VİTAL BULGULAR
VİTAL BULGULAR
13. KAPALI KAPILAR
6.020 2003

NEREDEYSE BIR YIL SONRA
Neredeyse bir yıl olacaktı.

“Ben kesin kalıyorum komiteden, kesin abi kesin!” diyerek odaya giriş yapan Tuana’ya kulaklıklarımı çıkararak kulak kesildim o an. Belya’yla kendimize kütüphanede sessiz odalardan birini ayarlamıştık, kapı kapalı olduğu sürece içerideki ses dışarıya çıkmıyor ve dışarıdaki de içeri girmiyordu. “Ne yapacağım hiç bilmiyorum gerçekten… Bu sene çok zor.” Çantasını ve kabanını sandalyelerden birinin üzerine attı Tuana. “Sizin sınavlar nasıl geçti?”

“Şu Farmakoloji’den geçeyim lokma dağıtıyorum okulun önünde. Bir o kaldı zaten,” diye mırıldandım kalemi bırakıp geriye yaslanırken. Kollarımı ve sırtımı esnetiyordum, çok yorulmuştum. “Gerisi iyiydi benim galiba.”

“Kızım seninle kim nasıl yarışsın?” Belya seslice bir neferdi lafı devralarak. “Sabahın 5’inde uyanıp ders çalıştığını öğrendiğimden beri umudumu kaybettim ben.” 

“Ne?” Tuana şokla ellerini masaya dayadı ve üzerime eğildi. Fal taşı gibi açılmış gözleriyle suratıma bakıyordu. “Oha şaka mı?”

“Sadece ders çalışmıyorum, yoga falan da yapıyorum,” diye mırıldandım elimi saçlarımdan geçirirken. Düzleştirmiştim bugün. Son zamanlarda düzleştirmeye başlamıştım yine yazın bitişiyle… Daha kolay oluyordu başa çıkması. Ne ara bırakmıştım doğal hâlini kullanmayı hatırlamıyordum aslında… Artık o kadar da takmıyordum bir şeylere. Antidepresan işe yarıyordu.

“Tamam süper insan,” dedi Tuana o an elini havada sallayıp yanındaki sandalyeyi çekip otururken. “Akşam Asır’ın kız kardeşi Esin parti veriyormuş sınavların bitişini kutlamak için caddedeki mekânlarında. Az önce karşılaştım, sizi de davet etti.”

“Bu da torbacı abisinin ardından itibar yapmaya çalışıyor kendine,” diye homurdandı Belya elini kaldırıp sabır çekerken. “Ne meraklı bunlar da ailecek partiye… Ne biçim ailesi var bunun ya? İnsan biraz kızarır bozarır, hâlâ parti peşinde…” Sonra boşluğa daldı bir an kaşlarını çatarak ve bir bana, bir de Tuana’ya baktı. “Hoşuna mı gidiyor abisinin itibarı yoksa? Kullanıyor mu lan bu kız acaba?”

“Yuh kızım!” Tuana girdi araya. “Ayda yılda bir üç kelimeden fazla ediyorsun onda da kızın arkasından demediğini bırakmadın… Doğum günü ya o yüzden. Ayrıca Esin tatlı bir kız.”

Yutkundum. Bugün 10 Kasım mıydı? O zaman yarın 11 Kasım’dı. Telefonumun ekranına dokunup tarihi kontrol ettim o an. Sınavların telaşından aklıma bile gelmemişti. Aklıma gelseydi ne yapacaktım ki zaten? Kekin üzerine mum dikip pencere kenarına mı bırakacaktım? Saçmalıktı.

İyiydim. Bu noktaya gelebilmek için çok çabalamıştım ve başarmıştım sonunda. Bir rutinim vardı beni disipline eden, günlerim gecelerime karışmış değildi… Derslere girmeden mutlaka çalışmış oluyordum konulara, ortalamam yeniden yükselmişti. Boş vakitlerimde yüzmeye gidiyordum ve sahilde yürüyüşlere çıkıyordum. Taşınmıştım, daha küçük ama temiz ve yeni bir daireye… Bir apartman dairesine. Babamdan haber yoktu ama ölseydi haberimiz olurdu. Annemse bir daha iletişime geçmeye çalışmamıştı benimle o günden sonra…

Bütün yaz evde kalıp TUS çalışmıştım. Çalışmak iyi geliyordu. Sabah uyanıyordum, duş alıp kahvaltımı ediyordum ve masanın başına oturuyordum. Bir buçuk saatlik periyodlarla ara vererek akşam yemeği vakti gelene kadar çalışıyor, ardından yemeğini hazırlayıp yiyor, biraz daha çalışıyor, belki arada kafamı dağıtacak bir şeyler izliyor ve ardından uyuyordum… Nasıl oluyordu bilmiyordum ama bu hareketsizliğin arasında birkaç kilo kaybetmiştim. İştahım yoktu eskisi gibi. Sanırım yaşananların stresi vücudumdan atılmamıştı hâlâ. Bir süredir hayatta kal modundaydım.

Otopilot ayarı açıktı bedenimin ve aklımın.

“İstemiyorsan tanışmak, sorun değil bu arada hiç… Sadece çok ısrar etti ve iyi bir arkadaşım, kıramadım o yüzden bahsettim sana,” diye mırıldanıyordu Tuana o öğleden sonraki sınavdan çıktığımızda. “Spiderman seviyor. Lego koleksiyonu falan var… Böyle evinde uslu uslu oturup bilgisayar oyunu oynayan bir çocuk, hiç kötü alışkanlığı yoktur.”

“Tanışalım dedim ya Tuana, anlatmana gerek yok… Tanışınca ben anlarım.”

Sınavlar da bitmişti. Belki de yeni birine şans vermenin tam zamanıydı. Sonuçta birini aşmanın son adımıydı değil mi başka birine şans vermek? Bir yıl olmuştu, her şeyi kafamda defalarca kez döndürüp durduğum gecelerin ardından sonunda kabullenmiştim gerçeği ve sakinleşmiştim artık. Hem tanışmaktan ne zarar gelirdi ki? Arkadaşımın arkadaşıydı… Bir yabancıyla tanışmak beni korkutmuştu hep bu yüzden bahaneler bulurdum kaçmak için ama arkadaşımın arkadaşıyla tanışmak güvenli geliyordu. İhtiyacım olan şeydi.

