8. BÖLÜM
“DERİN SULAR”
Freya Ridings & Arcane, I Can’t Hear It Now
Madalen Duke, Snakeskin
Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey, Hazar’ın tavanıydı. Yavaşça yanıma doğru döndüğümde bir kolunun karnımın üzerinden bana sarıldığını ve yüzüstü bir şekilde, hemen yanımdaki yastığa başını yasladığını fark ettim. İkimizin de üzerinde bir şey olmamasına rağmen örtünün büyük bir kısmı onun üzerindeydi, bu sayede dün gecenin anılarının aklıma nüfuz etmesi daha kolay oldu.
Yutkunarak gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. “Sen akıllanmazsın Reva,” diye fısıldadım kendi kendime, ardından gözlerimi açıp tavana ve aralık pencereye baktım. Oda iyice serin olmuştu. Saçlarım yeterince kurumamıştı duştan sonra ve üzerimden tır geçmiş gibi hissediyordum. Yine mi ağrı? Saatin kaç olduğunu bilmiyordum ama beynim alarm veriyordu yine, bir an önce eve gitmem gerekiyordu rutinimi başlatabilmek için. Başka bir şey düşünemiyordum. Yanımda huzurla uyuyan Hazar’ı bile.
Ev. Ev. Ev. Eve gitmeliyim.
Üstelik telefonum yanımda değildi bile. Dün babamla tartıştıktan sonra konumumu kontrol edeceğine adım gibi emin olduğumdan, geceyi başka bir yerde geçirdiğimi anlamasın diye bilerek evde bırakmıştım ama şimdi de bildirimlerimi kontrol edemediğim için endişeleniyordum.
Hazar’ın belimdeki kolundan dolayı hareket ettiğimi fark edip uyanmasını göze alarak sağ kolumun üzerinde ona doğru döndüm ve hafifçe yükselerek onun tarafındaki komodinden saatini aldım elime. Saat sabahın 5’iydi. Alarmımın çaldığı saat.
Bir mırıltıyla kolunu daha sıkı bir şekilde belime doladığı an başını da yastıktan kaldırıp boynuma gömdü o an ve bir bacağıyla da bacaklarımı kilitlediğini hissettim, yeniden yastığa başımı koyarken ben. Saati elimde kalmıştı. İnanılmaz. Çıkışımı imkânsızlaştırıyordu. Halbuki benim dönüp ders çalışmam gerekiyordu. Sabahları ders çalışabildiğim için akşamları kafede mesai yapabiliyordum, sabah iyi bir kahvaltı yapabildiğim için öğlen dışarıda yemekten ve para harcamalaktan kurtulabiliyordum; egzersiz yapıyorsam iştahımı açabildiği ve iyi yiyebildiğim içindi… Tüm bunlar önemliydi. Bütün rutinlerim birbirine zincirliydi. Üstelik haftalık programımı uzun süredir kontrol etmemiştim bile, unuttuğum ya da gözden kaçırdığım bir şeyler—
“Yine sabahın köründe gitmezsin herhâlde,” diye mırıldandığını duydum o an Hazar’ın, düşüncelerimin ortasında bir gülle gibi düşerek hepsini paramparça etmişti sesi. Bir saniye önce düşündüğümü hatırlamıyordum bile artık. Tenime karşı konuştuğu için sıcak nefesi boynumu gıdıklamıştı ve boğuk da çıkmıştı, yine kaynamaya başlamıştı bir his karnımın orta yerinde… Bu his… Yeter artık kızım! Doğuracak mısın sen de ne bu his bu his?!
“Gitmem gerekiyor,” dedim boğazımı temizleyerek. Bir. İki. Üç. Dört. Beş. Altı… Yedi? Hazar cevap vermedi. “Hazar,” diye mırıldandığımda bu sefer de, kolunu belimden çekerek sırt üstü dönmüş ve başını yastığına geri yaslamıştı.
“Tamam, tamam,” diye mırıldandı uyku mahmuru bir hâlde, gözlerini bile açmadan. “Tamam gizemli kız, git…”
Neden öyle söylemişti bilmiyordum, ya da söylediği normaldi de bana mı dokunmuştu… Ama üzerimi giyinip yanağına bir öpücük kondurduktan sonra düşünmekten patlayacak bir kafayla köşede uyuyan Parıltı’nın kafasını sevip evinden çıktığımda tamam, git… deyişi zihnimin duvarlarında yankılanmaya başlamıştı bile.
