş kitlesi daha büyüktü ve herkes çoktan sarhoş olmuş gibi görünüyordu… Geç mi kalmıştım?

The Weeknd çalıyordu müzik olarak. Bir çocuk DJ setini getirmişti ve yemek masasının üzerine kurmuştu, etrafında insanlar vardı sürekli ritimle oynayışına göre tezahürat yapan… Eğleniyor gibi görünüyorlardı.

Bir köşeye geçip Tuana’yı aradım ben de ve açmasını bekledim. “Alo?” diye bağırıyordum telefona, çağrı yanıtlandığında. “Tuana? Asır’ın partisindeyim, geldin mi?”

“Aa sen mi geldin kız?! Yaa ben hâlâ çıkamadım evden,” dediğini duydum mızmızlanarak, arkada bir şeyler karıştırıyordu. Sanırım kıyafet seçiyordu hâlâ. “Of! Yarım saate oradayım, bekle beni!”

“Tamam tamam,” diye mırıldandım gülerek, ardından aramayı sonlandırdım. Ekrandaki bir cevapsız aramaya, Hazar’ın numarasına bakakalmıştım. Beni neden aramıştı ki? Muhtemelen özlediğini söyleyecek ve yanına gelmemi isteyecekti. Eğer telefonunu açarsam buradan çıkıp onun yanına gideceğimi biliyordum, sesini duymam yeterliydi… Bir akşam olsun tek başıma kalmak istiyordum kendi isteğimle. Yani, ondan başka bir yerde… Bunu yapabilmeliydim. Bu kadar bağımlı olamazdım.

Ama kanım kaynamaya başlamıştı çoktan damarlarımın içinde. Ona gitmek istiyordum.

“Reva! Gelmişsin!” diyerek üzerime atılan sarışın, Asır’dan başkası değildi o an ve neredeyse dikkatimi dağıttığı için ona teşekkür edecektim.

“Geldim tabii,” dedim neşeli bir sesle, sırtını sıvazlayarak. Ardından geri çekildim ve yüzüne baktım. Takside kontrol etmiştim, makyajım akmamıştı ağlarken. Neyse ki su geçirmez makyaj ürünleri kullanıyordum. “Tuana gelmemiş ama daha…”

“Yaa,” dedi gülerek, bir şeyler içtiği belliydi. “Gelsene, bilardo oynuyoruz.” Başıyla masayı iaşret etti. “Şans meleğim olarak yanımda durabilirsin, fena kaybediyoruz şu an.”

Gülümsedim bir bilardo masasında arkadaşlarını çağıran çocuklara, bir de Asır’a bakarken. “Eee… Tamam…”

“Sana içecek bir şeyler bulalım ama,” dedi o an Asır, parmak şıklatıp bir arkadaşına işaret ederken. Bütün içecekler ve yiyecekler köşelere stoklanmıştı. “Ne içersin? Bira? Votka-kola?”

“Fark etmez.”

“Gel bakalım…” Belimden hafifçe ittirdiğinde beni bilardo masasına yönlendirdi, ardından “İçeceğini alıp geliyorum hemen,” diye mırıldandı beni arkadaşlarının arasında bırakarak. O sırada bir çocuk pozisyon almış, atışını yapmaya çalışıyordu. Hiç de bilmiyordum bilardo… İki saniye telefonumu çıkartıp ChatGbt’ye sorsam fark ederler miydi?

Birkaç saniye sonra Asır elinde büyük, plastik bir bardakla geldiğinde “Al bakalım,” dedi elime tutuşturarak. “Gin, lime, biraz tuz, biraz tonik, biraz özel şurubumdan… Mideni rahatsız etmeyecek, en mantıklı karar buydu.”

Kahkaha attım o an bir yudum alırken, beni düşündüğü çok belliydi. “Teşekkür ederim.” Ve hazırladığı kokteylin tadı çok iyiydi.

“Eeee hadi oğluuum sıran geldii!” diye bağırdı bir an ıstakayı elinde tutan esmer çocuk, bembeyaz dişleriyle gülümseyerek Asır’ın yanına gelirken ve o an masanın etrafında toplananlar tezahürat yapmaya başladılar. Bir adım geri çekildim kokteylimi yudumlarken ben de istemsizce otuz iki diş gülümsemeye başlamıştım. Çok eğleniyorlardı gerçekten de. Asır’ın ne kadar çok arkadaşı vardı böyle… Belki de partiler o kadar da baş ağrıtan, boş işler değildi. İnsanlar sosyalleşiyordu sonuçta bu şekilde. Haftanın stresini atıyorlardı.