O akşam Esin’in partisine gitmek yerine yürüyüşe çıktım ve sahildeki bir kafeye oturup kendime bir kupa cappuccino aldım. Barista resmen kazan büyüklüğünde bir kupayla vermişti kahveyi, gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırarak kupayı almıştım tezgâhtan ve dışarıda bir masaya oturmuştumtek başıma. Bu kadar kahveyi nasıl içecektim ki? Ziyan olacaktı.

Tuana’nın mesajının ardından bahsettiği arkadaşının beni Instagram’dan eklediğini fark ettim gelen bildirimle. Ediz. Adı Ediz’di. Profil fotoğrafından hiçbir şey anlaşılmıyordu. Ona attığım isteği beş dakika içinde kabul etti. Bu sabah bir hikâye paylaşmıştım Instagram’da, sokakta gördüğüm gözleri değişik bir kedinin fotoğrafını çekmiştim. O hikâyeyi yanıtladı anında.

E: Aa benim kedime benziyoor
E: fotoğraf

Aslında denizi izlemek için gelmiştim ama telefonuma gömüldüm o an. Gerçekten de fotoğrafını çektiğim kedi onun kedisine benziyordu. İki kedisi vardı anladığım kadarıyla ve İstanbul’daki aile evindeydi ikisi de. Bir ablası vardı doktor olan o da… Paragraflarca cevap veriyordu yazdığım her şeye. Çok hoşuma gitmişti. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan garson önümdeki bitmiş bardağı aldı ve “Kapatıyoruz,” diye homurdandı somurtuk bir suratla. Ancak o zaman gece yarısı olduğunu fark ettim, etrafta benden başka kimse kalmamıştı.

Eve döndüğümde ona iyi geceler diledikten sonra uyudum ve telefonumun ekranındaki 11 Kasım tarihini görmezden gelmeye çalıştım ama rüyâlarımda ziyaret ediyordu beni. Telepatik bir şekilde iletişime geçebiliyor olma ihtimali var mıydı? Seni gerçekten çok özleyeceğim Reva. Nasıl bu kadar net hatırlayabilirdim yüzünü, bir yıldır görmediğim hâlde? Ya sesini? Hayır, hayır… Dikkatimi dağıtmalıydım. Başka bir şey düşünmeliydim, onu değil. Her şey kafamın içinde bitiyordu ne de olsa.

Sabah 5 alarmından birkaç dakika önce uyandım yine güne. Yirmi beş yıl önce bugün doğdun. Doğum günün kutlu olsun sevg— Hayır. Reva, hayır.

13. BÖLÜM
“KAPALI KAPILAR”
Memyself&vi, Autopilot

Neden burada olduğumu bilmiyordum ama buranın iyi bir fikir olduğunu düşünmüştüm, halka açık ve kalabalık bir yer… Böylece bana bağıramayacaktı belki de. Bu muydu sebebi? Hayır, sebebi bu değildi… Korkuyordum sadece yalnız başıma yüzleşmeye onunla. Eğer etrafta insanlar olursa yalnız hissetmeyeceğim. Neden Belya ve Tuana’ya söylememiştim ki? Onlar yanımda olurlardı. Ama onlara söyleyememiştim işte… Önce ben yüzleşmeliydim sanki.

Telefonum sürekli titreşirken paltomun cebinde, gözlerimi kapatıp yutkundum ve derin bir nefes alarak kafeden içeri girdim. Ellerim uyuşuyordu ben ilerledikçe. Ne garipti, beni bu duruma sokan annemle buluşacak olmam değildi aslında… Cebimde titreşip duran telefonumdu. Gelen mesajlardı beni tedirgin eden… Ama biliyordu. Bugün annemle görüşeceğimi biliyordu. Az önce cevap vermiştim ona.

Annem cam kenarında bir masada tek başına oturuyordu ve önünde bir yudum alınmış bir fincan kahve vardı. Hiçbir şey söylemeden karşısındaki sandalyeyi çekip oturduğumda masaya yasladığı ellerini indirdi ve sırtını sandalyeye yasladı. Üzerinde gri rengi bir ceket-etek takımı vardı ve marka çantasını masanın üzerine koymuştu, kabanını ise katlayıp yanındaki sandalyeye asmıştı. Bu kafeden nefret ettiğini söylemesine gerek yoktu.

Yutkunarak yüzüne baktığım sırada garson bir şey isteyip istemediğimi sormak için masaya uğradı, sade bir fincan filtre kahve sipariş ettim. Ardından ellerimi kucağımda birleştirdim ve tırnaklarımla avuç içlerime işkence etmeye başladım. Annemin kızıl kahve gözlerinin içine bakıyordum benimkilere benzeyen, ilk o konuşmalıydı çünkü o beni buraya çağırmıştı.

“Geldiğin için teşekkür ederim Reva.”

Ne bekleyeceğimi bilmiyordum. Babamla ilgili olduğunu düşünmüştüm başta… Olmayabilirdi de… Ameliyat olduğumda nasıl haberi olduğunu bilmiyordum ama üç ay önce evime bir vazo çiçek göndermişti ve notun üzerinde geçmiş olsun dilekleri yazıyordu. Eğer o çiçekleri göndermemiş olsaydı muhtemelen buraya gelmezdim.

“Ben… Aradan geçen bir yılın ardından çok düşündüm kızım. Bana anlattıklarını, söylediklerini kafamda birleştirdim ve hiçbir şeyle başa çıkamadığımı fark ettiğim noktada da… Destek almaya başladım,” diye mırıldandı, o sırada garson kahvemi önüme bırakıyordu. Gözlerini sık sık benden kaçırıp masanın üzerinde ovaladığı ellerine dikiyordu annem. Gergin görünüyordu. “Aylardır alanında uzman bir terapistle birlikte çalışıyoruz. Daha iyi olduğumu düşünüyorum. Bu sebeple kızımı görmek istedim tekrar.” Yutkunduğunda kurumuş rujlu dudaklarını birbirine bastırdı ve gözlerimin içine baktı. “Senin için başladım tedaviye Reva. Sana bu kadar zarar verdiğimin farkında değildim, beni gerçekten hayatından çıkaracak kadar… Annen olmayı beceremedim. Bu yaşta öğrenmeye çalışıyorum en başından,” diye mırıldanırken gözleri dolmuştu.