Nerem gizemliydi ki benim? Her şeyim ortadaydı aksine. Ne kadar sıkıcı, asosyal ve anormal olduğum mesela… Fark etmemesinin imkânı yoktu. Eğer gizlediğim, ilgisini çekebilecek bir başka yanım olduğunu düşünüyorsa yanılıyordu. Bir ayçiçeğinin özellikleri belliydi, zaafı Güneş’ti ve yüzünü her zaman Güneş’ten yana dönerdi. Tabii bu denkleme göre Hazar’ı Güneş yapmış oluyordum ama… Yanlış olduğunu söyleyemezdi kimse metaforumun.
Eve girdiğim gibi yeniden duş aldım ve saçlarımı kuruttum, ardından kahvaltımı hazırladım ve bir iki saat ders çalıştım. Kafamı vermeye çalışıyordum ama bir şeyler yanlış hissettiriyordu. Neden kalamıyordum bir sabah da olsa yanında? Birlikte kahvaltı edemiyorduk, neden? Benim yüzümdendi. Benim ve gizemli olduğumu ona düşündüren işlerim… Halbuki tek yaptığım egzersiz, duş, kahvaltı ve ders çalışmaktı. Aklımı başımda tutabilmek ve gün içinde kafayı kırmamak için yapmam gerekenler…
Anne ve babam anlaşılan gece bir saate kadar telefonumu aramaya ve mesajlar bırakmaya devam etmişlerdi ama umrumda değildi. Ne olacaksa olabilirdi bu dakikadan sonra.
Öğleden sonraki derslerin ve kafedeki işimin ardından durakta otobüsten inmiş, elimde hiçbir bildirimi olmayan telefonumla eve yürüyordum ama ayaklarım geri geri gitmek istiyordu. Diğer caddeye… Hazar’ın evine. Ama sabah görmüştüm onu en son, eve dönüp temizlik yapmam ve bir şeyler yiyip uyumam gerekiyordu artık. Uzun zamandır uykumu savsaklıyordum ve gözlerimin altı çökmeye başlamıştı, bedenim bana yalvarıyordu sakin bir kafa ve uyku için.
Evimin önüne geldiğimde, uzaktan da fark ettiğim tanıdık siyah Bentley neredeyse yere çöküp ağlatacaktı beni; bu kadar yorgundum, derslerden sonra 6 saat kafede çalışmış ve tüm dönüş yolunu yürümüştüm… Bir de babamla mı tartışacaktım?
Adımlarım durdu bir an. Gitsem de nereye gidecektim bu saatte? Hazar’ın evine gidebilirdim… Eğer evdeyse onda kalmama izin verirdi. Ama sabahtan beri tek bir mesaj atmamıştı, mesaj atmasını beklediğimden değildi aslında sadece… Onun yanından ayrıldıktan sonra kafamın içinde kendimle baş başa kalıyordum ve bana ne kadar aptal olduğumla ilgili işkence ediyordu egom. Ta ki bir sonraki görüşmemize dek…
Bugün onu kampüste güneş gözlükleri ve kulaklıklarıyla yürürken görmüştüm yine. Uzaktaydım. Bir an merdivenlerden inip önünden geçmeyi düşünmüştüm, sırf nasıl tepki vereceğini görmek için… Ama yapmamıştım. Sanırım korkuyordum tepkisinden. Ya yalnızca selam verip çekip giderse diye… Belki konuşmazdı bile, basit bir baş selamı ve…
“Reva.”
Dikkatimin ne kadar dağıldığının farkında değildim, babamlar beni fark etmiş ve vitesi geriye takarak kaldırımda yanıma kadar gelmişlerdi o sırada. Arka koltuğun camını indirmişti, diğer köşede oturuyordu babam. Hafifçe eğildi ve yüzüme baktı, yüzündeki öyle bir sertlik vardı ki yutkunmak zorunda kalmıştım gözlerine bakarken. “Bin,” dedi. “Konuşacağız.”
Buraya mı gelmişti? Sırf benimle konuşmak için şehir mi değiştirmişti? Boratavlar sandığımdan daha çok işine yarayacak olabilir miydi? Babamın hırsını hafife alıyordum.
Kapının kolunu kendime doğru çekerek açtım o an ve çantamı kucağıma alarak oturdum babamın yanına. Kapıyı kapattığım an, dikiz aynasından şoför koltuğunda oturan Ares’le göz göze gelmiştim ve bana hiç de iyi bakmıyordu.
“Dün gece evde değildin.”