Kokteylin yarısını içmişken Asır’ın takımının kazanmasıyla bir anda çığlıklar havada uçuşmaya başladı, ben anlayamamıştım bile kazandıklarını. O an Asır çığlıklar atarak bana sarıldı ve belimden tutup beni kaldırarak havada döndürmeye başladı, arkadaş olduğumuz ve bana yardımı dokunduğu için bir noktaya kadar ondan rahatsız olmuyordum ama yine de böyle bir hareket beklemiyordum ondan. Kokteylimi dökmemeye çalıştım sadece yeniden ayaklarım yere değene kadar. “Tebrik ederim,” dedim ardından gülümsemeye çalışarak.

“Sen gerçekten şans meleğim olabilir misin ya?” Asır otuz iki diş gülümsüyor, arkadaşının fıçıyı adeta patlatarak ağzına kadar doldurduğu bira bardağına uzanıyordu o sırada. Koca bir yudum aldı, yarısına kadar içti tekte. Bu kadar içebildiğini de bilmiyordum.

Öylece dikildim o an, otuz iki diş gülümsedim sadece. Bir köşe bulup Tuana’yı beklemeye devam etmek istiyordum sadece sakince ama o an partiden içeri giren, sırılsıklam olmuş şahıs dikkatimi dağıttı. Nereden tanıyordum ben bu çocuğu?

Kalabalığı inceleyerek, birini arıyormuşçasına ilerliyordu. Bir anda kalbim göğsümü dövmeye başladı yeniden, o sırada Asır’ın üzerime eğildiğini gördüm ve ne yaptığını anlayamadım ama onu göğsünden ittirdim ve bir adım geriye attım. Dikkatini çekmiştim bu sırada kalabalığı yaran şahısın, buraya ait gibi görünmüyordu…

Ve hatırladım. Tuana’nın torbacı flörtüydü bu. Mahkemede yargılanıp hapse atılmamış mıydı? Burada ne işi vardı? Neden buradaydı?

Beni gördüğü an gözbebekleri büyüdü sanki, bir anda üzerime doğru adımlarını hızlandırmaya başladığında dönüp önüme bile bakmadan kalabalığın arasında ilerledim. Çığlık atmaya başladım omzumun üzerinden dönüp baktığımda üzerime doğru koştuğunu anladığım an. Beni kolumdan yakaladığı gibi salonun diğer ucuna fırlattığında bir kalabalığın üzerine düştüm, tam da o sırada müzik sesi kesildi.

“Ne yapıyorsun kıza lan?!” diye gürledi biri, üzerine gelen çocuğu da başka bir tarafa fırlattı o an Gürkay. Kalabalık bir anda duvarlara doğru sıklaşmaya başlamıştı, böylece ona yer açılmıştı resmen.

Birinin ayağı sırtımı zedeleyerek altımdan çekildiğinde tamamen yere düştüm o an, avuçlarımın üzerinde kalktım ağrı içinde ayağa. “Senin burada ne işin var?!”

“Üzerime attığınız iftiranın hesabını sormaya geldim!” diye bağırdı, hayır, hırladı resmen üzerime doğru. “Nerede senin o piç sevgilin? Nerede lan Tuana orospusu?! Neredeler söyle!” Elinde bir kelebek bıçak vardı yaklaşana salladığı, kuduz köpek gibi bakıyordu etrafa. Bir şey kullandığı belliydi. Onları arıyordu. Aleyhine ifade verdikleri için miydi? Ben de ifade vermiştim.

Bir anda daha da delirerek üzerime saldırdığında arkamdaki kalabalığın üzerine çıkacak olsam da kaçacaktım ki bir el, onu boğazından yakaladığı gibi kalabalığın üzerine fırlattı resmen ve herifin elindeki bıçak bir yere savrulurken, kendi de başka bir kalabalığın üzerine düştü. Üzerine düştüğü insanlar kalkarak kaçıştılar o an, bense kadrajıma giren geniş omuzlara bakakaldım şok içerisinde. Hazar. “Neden telefonunu açmıyorsun sen?” diye tısladı omzunun üzerinden dönüp suratıma, ardından ilerleyip ayağa kalkmak üzere olan Gürkay’ı ensesinden tuttuğu gibi kapıya doğru ittirdi. “Yürü lan! Yürü orospu çocuğu!”