Biraz su içti. “Ama bilmeni istiyorum ki… Benim annem de benim gibiydi. Aşık olduğu babamın peşinden ayrılmaz, bir dediğini iki etmezdi ve o evlilikte babam işkence etti anneme, yine de ayrılmadılar. Benim gördüğüm sevgi buydu. Bana öğretilen sevgi buydu. O yüzden aşık olduğum adamla bir şekilde evlendim, boşanacağımızı düşünmedim bile… Düşüncesizce, istiyor muyum iyi bir anne olabilir miyim bilmeden bir çocuk getirdim bu dünyaya ve sorumluluğunu almasam da olur sandım. Boşandıktan sonra paramparça oldu hayatım, inandığım sistem çökmüştü… Kendimi kaybettim. Kendimi kaybettiğimi fark ettiğim noktada dönüp baktığımda, kızımı da kaybetmiştim. Böyle olsun istemiyorum Reva, bu durumu düzeltmek istiyorum,” dediğinde yanaklarımı ısırıyordum, acıdan gözlerim dolmuştu. Ya da annemin sözlerinden… “Seni hayal kırıklığına uğrattım kızım, beni affet. Senden başka hiçbir şeyim, kimsem yok bu hayatta. Gözüme uyku girmiyor aylardır… Eğer bana bir şans daha verirsen, seninle anne olmayı geç de olsa öğreneceğim. Eğer bana bir şans verirsen seni dinlemeyi, olduğun gibi sevmeyi öğreneceğim kızım.” Masanın üzerinden uzanarak kucağımdaki ellerimden birini aldı iki elinin arasına. “Kızım, lütfen bana bir şans ver.”

Babamı Vasilyevlerin elinden kurtarmak için dilenmeye geldiğini düşündüğümden vereceğim cevabı az çok kafamda belirlemiştim aslında, konusunu açtığı an ya da sinyalini aldığım an kalkıp gidecektim masadan ama bahsettiği şey çok başkaydı… İyileşmeye çabaladığından bahsediyordu. Benimle olan ilişkisini düzeltmek istediğinden. Daha önce hiç böyle bir isteği olmamıştı, sesli dile getirmemişti bile hastalığını… Daha önce hiç destek alması gereken bir yanlışlık olduğunu düşünmemişti kendisinde ama işte, paragraflarca konuşmuştu karşımda ve babamın adını ağzına almamıştı bile. Bahsi geçmemişti.

“Sana bir şans verirsem, nasıl ilerleyeceğiz?”

Gözleri parıldadı bir an, gözünden akan yaşı sildi hızlıca kahve fincanının yanındaki mendille ve burnunu çekti. “Sen nasıl istersen… Arada böyle ufak ufak görüşür, sohbet ederiz. Derslerinde zorlanırsan yardımcı olabilirim mesela. Sesini duymak için ararım, beş dakika konuşuruz… Bakarsın yaz tatiline çıkarız mevsimler değişince, ana kız bir Avrupa’yı gezeriz ha? Ne dersin?”

Dudaklarımı birbirine bastırdım, göğsümden yükselen ağlama isteğine engel olamıyordum. Zaten son zamanlarda çok ağlıyordum, ağlamaktan bir gözüm mikrop kapmıştı ve ilaç bile kullanıyordum… Daha fazla ağlayamazdım. “Neden olmasın,” diye mırıldandım annemin gözlerindeki ışığı gördüğümde, bir anda o kadar mutlu oldu ki… Onu en son babamlayken bu kadar mutlu görmüştüm. Belki de ona olan sevgisini başka bir yere yönlendiriyordu artık terapiyle.

Annemin yanından ayrıldıktan sonra arabaya atladım ve kızların konumunu attığı mekana sürdüm. Babamdan gelen paranın birazını kullanarak kendime ikinci el, sürüşü güvenli bir araç almıştım bu yüzden son zamanlarda bir yerlere gitmek daha kolaydı. Kızlar da bunu bildiklerinden, en azından Tuana; beni her yere çağırıyordu. Bir keresinde dağın tepesine çıkıp oradan güneşin batışını izlemiştik, Tuana oradan güneşin göründüğünü çünkü bu hafta bulutların alçaldığını söylemişti ve haklıydı da. Güneşi görmek iyi gelmişti. Güneş. Tabii. Güneşti ama güneş işte. Sadece güneş. Başka bir şeyin aklıma gelmesine izin vermiyordum.

Ediz’den gelen mesajları kontrol ettim kırmızı ışıkta.

E: Aşkım geçtin mi? (16.28)

E Aşkım? (16.35)

E: Bitti mi? (16.41)

E: Nasıl geçti? (16.55)

Ona annemin yanından kalktığımı ve kızların yanına gittiğimi haber veren bir mesaj gönderdikten sonra arabayı park etmek için bir yer aradım sokakta. Ediz’i de çağırmıştım aslında ama her zamanki gibi bir bahanesi vardı evde kalmak için. Tuana haklıydı, gerçekten de uslu uslu evde oturup oyununu oynayan bir tipti… Öyle ki onu dışarı çıkarmak çok zordu. Bir buçuk aydır görüşüyorduk ama ilk haftadan ilişkinin adını koymak istemişti, ben de bu netliğinden hoşlanmıştım. Zaten hoşlandığım nesi varsa gözüme sokmuştum bak bu çok hoşlanılabilir bir özellik diye. Onu görünce çarpılmışa dönmemiştim. Kalp atışlarım yanında değişmiyordu. Evinin kapısının önünde stresten ölmüyordum. Bir köpeği yoktu, hatta hayvan tüyüne alerjisi vardı bu yüzden kedileri ailesiyleydi. Ama tatlı bir çocuktu. Benim için banyodaki dolabına makyaj temizleme suyu ve pamuk koymuştu, pembe bir diş fırçası almıştı. Televizyonundaki dizi-film izleme platformlarında benim adıma hesap açmıştı. Birlikte bir diziye bile başlamış hatta bitirmiştik. Akşamlarım onun evinde geçiyordu çoğunlukla.

“Ooo bu ne güzellik!”

Daha kapıdan içeri girmiştim ki, ortadaki masaya kurulduklarını gördüm kızların. Tuana el sallayarak ıslık bile çalmıştı ki Belya elini indirip bizi utandırıyorsun bakışı attı kıza ters ters. Burası bir nevi pub-club karışımı bir yerdi ve müziğin sesi yüksekti, o yüzden sorun yoktu.

Gülerek kabanımı çıkardım ve sandalyeye oturdum. “Teşekkür ederim, siz de çok güzel olmuşsunuz…” Tuana’nın üzerinde sarı, saten bir elbise vardı ve sarı ışıltılar attırdığı saçlarını dalgalandırmış, parıltılı bir makyaj yapmıştı. Belya’nın üzerinde dantelli gotik bir bluz, düşük bel bol bir kot ve ucu sivri topuklular vardı. Göz kalemi çekmişti yine ve dolgun dudaklarına parlatıcı sürmüştü sadece. “Eee, ne seçtiniz bakalım kokteyl olarak?”