Yanaklarımı ısırdım. Sessiz kalmam gerekiyordu. Eğer kanıtlı bir şekilde bunu biliyorsa… Ki bilmese, söylemezdi bile… Yani biliyordu. Bu yüzden sessiz kalmam gerekiyordu.
“Sana ona bakma, demiştim. Sense geceyi evinde geçirdin. Kim bilir ne zamandan beri devam ediyor bu ilişki,” dediğinde kelimelerin üzerine öylesine bastırarak konuşuyordu ki, baskıyı gırtlağımda hissediyordum. İlişki. Gülmek istedim. Çünkü babama yalnızca takıldığımızı çünkü Hazar’ın böyle istediğini ve benim de ona hayır deme yetisi olmayan bir geri zekâlı olduğumu söyleseydim, muhtemelen sorun olmazdı.
“Ayrıca arkadaşın Tuana’nın karıştığı olayı, polise ifade verdiğini ve garsonluk yaptığın fare deliğini de biliyorum üç kuruş para için. Neden benden istemek yerine para kazanmaya zahmet ettiğini sormayacağım bile, eminim utanç verici bir cevabı vardır. Ayrıca bu saçlarını hâli ne?” diye patlayarak döndüğünde bir an, yerimden sıçramıştım. “Taramıyor musun kızım sen saçlarını? Ne bu böyle soytarılar gibi?!”
Yanaklarımın içini öyle sert dişledim ki o an, kanımın metalik tadı ağzıma geldi ve midem bulandı. Midem bulandı çünkü babam saçlarımın doğal hâlinin dalgalı olduğunu bilmiyor, pasaklı olduğumu düşünüyordu. Midem bulanıyordu çünkü muhtemelen dün geceden beri beni izletiyordu ve muhtemelen parmağı olduğu uyuşturucudan ölen bir kızın olay yerinde bulunduğum için kızgındı, yoksa güvenliğimi önemsemiyordu. Midem bulanıyordu çünkü bana babalık yapmıyordu, beni sadece kontrol etmek istiyordu. Bildiği tek şeydi bu.
Yıllarını onlara bağımlı olarak yaşayayım diye geçirmiş ve özgürleşmemi, kendim olmamı hiç istememişti ailem. Onlardan öğrendiğim sevgi buydu benim. Belki de bu yüzden Hazar’dan, onunla tanıştığım ilk günden böylesine bir sadakat ve bağlılık bekliyordum… İnatla bırakmıyor, peşinden adımlarını cehennemin dibine kadar takip ediyor ve ayak tabanlarım yansa da çekilmiyordum. Bu hep böyle mi olacaktı? Bilip kabullenirsem, iyileşebilir miydim de?
“Sen iyice zıvanadan çıktın,” dediğinde Ares’in şoför koltuğundan inişini izledim korku dolu gözlerle. “Babacım?” dedim titrer bir sesle ona dönerken, çünkü bildiğim tek seslenme şekli babacım’dı ona yıllarca belki merhamet eder, biraz şefkat gösterir ve vazgeçer hayatımı cehenneme çevirmekten diye ama hayal kırıklığını çocukluğundan ebeveynlerinin damardan enjekte ettiği çocuklar umut etmeyi hiç bırakmaz biliyor musunuz? Bildikleri tek şeydir umut etmek. Aptalca, umut ederler. Hiç bırakmazlar umut etmeyi. Umut her şeyleridir. Umut adamı öldürür.
Ares bir anda kapımı açıp üzerime eğildiğinde elindeki enjektörü fark edip çığlık atarak babamın tarafına kaçtım ama üç katım bir erkeğin gücüne nasıl karşı koyabilirdim ki? Babam hiçbir şey yapmadı, enjektörün iğnesinin boynuma girişini izledi ve ben de kucağına bayıldım birkaç saniye içerisinde. Bilincimin son saniyelerinde düşünmeden edememiştim, acaba bayıldığım kucağında yatmama izin vermiş miydi yolculuk boyunca yoksa beni ittirmiş ve rahata ermiş miydi koltuğunda?
Rüyâsız bir uykudan, ışığa karşı acıyan gözlerle uyandığımda üzerinde fazlaca yastık olan büyük bir yataktaydım ve pencerenin perdeleri çekili olmadığı için güneş ışıkları gözüme giriyordu. Güneş ışıkları mı? diye düşünmeden edemedim. Soyhan’da güneş hiç doğmaz ki.
Ama Soyhan’da değildik artık. Zaman kavramından bihaber, ağrıyan boynum ve yalpalayan hareketlerimle yataktan kalktığımda üzerimdeki saten pijamalara baktım ve pencere kenarına koşturdum doğrudan. Babamın İstanbul’daki evindeydim. Bahçede güvenlik vardı. Zekeriyaköy’deydik. Ne ara buraya gelmiştim? Saat kaçtı? En son ne olmuştu?