Kalabalık kapıya doğru yarıldı o an alan açmak istercesine onlara, Gürkay kafasını eğmiş “Belanı sikeceğim senin dışarıda!” diye bağırıyordu dönüp dönüp ama kapıya doğru koşturuyordu ve hareketlerinden korkusu okunuyordu. Hazar’sa peşinden rahat adımlarla ilerliyordu. Kapıyı açtı birisi korkarak. Gürkay kapıyı açana “Bö!” diye bağırarak çıktı kapıdan, bağırdığı çocuk çığlık atarak çömelmiş ve gözlerini kapatmıştı bir anda. Hazar’sa arkasından kapıyı sertçe çarptı.

Bir anda fısıldaşmalar başladı o an sessizliğin içinde, ne yapacağımı bilemeyerek titreyen ellerime hakim olmaya çalıştım; birisi “E hadi müzik devam!” diye bağırdıktan yalnızca birkaç saniye sonra salon yeniden yıkılmaya başladığında kaçmak için bir delik aradım. Tuvalet. Tuvalete kilitleyebilirdim kendimi.

Biri arkadan kolumu yakaladığı an çığlık attım o an, koridora kaçmaya çalışıyordum. Panik hâlinde çektim kolumu tutuşundan ve dönüp uzaklaştım ondan. Asır’dı. “Reva!” dedi müziğin içinde sesini duyurmak için. “İyi misin?!”

“Y-Yalnız kalmam lazım.”

Koridora dönüyordum, tam karanlığa dalacaktım ki merdivenlere çıktı ve “Odamda yalnız kalabilirsin,” dedi başıyla yukarıyı işaret ederek. Hiç düşünmeden merdivenlerden yukarı koşturmaya başladım ben de.

Üst katta kimse yoktu. Asır kapısını kilitlediği bir odanın anahtarını cebinden çıkarıp açarak içeri geçti ve ışığı açtı, ardından bana göstererek anahtarı masanın üzerine koydu. “İstersen ben çıkınca arkandan kapıyı kilitleyebilirsin, kimse rahatsız etmez. İyi misin sen? Bir yerine bir şey oldu mu?”

“İyiyim,” dedim belimi ovalarken, yalnızca ağrım vardı ters düştüğüm için. “Hazar ne yapacak dışarıda ona? Polisi aradınız mı?”

“Ben arayacağım şimdi. Merak etme,” diye mırıldandı endişeli bir bakışla. Ardından yatağını işaret etti. “Uzanabilirsin istersen. Bir şeye ihtiyacın olursa ara.” Eliyle cebini yokladı. Telefonunu kontrol ediyordu.

“Tamam… Teşekkür ederim.”

Dudakları düz bir çizgi hâlinde, başını salladı Asır ve kapıya doğru döndü ama aklına bir şey gelmiş ve kendini tutamamış gibi bir anlığına kapatıp açtığı mavi gözlerinin ardından baktı bana. “Şu an bunu konuşmak için uygun bir zaman olmayabilir Reva ama yine de şimdi söylemezsem söyleyemeyeceğim… Aşağıda yanımda durduğun için teşekkür ederim, sayende özgüvenim arttı da son eli kazanabildim. Gerçekten şans meleğimsin, biliyorsun değil mi?”

Gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez. Neyden bahsettiğine dair bir fikrim yoktu şans meleğim derken. Yalnızca orada öylece dikilerek Asır’ın oyununa iyi gelmiş olamazdım değil mi? Ya da benden hoşlanıyordu ve onu kast ediyordu… Ah…

“Beline sarılıp seni öyle çevirince de çok mutlu oldum, dünya üzerindeki en mutlu insan falandım aslında o sapkın çocuk partiye dalana dek,” dedi Asır, elini ensesine atmış ve bakışlarını kaçırmıştı. Sanırım utanıyordu. Sarhoş olmasına rağmen. “Eğer rahatsız ettiysem öyle sarılarak…”

“Sorun değil,” dedim daha fazla devam etmesini istemediğim için. Bu işler nasıl oluyordu ya da olmayacağı nasıl izah ediliyordu bilmiyordum ama. Ben erkekleri sadece rencide ederek yollamayı ve bir de… Bir de Hazar’ı biliyordum. Hayır diyemediğimi.

Asır başını salladı dalgınca, ardından gözlerimin içine baktı. “Bana bir şans veremez misin?”

Yapamam.