“Ben diyorum ki şu ejder meyveli acı votkalı olandan söyleyeyim,” diye cevapladı Tuana hemen heyecanla, kokteyl menüsüne uzandım önümdeki ve açıp seçeneklerimi değerlendirmeye çalıştım ama sürekli titreyip duran telefonum dikkatimi dağıtıyordu.

Belya menüye bakmamıştı bile, sigara içiyordu geriye yaslanmış. “Ben gin’li ekşi bir şey alırım.”

“Siparişlerinizi alabilirim hazırsanız efendim,” diyerek garson geldi yanımıza o an ve masanın üzerindeki mumları yaktı. Tuana bahsettiği kokteyli söyledi, Belya kendi kendine istediğinitarih etmiş ve garsonun önerisini kabul etmişti. Benimse bir fikrim yoktu. Mideme dokunmadığını bildiğimden gin’le hazırlanan kokteyllerinden birini söyledim.

“Eee kızlar, dökülün bakalım… Önce ilişkisi olan anlatsın!”

Yanaklarımın içini ısırdım o an, ardından gülümsemeye çalıştım Belya’nın sigarasına uzanırken. Arada bir tane içiyordum. Stres olduğumda ya da başka bir histen… Bilmiyordum. Bazen bir tane yakıyordum işte. “Ne anlatacağım ki? Daha bir buçuk ay oldu.”

“Valla her gün berabersiniz, ben bilmem,” dedi Tuana ellerini kaldırarak. “Anlat bir şeyler. Nasıl gidiyor?”

Nasıl mı gidiyordu?

Doğrusunu söylemek gerekirse bir şeyler yanlıştı. Vücudum çığlıklar atıyordu bir şeyler yanlış diye ama parmakla gösteremediğimden, kuruntu yaptığımı düşünerek geçiştiriyordum aklımda. Kafada kurmayı severdim ben ne de olsa… Üstelik düzgün bir çocuktu karşımdaki, negatif düşüncelerimin ve acabalarımın ilişkimi mahvetmesine izin veremezdim. Hayatımda ilk defa bir sevgilim vardı ve iyi biriydi. Çok iyiyse camii diksin tamam, cennete gitsin tamam, derdi Belya kesin ona bahsetseydim… Bu yüzden ağzımı açmıyor, savuşturuyordum genelde bu soruları. Bir şey anlatmıyordum. Hem bir ilişki, iki kişi arasında yaşanırdı değil mi? Öyle herkese her şey anlatılmazdı.

“Sen biraz yorgun musun bugün Reva?”

Tuana’nın sorusuyla ana döndüm o an, iki saattir oturuyorduk ve ben ikinci kokteylimi bitirmemeye çalışıyordum çünki antidepresan kullandığım için alkol biraz sakıncalıydı bana. Ne konuşulduğunu bile dinlemiyordum o an masada… Boğazımı temizledim ve gülümsedim. “Ben bir tuvalete gideyim,” diye mırıldandım sandalyemi çekip kalkarken ve kaçtım resmen kızların yanından.

Tuvalet boştu ve bir boy aynası vardı. Üzerimde uzun kollu, dar, siyah, mini bir dümdüz elbise vardı. İnce siyah bir çorap ve rugan topuklu çizmelerimle giymiştim. Eğer Ediz beni böyle görseydi muhtemelen elbisemin kısalığına laf ederdi. Aslında başta hoşuma gidiyordu ama sonra fazla gelmeye başlamıştı laf çarpıtmaları… Ben vücuduma yakışanı giyiyordum, bir yerim açıkta da değildi. Ne giyeceğini bilen biriydim ben. Neyin yakıştığını… Ama koruma içgüdüsüyle öyle söylediğini biliyordum bu yüzden gülüp geçiyordum sadece.

Tuvalette beş dakika yalnız kalıp kendimi toparladıktan sonra kızların yanına dönmek istemedim önce, bu yüzden bara uğradım ve bir bardak su istedim. Bar sandalyelerinden birine kalçamı yaslamış, suyumu ufak ufak yudumluyordum bir el ters dönerek önümdeki masaya tık tık yaptığında. Suyu yudumladığım gibi bardağa geri püskürttüm ve öksürerek kaldırdım başımı o an karşımdakini görmek için.

Üzerinde siyah, ince bir kazak ve siyah, kumaş pantolon vardı. Kemer takmıştı. Kolundaki saati her zamanki saatiydi. Saçları kısalmıştı… Aynıydı. Hâlâ aynıydı. Karnımdan yukarı tırmanan his kaynıyordu her geçen saniye, kusacaktım onu. Midem bulandığı için değil. Çok özlediğim için.

Kehribar rengi gözlerine baktım sık kirpiklerinin arasına bir çift elmasmış gibi yerleştirilen, öylece izliyordu yüzümü. Herhangi muzip bir sırıtış, tebessüm… Hiçbir ifade yoktu. Sanki birazdan cüzdanınızı düşürdünüz hanımefendi deyip bana cüzdanımı uzatacak ve arkasını dönüp gidecekti.

“Anya Taylor Joy’a benziyorsun,” dedi hepsinin yerine.

Yutkundum. Boğazım kurumuştu daha az önce su içmiş olmama rağmen. Kafamın içinde New West’in Those Eyes şarkısı dönmeye başladı o an. Ne zaman denk gelse şarkı listemde, değiştiriyordum aklıma onu getirdiği için ama listeden çıkarmıyordum da.

“S-Söylerler,” diye mırıldandım ne diyeceğimi bilemeyerek. Ne diyecektim? Beni hatırlıyor muydu? Hiç de hatırlıyormuş gibi davranmıyordu. Test ediyor olabilir miydi? Unutmuş muydu her şeyi? Ne zaman dönmüştü Fransa’dan? Hayatta olduğuna o kadar sevinmiştim ki mutluluktan uçacaktım orada kanatlanıp… Ya da alkoldü bana hayal gördüren.

Gözleri kısıldı bir an Hazar’ın, elini bar tezgâhına yasladı. “Daha önce tanışmış mıydık?”

“Hayır,” dedim. “Sanmıyorum.”

“Neden bana öyle bakıyorsun o zaman?”

Yutkundum sertçe. Nasıl bakıyordum ki? “Nasıl bakıyormuşum?”

“Ruhumu içine çeker gibi,” diye mırıldandı Hazar bu sefer de ifademi incelerken, sanırım yalnızca şüpheleniyordu ve anlamaya çalışıyordu. “Seni gördüğümde tanıyor olduğumu hissettim. O yüzden peşinden girdim bu mekâna,” dedi gözlerini etrafta gezdirerek. “İki saattir masadan kalkmanı bekliyorum, arkadaşlarının yanından. Nihayet yalnız kaldın.”

“Öyle mi?” Yanaklarımın içini ısırdım. Ağlamak istemiyordum. “Neden arkadaşlarım varken gelmedin ki?”

“Rahatsız etmek istemedim sizi, bir de kumral arkadaşın çok kötü bakıyordu zaten…”

Belya. Yani Belya, Hazar’ı görmüştü ama bana bir şey söylememişti. Söylemesi iyi miydi… Benim bir ilişkim vardı. Tabii ki söylemezdi. Sonunda önüme bakıyordum gerçekten.

“O öyle biraz, sert bakar,” diye mırıldandım dudağımın kenarını ısırarak. Ardından dünyanın en saçma cümlesini kurdum suratına dank diye. “Benim hayatımda biri var.”

Hazar’ın kaşları havalandı, bakışlarını kaçırdı bir an ama hızlıca toparlayarak baktı bana. “Ah, öyle mi… Bilmiyordum.”

“Nasıl bileceksin ki,” diye mırıldandım gülümseyerek. “Öyle,” dedim ardından. Derin bir nefes aldım. “Ben artık arkadaşlarımın yanına geçeyim…” Yutkundum. “Sana iyi akşamlar.”

“Sana da iyi akşamlar Reva.”

Bir an omzumun üzerinden dönüp şok içerisinde baktım yüzüne. Damarlarımda akan kana kadar donmuştum. “Adımı nereden biliyorsun?”

“Arkadaşların konuşurken duydum tuvalete kalktığımda,” diye mırıldandı kadife bir sesle, elini ensesine attı ardından. “Rahatsız olduysan kusura bakma. Ağzımdan çıktı öyle.”

“Sorun değil.” Döndüm ve masaya ilerlemeye zorladım ayaklarımı. Lanet. Olasıcalar. Yürüyün! Tutunarak oturmuştum sandalyeme, ellerim titriyordu. Tuana da, Belya da bir an ne konuşuyorlarsa bıraktılar ve bana baktılar.

“Ne oldu kızım hayalet mi gördün?” diye sordu o an Tuana ama Belya kimi gördüğümü anlamış gibiydi, alnını ovaladı ve omzunun üzerinden dönerek Hazar’ın masasına baktı.

Dudaklarımı ıslattım dilimle, ardından masaya bakmaya başladım. Elim kalbimdeydi. Bu kadar uzun bir süre bu kadar hızlı atması benim için iyi değildi. “Hazar burada.”

“NE?!”

Tuana o kadar bağırdı ki o an, bir an mekandaki herkesin dönüp bize baktığını düşündüm ama neyse ki müziğin sesi çok yüksekti ve masalarda konuşulanlar ne kadar sesli olursa olsun biri yaklaşmadığı sürece duymuyordu. “Kızlar, siz ödeyin ben IBAN’a atarım,” dedim kabanımı giyinirken. Bir yandan da Ediz’e çıktığımın mesajını yazıyordum.

“Gidiyor musun?” diye sordu Tuana. “Tamam o zaman… Otur beş dakika daha Ediz alsın seni. Alkollüsün hem, araba süremezsin.”

Ediz oyununun başındaydı ve tahmin ettiğim gibi “Gelip seni alayım aşkım,” demek yerine “Bana mı gelirsin yoksa eve mi geçeceksin?” diye sordu. Ona cehennemin dibine gideceğim yazmak istedim o an ama cehennemin dibi Hazar’ın evi gibi bir şeydi kafamın içinde ve metaforlarla şu an kafamı daha fazla bulandıramazdım. Eve gitmemeliydim… Erkek arkadaşımın yanına gitmeliydim. Eğer onunla konuşamayacaksam, bütün hayatımı paylaşamayacaksam bir ilişkinin değeri neydi ki?

“Ben taksiyle geçeyim, ters zaten burası onun evine,” dedim o an masadan kalkarken ve kızlara elimle öpücük atıp kalktım masadan. Kapıya çıktığım an şansıma önümden geçen taksi el hareketimle durmuştu. Yaklaşık on dakika sonra Ediz’in apartmanının önünde indim, dairesinin ışıkları yanıyordu. İki kat çıktım yukarı asansörle, kapı ziline bastım. Daire 6’ydı. 7 değildi ya da 11… Ama başka birçok işaret vardı Ediz’de, benim için doğru insan olduğuna dair. Mesela ikimizin de en sevdiği süperkahraman aynıydı. İkimiz de kalabalık ortamlardan çok hoşlanmıyorduk. Onun en sevdiği sayı 4, benim 7’ydi ve hatta 7 + 4 diye bir şarkı listem bile vardı… Eskiden basketbol oynuyordu profesyonel, forma numarasıydı. İlk arabalarımız aynıydı rengine kadar, her ne kadar o şimdi değiştirmiş olsa da… Sonra… Başka… Gavat değildi?

Ediz kapıyı açtığında tam içeri girecektim ki “Orada çıkar,” dedi bir an, gülümseyerek. İçeriyi gösterdi kolunu kaldırarak. “Temizlik yaptım da.”

Neredeyse gülecektim ama topuklu çizmelerimi dışarıda çıkardım, ardından elime alarak içeri girdim ve uzanıp yanağına bir öpücük kondurdum. Çizmeleri ayakkabılığına bırakmış, içeri geçmiştim. Evini toplamış hâli bile dağınıktı ama seviyordum bu hâlini. Bana benziyordu. Benim de çok eşyam vardı. “Bu kadar güzel olduğunu bilsem eve kilitlerdim seni ya,” dedi arkamdan gelirken. “Ya da ben de gelirdim yani mekana…”

“Ama sen gelmeyeceğini söyleyince sadece kızlarla çıktık, o yüzden sonradan gelemezdin,” diye mırıldandım kendimi koltuğuna atarken. Dışarıda yağmur başlamıştı yine. İçimde kötü bir his vardı.

Ediz’in üzerinde gri bir eşofman ve beyaz, baskılı bir tişört vardı. Ellerine beline yasladı tepemde dikilerek, kaşlarını çatmıştı. “Senin moralin mi bozuk?”