Hazar hayatımda olduğu sürece bir başkasının düşüncesi bile rahatsız ediyordu beni, belki de bu yüzden Hazar hiçbir zaman benim sevgimi anlamayacağını ama bırakmayacağını da söylemişti. Bellki de, gerçekten de, beni hiç bırakmayacak ve dünyanın sonuna kadar gelecekti peşimden… Ama beni seçmeyecekti de. Benim birini seçmemi istemeyecekti. Öylece var olacaktık birbirimizin hayatlarında, hiçbir şey olacaktı her şeyken. Bu ne kadar aşağılık bir şeydi böyle? Nasıl istediği bu olabiliyordu? Sevginin son basamağı o insanı bırakmak değil miydi halbuki olmayacağını anladığında? O zaman Hazar gerçekten bencil, kötü bir adamdı. Zehir gibiydi dili. Şeytanınki kadar tatlıydı da… Keşke dizim yatsa ve hiç kalkmasaydı gerçekten de. Akşam çöktüğünde döndüğü ev ben olsaydım. Beni seçseydi. Ama beklemek, beni seçmesini sağlamayacaktı. Hiçbir şey bunu sağlayamazdı ve zaman bana bunu öğretmeye çalışıyordu.

Şimdi hayır, desem, konuşmak ve görüşmek istemediğimi söylesem haftalar sonra dayanamayıp bir gün kapımda belirir ve bana çiçek aldığını söyler, mutfağa girip akşam yemeğini hazırlamak için kollarını sıvardı sanki. Hayat hakkında sohbet eder, bir şeyler izler ve sevişirdik. Uyurduk sonra. Ertesi gün olduğunda fark ederdim yine, dank ettiğinden, aslında hiçbir şeyin değişmediğini ve hiçbir zaman değişmeyeceğini… Çünkü ya bir bildirim gelirdi telefonuna, ya biriyle konuşurken görürdüm onu ya da bir başkasını arabasında, ya da sınırlardan bahsederdi ben ona açılmaya çalıştığımda ve kaybolurdu birkaç gün daha ortalıktan.

Daha net görebiliyordum artık.

“Belki, başka bir zaman,” diye mırıldandım Asır’a karşı, tek bir hücrem bile onu sevmiyorken. “Uzun bir süre ilişkilerden konuşmak bile istemiyorum Asır… Çok fazla şey oluyor hayatımda.”

Anladım, dercesine başını salladı önce. Ardından kapıya doğru hareketlendi bir kez daha, kapıyı kapatmadan önce “Arkadan kilitle istersen, rahatsız etmesinler,” diye mırıldandı ve kapıyı kapattı.

Ben de ışığı kapattım ve yatağının kenarına oturdum o an, karanlıkta. Aşağıdan gelen sesleri duymamaya başlamıştım bir süre sonra kafamın içinde kopan fırtınadan. “Annem zaten yoktu ki, neye üzülüyorsun anlamadım ben,” diye mırıldandım yatağa yatıp tavana yansıyan ışıkları izlemeye başladığımda, pencereden. “Tuana—“ Ardından birden doğruldum belimin ağrısına rağmen yatakta ve ayağa kalktım. Koşarak ilerledim kapıya, kilidi çevirdim ve kapıyı açtım ama kapıyı açtığım an beni çevreleyen karanlık bir gölge yürüdü üzerime ve korkuyla geriye attım adımlarımı.

Hazar içeri girdi, kapıyı kapattı arkasından. Korkudan kesik kesik almıştım bir an nefesimi, o çocuk döndü sandığımdan… Hazar’ın gözleri karanlıkta bile görebildiğim bir öfkeyle kavruluyordu o an. “Reva, o telefon neden açılmıyor?”

“Müsait değildim,” dedim beklemeden, sertçe yutkundum.

“Eğer açsaydın sana o piç kurusunun kefaletle salındığını ve dikkat etmeni söyleyecektim. Sense çoktan ilk dalacağı evdeki partiye gelmişsin.” Endişe miydi sesindeki? Benim için endişeleniyor muydu gerçekten?

“Nasıl?” Yanağımın içini dişledim bir an. “Nasıl salınabilir? Üzerinde maddeyle yakalandı, torbacılardan biri değil miydi?”

“O değilmiş, sadece kullanıyormuş. Geri zekâlı bütün parasıyla madde aldığı için üzerinden o kadar çıkmış o akşam,” diye açıkladı elini saçlarından geçirirken. “Polis aldı götürdü yine. Bu sefer çıkamaz.”