Aslında hep sorardı bana bu soruyu ve her seferinde hayır derdim çünkü cevap hayır’dı ama bu sefer evet’ti cevap. Kendimi cesaretlendirdim ona anlatabilmek için… Ne de olsa ne kadar kendini anlatırsan, o kadar güçlendirirdi bu ilişkini değil mi? “Bozuk aslında.”

“Ne oldu?” Yanımdaki yastığı kucağına alarak kolunu koltuğun arkasına attı ve bana doğru dönerek oturdu.

Yutkundum o an. Kucağımdaki ellerime baktım tırnaklarımla oynarken. “Ben… Birini gördüm. Hani sana anlatmıştım ya, geçen sene ilişki gibi olan ama aslında ilişki olmayan bir şeyler yaşamıştım biriyle. Sonra iletişimi kesmiştim onunla.”

Ediz’in çenesini sıktığını fark ettim bir an yutkunurken. “Hm-hm,” diye mırıldandı başını sallarken. Devam etmemi bekliyordu.

“Onunla karşılaştım mekanda. Ayaküstü birkaç dakika konuştuk—“

“Ne?” Bir an anlamamış gibi odağını başka bir yere kaydırdı, gözlerini kırpıştırdı ve çatık kaşlarının ardından kızgın bir ifadeyle bakmaya başladı bana. “Ne demek konuştunuz? Neden konuştunuz?”

“Çünkü bir şeyler sordu—“

“Ne soruyor ya?” Hayırdır dercesine doğrulmuştu koltukta. “Ne konuşabilirsin ki onunla daha Reva? Neden konuştun onunla?”

“Ne yapsaydım? Görmezden mi gelseydim Ediz?—“

“Evet!” Sesi yüksek değildi ama hayret edercesine konuştuğundan, ses tonunda bir hiddet gizliydi.

“Ona hayatımda biri olduğunu söyledim—“

“Ama konuştun,” diye kestirip attı o an. “Bravo.” Güldü kendi kendine, başını kaldırıp pencereden dışarı, yağmura bakmaya başladı. O kadar gerilmiştim ki ellerim uyuşmaya başlamıştı, kalp atışlarım çığrından çıkmıştı yine. Sürekli yutkunuyordum. “Söz verdim kendime bir daha bu duruma düşmeyeceğim diye ben…”

“Ne durumu Ediz? Ne yapmışım ben?” Biraz geriye giderek ona döndüm koltukta. Üzerimdeki elbiseye baktıkça daha da sinirleniyordu sanki. “Neden böyle tepki verdiğini anlamıyorum şu an…”

“Ya ne yapacaktım Reva? Tebrik edip bir sonraki karşılaşmanıza çanak mı tutacaktım? Ne bekliyorsun şu an benden anlamıyorum!” Ayağa kalktı Ediz, gerilmişti iyice. Elini saçlarından geçirdi birkaç kez. Bana bakmıyordu. “Ben duş alacağım bir.”

Ardından içeri gitti.

Elimi göğsüme yasladım. Derin derin nefesler alıyor, yere bakıyordum. Bu kaçıncıydı? Bu kaçıncı sıkışmasıydı kalbimin? Neden bunu yaşıyordum ben? Ediz iyi bir çocuksa ben neden bu kadar kötü hissediyordum yanında? Sanki yalvarıyordum yine birine beni sevmesi için. Şakaklarımı ovaladım bir süre. Su sesi kesilmiyordu bir türlü. Ne kadar daha sürecekti duşu bilmiyordum ama eve gitmek istiyordum artık. Ama kalırsam ve birlikte uyursak düzelirdi belki her şey… Geçen sefer tok geldiğim için bana yemek yapamamıştı, bu sefer isteseydim yapar mıydı? Ona tanıdığım diğer tüm erkeklere tercih edeceğimi söyleyebilir miydim onu? Her birinden daha iyi bir insandı sonuçta tanıdığım…

Ediz duştan çıktığında suratı kaskatıydı ve bir süre bir şey konuşmadık. Sonra hiçbir şey olmamış gibi birlikte bir film izlemeye başladık. Blackjack. Daha önce izlemediğim için beni zorbaladığı filmlerin bir listesi vardı ve her seferinde bir başkasını açıyorduk ama neden birlikte geçirdiğimiz akşamları iki saatlik filmlerle harcıyorduk konuşmak yerine, bilmiyordum. Sanki ilişkinin adını koyduktan sonra bir mankene dönüşmüştüm kolunda, beni insanlara gösterebildiği ve anlatabildiği etten kemikten bir bebek ama iki yüzlü hissediyordum kendimi, arkadaşlarına anlattığı kadar samimi değildik çünkü. İzin vermiyordu onunla bağ kurmama, bana içini açmıyordu… Sorularım havada kalıyordu. Şüphelerimden bahsettiğimde paranoyak gibi hissettiriyordu bana.

O akşam yorgun olduğumu söyleyerek ve sabah okulu bahane ederek döndüm eve taksiyle. Duş alıp yatağa girdiğimde saat epey geçti. Düşünmeden duramıyordum Hazar’ın yüzünü. “Unut artık! Çık!” diye bağırdım yorganı üstüme çekerek. Ardından bunaldım ve yorganı ittirdim bacaklarımla, yere attım. “Çık kafamın içinden! DEFOL!”

Neden ağladığımı bilmiyordum o gece, Hazar’ın bir ilgisi bile yoktu aslında gözyaşlarımla… İçine sığamadığım bir kutuya sıkıştırılmış gibi hissediyordum sadece ve bunu bile bile kendimi sıkıştırmaya çalışmaya devam ediyordum içine. Her şeyim acıyordu. Vücudum bana dur artık diyordu. Nefes alamıyordum. Sürekli telefonumu kontrol ediyordum. Derslere odaklanamıyordum. Hiçbir şey yapamıyordum. Yemek bile yiyemiyordum. Besin değeri anksiyetem geri gelmişti ve korkunç bir şekilde yemek seçiyordum yine.

O sabah amfide ilk dersin başlamasını beklerken Tuana ve Belya içeri girdiklerinde, her ne konuşuyorlarsa beni gördükleri an kestiler ve ikisi de birbirine baktı bir an. Ben de onlara baktım. Ardından Belya ilerleyip kolumdan tuttuğu gibi beni kaldırdı ve “Yürü,” dedi başıyla dışarıyı işaret ederek. “Yürü çabuk çıkıyoruz…”

“Ne oluyor ya?” Çantamla kabanımı son anda alabilmiştim sıradan. “Nereye?”

“Konuşacağız,” dedi o an Tuana daha önce hiç duymadığım bir ses tonuyla. Sert konuşuyordu. Öfkeliydi. Ne olmuştu?

Kabanımın cebindeki telefonum titreşiyordu yine. Kalbim göğsümü dövercesine atmaya başlamıştı göğsümde, kesik eksik alıyordum nefesimi. Belya’nın beni dışarı sürüklemesine izin verdim, fakültenin hemen yanındaki kafenin dışarıdaki masalarından birine oturttu beni ve hemen yanıma çekti sandalyeyi. “Çabuk anlat yoksa yemin ederim elimden bir kaza çıkar Reva.”

“Ne?” Şaşkınlık içerisinde bir Belya’ya, bir de yanımıza sandalyesini getiren Tuana’ya baktım. “Nasıl yani? Neyi anlatacağım?”

“Neden bu hâlde olduğunu,” diye mırıldandı Tuana. “Berbat görünüyorsun. Gözaltı torbalarını ve kırmızı gözlerini görmezden gelemiyorum artık. Üstelik çok zayıfladın, hiçbir şey yemiyorsun. Elin hep göğsünde, ameliyat oldun kızım sen kalbinden… Korkuyoruz bir şey olacak diye sana. Anlatıyorsun Reva. Ne bu hâlin? Çabuk dökül.”

Başıyla Tuana’yı işaret etti Belya o an lafı ağzından aldığını kast edercesine.

Dudaklarımı birbirine bastırdım ve ıslanan bakışlarımı kaçırdım o an yutkunarak. Beni nasıl bu kadar iyi tanıyabilmişlerdi? Nasıl anlıyorlardı? “Bir şey olduğunu düşünmüyorum aslında,” diye mırıldandım. “Yani, bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyorum ama…”

“Tamam işte ne, o?” Belya havaya koca bir soru işareti çizercesine bana baktığında yanaklarımın içini ısırdım ve düşünmeye çalıştım.

“Bilmiyorum,” dedim bakışlarımı kaçırmaya çalışarak. “Kafada kuruyorum bence ama…” Dudaklarımı ıslattım. Ardından anlatmaya başladım. “Aslında her şey bir ay önce başladı, ilişkinin adını koyduğumuz günden sonra. En yakın arkadaşı İdil biliyorsunuz ki. Sürekli onunla bir yerlerde… Dışarı çıkmaya üşeniyor benimle ama İstanbul’dan dönerken kızı Kayseri’ye uğrayıp aldı arabayla. Yolunu iki kat uzattı yani. Bir şey demedim, yakın arkadaşı… Ben daha ne kadar zamandır hayatındayım ki yani sonuçta? Ama mesela, geçen gittiğimiz konserde donmuştuk ya seninle Tuana… Her an, her saniye mesajlaşıyoruz ve her şeyden haberi var. Arabalarla gitmediğimizi biliyordu. Gelip alabilirdi mesela, o kalabalıkta... Neyse,” diye mırıldandım yukarı bakarak. “Bir kere çıktık birlikte dışarı, onda da liseli gibi sinemaya gittik. Wall-e ve Eva legosu almıştı bize, Eva’yı ben yaptım bende kaldı. Çok mutlu olmuştum. Paylaşmıştım Instagram’da tatlı durdukları için. Aynı akşam İdil kendi Wall-e legosunu hikâye paylaştı Instagram’da. Ona da Ediz almış.”

Yutkundum. “Birlikte alışverişe falan çıkıyorlar, benimle çıkmıyor. Ediz bazen sabah ben derse gidince İdil’i evine çağırıp ona kahvaltı hazırlıyor, bazen akşam yemeği… Ben makarna yapmayı teklif ediyorum mesela, diyetine uymadığı için makarna; dışarıdan söylüyoruz ama sonra arkadaşına gidince pizza falan yiyor… Hani diyet? Sürekli şunu yapacağım, bunu yapacağım diyor ama sanki söyleyince yapmış gibi hiçbir şey yapmıyor. Hiç vakit geçirmediğimizi söylediğimde haftaya okulların tatil olduğunu söylemişti geçen bayram tatili için, sonra bayramda ne yaptı biliyor musunuz? Ailesinin yanına İstanbul’a gitti. Bayramlardan nefret ettiğimi ve hep yalnız kaldığımı söylemiştim ona, bu sefer yalnız kalmayacağım umuduyla… Sonra tartıştık. Bilerek yalnız bırakmış beni, okulda sevmediği bir çocuğa not almışım diye.”

“Bir keresinde kahveye çıkarttım zorla, akşam arkadaşlarıyla oyuna gireceğini söyledi sürekli kalkmak istiyordu, iki saat anca oturduk ama ben sorun etmedim çünkü o çok heyecanlıydı. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Akşam arkadaşlarıyla oyuna girmedi, İdil’le kahveye çıktı. İkisinin de evi aynı mahallede ama ilçe değiştiriyorlar kahve içmek için arabayla… Üstelik sandviçinin içinde ne olduğunu bile mesaj atan çocuk nereye gittiklerini ben sorana dek söylemedi bile. Laf da ediyor İdil’le selamlaştığımda bile, bir kere iyi sohbet ettik diye… Aramın iyi olmasını istemiyor sanki arkadaşıyla. Garip hissediyorum. Hiç konuşmuyoruz artık. Sürekli bir film açıyor, dizi açıyor, dışarıdan söyleyip yemek yiyoruz yeme bozukluğumu bilmesine rağmen yapmama izin vermediği için ya da uyuyor ben evine yeni gelmişken bile… Gidip uyuyor biliyor musunuz ben salonda öyle boş boş otururken? Tiktok kaydırıyor yatakta.” Ağlıyordum. Sildikçe akıyordu yaşlar. “Ben yanına gidip yürüyüşe çıkmayı falan teklif edince de uykum var deyip uyuma taklidi yapıyor ama ben salona dönünce yeniden Tiktok kaydırıyor. Duyuyorum sesini. Böyle bir şey olabilir mi ya? Beni hep yalnız bırakıyor. Kendi evinde bile! Ben yalnız bir insan değilim tek başımayken bile ama beni çok yalnız hissettiriyor…”