Alnımı sıvazladım. “Umarım…”

“Ne yapıyorsun burada?” Etrafa baktı. Oda karanlık olmasına rağmen pencerelerden gelen bahçedeki ışıklar sayesinde aydınlıktı da aslında bir bakıma… Bir erkeğin odası olduğu çok belli miydi? Sanırım duvarlardaki NBA posterlerinden ve duvara asılı potadan belliydi. “O hacı şakirin odası mı burası?”

“Ne?”

“Herif o kadar beyaz ki sabun gibi,” diye geveledi bir an ağzında, kendimi tutamasaydım muhtemelen kafamı geriye atarak bir kahkaha patlatırdım. Evet, Asır sarışın ve oldukça beyaz tenli bir çocuktu… “Reva, gel seni eve bırakayım.”

“Benim Tuana’yı bulmam lazım,” diye mırıldandım bakışlarım kapalı kapıya değerken. Nasıl olduğunu kontrol etmeliydim. Ayrıca buraya gelmesi tedavi sürecini nasıl etkileyecekti bilmiyordum bile.

“Reva—“

“Konuşmak istemiyorum.” Adımlarım kapıya ilerledi o an, kolunu çevirip açacağım sırada Hazar’ın elinin koluma yaslandığını hissettim ve beni çevirip sırtımı kapıya yasladı o an, elim kapının üzerinde kalmıştı zayıf bir tutuşla. “Konuşmak istemiyorum dedim.”

“İyi misin?”

Neden? Neden bunu soruyordu ki şimdi? En çok sorması gerekenlerin sormadığı yerde… Neden Hazar soruyordu bu soruyu bana? Nasıl cevap verebilirdim ona? Başım dik, gözlerimi yüzüne çıkardım ve nasıl bir cevap beklediğini anlamaya çalıştım benden. “İyiyim,” dedim boğazımı temizleyerek. “Ne dememi bekliyorsun?”

“Neden soğuksun?”

“Ben hep soğuk bir kızdım,” diye mırıldandım bakışlarımı kaçırarak.

“Hayır ama böyle… Bir yabancıyla konuşuyormuşsun gibi.”

Öyle değil misin? Dudaklarımı ıslattım bakışlarımı yüzüne çıkarırken. Biraz daha böyle kalırsak bir şeyleri başlatacağından neredeyse emindim, onun için nerede olduğumuz önemli değildi. Karşı karşıya geldiğimiz an bir şeyler yıkılmaya başlıyordu içimizde ve sonrasında toz dumana katılıyordu etrafta. “Sana öyle geliyordur,” diye cevapladım bu sefer inandırıcı bir sesle.

“Reva—“

“Reva Reva Reva!” diye bağırdım bir an durduramadığım, yüksek bir sesle. Ellerim iki yanımdan havalanarak göğsünü ittirdiler. “Ne var Reva? Ne Reva’sı? Ne Reva’ymış ya! Ne istiyorsun sen benden ya?!”

Hazar bir adım geri sendeledi, onu tüm gücümle ittirmiştim ama istemese kımıldamazdı yerinden. Sanki onu hareket ettiren gücüm kuvvetim değil, sözlerimdi o an. Hazar cevap vermedi, sadece aralanmış dudakları ve ilginç bir şeymiş gibi yüzümü inceleyen gözleriyle öylece bakıyordu bana.

“Ne oldu? Susasın mı tuttu şimdi?” Üzerine doğru bir adım attım ve tekrar ittirdim onu, yeniden bir adım geri gitti. “Kafayı mı yedin sen? Nasıl bana sorabilir misin iyi misin diye?! Sence iyi olabilir miyim ben?!” Beynim karıncalanıyordu sanki kafamın içinde, kafatasımı hissedebiliyordum sanki. Aklıma hayalime sığmayan şeyler geliyordu gözlerimin önüne, kötü ihtimaller silsilesi. Canlanıyordu kafamın içindeki kurtçuklar yine. Kemirmeye başlamışlardı bir yandan… Bu sefer daha güçlü, daha aç, daha fazlaydılar.

“Babam mirasını bana bırakmışmış, kafede çalışmasam da olurmuş artık oh süpermiş… Aynen!” Ellerimi savurdum etrafta, bir an sakinleşmek için gözlerimi kapattım ve yüzümü sıvazladım ama kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlamıştı yine her atışta. “Ya ben ne yaptım sen biliyor musun?! Adamı öldürecekler onlar ellerinde! Ben verdim onların eline kozu! Ne kadar kirli çamaşırı varsa dökülecek ortaya… Yaşatmazlar…” Nefes almak güçtü yine. “Babamı ben öldürdüm Hazar!”

“Reva, sakinleş—“

“Annem de gitti,” dedim ellerimi yüzümden çekip gözlerimi boşluğa dikerken. “Gelmiş… Bir kere ya, bir kere… Nasılsın kızım diye sormuyor… Ne oldu da yaptın demiyor… Neden yaptın Allah seni kahretsin diyor sadece… Git düzelt yediğin boku, diz çök, af dile diyor!”

“Asla—“

“Ya bir dur sen de!” diye bağırdım bu sefer de, bana doğru bir adım attığı an ellerimi kaldırarak geri çekilirken. Mesafeye ihtiyacım vardı. Ben hiç iyi olamayacak mıydım? Hem zavallı bir kalp mi atacaktı göğsümde de böyle nefessiz kalacaktım? Neden oksijeni ciğerlerime çekmek bu kadar zordu her gün? Ben nasıl babamı öldürdüğümi bilerek yaşayacaktım? Nasıl gidecektim Verona’ya içim rahat? Annemin sözleri… Kafamın içinde yankılanıyordu şimdi. Hayırsız, korkunç bir evlattım ben… Biz birlikte bir takımdık ve ben ihanet etmiştim sırf kendi hayatımı kurtarmak için… Ya annem haklıydıysa, babam her şeyi benim için yaptıysa ve benim yaptığımın adı da sadece nankörlükse…

“Benim nefes,” dedim o an, ağır ağır çökerken göğsüm aldığım nefeslerle ama ciğerime oksijen giriyormuş gibi hissetmiyordum. “Almam lazım…” Üzerimdeki ceketi sıyırdım, çıkarıp attım yere o an ve saçlarımı çektim yüzümden. “Ne yaptım ben? Nasıl affedecekler beni?” Kollarımı çitilemeye başladım ellerimle o an. Kızarıyordu tenim avuçlarımın altında. “Nasıl… Nasıl çıkacak bu lekeler… Yaklaşma!” Hazar’a bana yaklaştığını anladığım an öyle bir bağırmıştım ki boğazım acımıştı. “Sakın gelme yanıma! Şeytan!” Kaşımaya başladım bu sefer kollarımı. Ovalayarak çıkmıyorsa, kazıyarak çıkaracaktım. “Nasıl yaşayacağım ben?..”

“Reva,” dediğini duydum Hazar’ın o an, öyle kadife gelmişti ki sesi kulağıma gıdıklanmıştım resmen… Ona baktığımda hafifçe eğilmiş, ellerini havaya kaldırmıştı benden sana zarar gelmeyecek dercesine ama ben kafasının üzerindeki boynuzları görebiliyordum. Tırpanı neredeydi? Nerenin cehennemiydi burası? Neden bu kadar sıcak olmaya başlamıştı? Alevler neredeydi?

“Reva şu an panik atak geçiriyorsun, bir şeyler daha var belli,” dedi Hazar sakin bir sesle. “Lütfen yaklaşmama izin ver.”

“Def ol! Def ol yaklaşma bana avazım çıktığı kadar bağırırım!”

“Reva kendine gel! Sen yanlış hiçbir şey yapmadın!”

“Yaptım!” Burnumu sildim, gözyaşlarım akıyordu çenemden aşağı. Gıdıklıyorlardı boynumu. “Ben bir katilim… Babamı öldürdüm. Parasını çaldım. Annemi delirttim. Ben yaptım. Korkunç bir insanım ben,” diye fısıldadım gözyaşlarından bulanıklaşan gözlerimle görmeye çalışırken ama her yer karanlıktı. Tek ışık aralık pencereden geliyordu. Eğer yeterince hızlı koşarsam… Eğer koşup pencereyi açarsam ve atlarsam… O zaman kurtulabilirdim bu histen. O zaman biterdi bu acı ve suçluluk duygusu. “Sana da yazıklar olsun,” diye fısıldadım o an nefes alışverişlerim bir anlığına rahatladığında. “Sen de beni hiç sevmedin Hazar.”

Ardından koşarak pencereye atıldım ve kolunu çevirip tamamen açtıktan sonra kafa üstü aşağıya atladım.

Yorumlar

10. EVE DÖNMEK

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.