“Geçen gün okulda oturuyorduk dersten bir arkadaşımla ve onunla. Görmeniz lazımdı, üçümüz de askerlik arkadaşı gibiydik. Sonra İdil geldi ve bana veda bile etmeden öylece kalkıp gittiler. Selam vereceğim giderken diye ring çarpıyordu bana. Sonra ne öğrendim peki? İdil’in çok yakın bir kız arkadaşı gelmiş yurtdışından, onunla tanıştıracakmış Ediz’i… Ben asistanlardan biriyle beş dakika ders hakkında sohbet etsem sırf erkek diye burnumdan getiriyor,” dedim ellerimi yüzüme yaslarken. Cayır cayır yanıyordu yüzüm. “Ayrıca ne alaka ya?! Neden benim sevgilim kız arkadaşının yurtdışından gelen başka kız arkadaşıyla tanışıyor?! Bu kızın da sevgilisi var bir de! Gitsin onu tanıştırsın! Ne gavat çocuk! Yusuf sen tam bir gavatsın böyle ilişki mi olur?!” Sonunda öyle bir bağırmıştım ki kampüste, etraftaki masalar bize dönmüştü. “Bir keresinde kalabalık bir arkadaş grubunun yanına oturduk, nasıl satıyor beni masada… Ama daha o kadar yakın değildik bile. Annesine fotoğrafımı göstermiş, hocasına fotoğrafımı göstermiş, poster falan asacak yakında az kaldı ama biz o kadar yakın değiliz bile! İzin vermiyor bağ kurmama onunla! Yalan gibi geliyor her şey o kadar sahte ki!”

İçini açarsa, bir şeyler anlatırsa sürekli bunun maskülenitesini mi yok edeceğini düşünüyordu gözümde bilmiyordum ama Hazar bana donuna kadar anlatıyordu ve bütün pisliklerine rağmen gözümde en maskülenleri o’ydu. Aksine, bir erkek en çok anlatırken çekiciydi bir şeyleri; zayıflığını, acısını, hüznünü…

“Şimdi sikmeye gidiyorum belasını,” dedi Belya bir an sinirle kalkarak ama Tuana kolundan yakaladı o an ve yerine oturttu.

“Özür dilerim Reva,” dedi Tuana, samimi bir şekilde gözlerimin içine bakarken ellerimi yüzümden çekerek. “Böyle bir insan olduğunu bilmiyordum ben Ediz’in… Yoksa tanıştırmazdım sizi.”

Yani durum çok kötüydü.

Ve daha çeyreğini bile anlatmamıştım.

Harika.

“Galiba benim,” dedim ağzımdan büyük büyük nefesler almaya çalışırken çünkü oksijen bir türlü ciğerlerime girmiyordu. “Ayrılmam lazım… Galiba,” diye mırıldandım. “Ama istemiyorum.” Ellerimle yüzümü kapattım tekrardan. Bir ses koptu boğazımdan sanki savaşıyormuş gibi. “İstemiyorum! İyi bir çocuk…"

“İyiyse gitsin camii diksin,” diye homurdandı Belya. “Sikerim iyiliğini. Çok iyi aynen. O yüzden arkasından kankasıyla aralarında kız döndüler diye araları bozuldu dedikodusu yapıyorlar okuldakiler. Eski sevgilisini de aldatmış mı ne zaten… Kızım senin klasmanın değil ki bu çocuk! Bir kendine gel artık ya söylemeyeyim diyorum ama!” Sandalyesinden kalktı Belya, Tuana’ya döndü. “Sen niye tam tanımadan etmeden tanıştırıyorsun bunları?! Sana mı düştü izdivaçları şimdi gündüz kuşağı programları bitti de!”

“B-ben iyi bir çocuk sanıyordum—“

“Çok iyi ya, insan sarrafıymışsın sen de gerçekten Tuana,” dedi Belya, aldığı için gazı asla susmayacaktı. “O İdil midir nedir de kimi sikiyorsa siksin bir karar versin! Sevgilisi mi kankası ayağına yapışık ikiz gibi dolaştığı kankası mı?! Yeter be! Ne rezil insanlar var ya! Psikolojik istismar lan bu. Kız gıkını çıkarmadı haftalardır içine içine ağlıyordu kim bilir daha neler var anlatmadığı.” Belya çantasını bıraktı ve öfkeli adımlarını dışarı attı o an. “Yok ben belasını sikerim ikisinin de—“

“Hoop.”

Hızla kollarıma sildim gözlerimi o an. O kadar hızlı bir şekilde başıma kapüşonumu geçirip yüzümü çevirmiştim ki, şaşkınlıktan kalp krizi geçireceğimi düşünüyordum. Belya az önce Hazar’a toslamıştı çünkü. Mezun olduğu okulda ne işi vardı bu çocuğun?

“Dikkat,” dedi o an elinde kahvesiyle ellerini kaldıran Hazar, güneş gözlüğü gözündeydi ve her zamanki siyah kabanlarından birini giymişti. Kahvesi dökülüyordu az kalsın ama kurtarmıştı. Belya ne diyeceğini bilemeyerek geri çekildi ve bana baktı, bense çantamla birlikte kalkmış kafenin içine giriyordum çoktan. Kendimi tuvalete kilitleyip kaderime ağlayacaktım.

En azından iki yakın arkadaşım vardı ve annem hayatıma girmek için çabalıyordu yeniden. En azından.

Belya ve Tuana’nın nereye kaybolduğuma dair attıkları mesajlara cevap vermedim. Ediz’e de cevap vermedim. “Sana da yazıklar olsun,” dedim telefona karşı. “Sen de siktir git. Def ol git.” Klozetin üzerinde oturuyordum bir süredir, ayaklarım uyuşmaya başlamıştı. Ne yapacaktım buradan çıkıp gerçek hayata dönerek? Ne yapmam gerekiyordu? Çoktan yapmış olmam gerekeni yapıp devam etmeliydim hayatıma, belliydi işte… Geç bile kalmıştım. Ne Hazar, ne Ediz… Hiçbirine yerim yoktu hayatımda, çünkü onların haytında bana yer yoktu. Hazar beni bir yere koymuyordu hayatında. Ediz’se koyduğunu zannediyordu ama kapının önünde beklediğimin farkında bile değildi bunca zamandır. Anlamıyordu da. Daha kaç kez anlatacaktım? Kaç kez yalnız hissettiğimi, yeterince konuşmadığımızı ya da vakit geçirmediğimizi söyleyecektim? Neden bir şey yapmıyordu? Ben ne ara bu kadar savunmasız konuşmaya başlamıştım onunla? Gardımı fazla indirmiştim ve işte, yine parçalanıyordu hayatım… Sanki biri doğru karar verme yetimi elimden almıştı.

Ben ayrılmak istiyorum, yazıp mesaj attım Ediz’e o akşam kendimi 3 saate yakın tuvalet kabinine kilitledikten sonra eve dönüş yolunda ve telefonumu kapatıp eve döndüm arabayla.

Yorumlar

13. KAPALI KAPILAR

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.