Babam beni resmen kaçırmıştı. Boynuma beni etkisiz hâle getirecek bir şey enjekte etmişti, bilincimi kaybetmiştim. Akşam vaktiydi… Ertesi günde olmalıydık. “Hassiktir,” dedim ellerimi yüzüme yaslayarak, kocaman olmuş gözlerle etrafa bakarken. Ertesi gündeydik ve ben okula gitmemiştim. Bu sefer bahanem de yoktu… Kesin kalacaktım bu dönem! Elveda bölüm birinciliği… “Hayır! Hayır, hayır, hayır, hayır…” Kapıya koşturdum doğrudan, açmaya çalıştım ama kilitliydi. “Baba!” diye bağırdım boğazım yırtılırcasına, gözyaşları boğazıma dizilmişti. “Baba aç kapıyı! Baba! Beni duyuyor musun?! Baba kapıyı aç!”
Yumruklarımı ardı ardına geçirdim kapıya, tokatladım tahtasını… Ellerim acıyordu, boğazım çizilmişti bağırmaktan ama dizlerimin üzerinde yere yığılana kadar devam ettim… Bana bunu yapıyor olamazdı. Dönemin ortasında, sınavlarımın arasında beni İstanbul’a getiremezdi. Okul hayatımı bitirmeye mi çalışıyordu? Kapı neden kilitliydi? Ne yapacaktı, sonsuza dek bu odada kilitli mi tutacaktı?!
“Baba!” Çığlık atmaya başladım bu sefer, umrumda değildi boğazım. Beni duyacaktı. Beni duymalıydı. Buraya gelmeliydi. Hemen.
Ama gelmedi.
Ağlarken uyukladım zeminde.
Bir süre sonra kollarımı açarak yerde uzanmış, ağlamaktan şişmiş gözlerle izlemeye başlamıştım tavanı. Telefonum yoktu. Çantam burada değildi. Pencereyi açıp bahçedeki güvenliğe de bağırmıştım ama beni yok sayma emri almış gibi umursamıyordu kimse çığlıklarımı. İkinci kattan aşağı, yaklaşık 5 metreden düşsem ayaklarım kırılır mıydı? Eğer atlamanın bir yolunu bulursam buradan çıkabilirdim ama sonra? Eğer babam beni bayıltıp İstanbul’daki eve kapatacak kadar delirdiyse, nerede bulamazdı ki? Nedim Nadas isterdi ve yapardı. Yap derdi ve yaparlardı. Ben yapmamıştım. Babamın kızı olmanın cezasını her gün ödüyordum.
Güneş batarken odaya yaklaşan adım seslerini duyduğumda sarhoşça uyukladığım yerden kaldırdım kendimi zorla, bana her ne verdilerse hâlâ uyuşuk hissediyordum. Temkinli bir duruşla kilidin çevrilmesini dinledim, ardından kapıya koştum ama ne yapacağımı bilircesine ilk giren Ares oldu ve beni belimden yakaladığı gibi odanın diğer uzuna ittirdi. Arkasından elinde yemek tepsisiyle hizmetlilerden biri ve o kadın girmişti. O kadın. Babamın hayatında hep olan, en yakın arkadaşı ve ilişkisi.
Kırmızı ojeler, kırmızı topuklu ayakkabılar… Kırmızıyı seviyordu. Bir ara kızıla boyatmıştı saçlarını ama artık sarışındı. Kendi orijinal kahverengi saçlarını neden sevmiyordu ve neden kendine benzediği her an kendinden nefret ediyormuşçasına, bu kadar abartılı giyiniyordu her zaman? Çocukluğumdan beri merak etmiştim. Babamın onda ne bulduğunu da…
Kollarını göğsünde birleştirerek topuklularıyla odanın ortasına kadar yürüdü ve kısılan gözlerinin ardından baktı bana. “Hoş geldin Reva, evine… Nasıl hissediyorsun?”
“Sen nasıl hissediyorsun? Babam senin yanında kırk elli tane daha kadını götürürken ama sen hep onun avucunun içinde, cebinde bir yerde usluca bekliyorken?” Ares’in ellerini tokatlayarak çekildim kenara, kollarımı etrafıma doladım.
Sakin bakışlarla süzdü çehremi önce, ardından kaşlarını kaldırarak bakışlarını kaçırdı. Çok aşağılayıcı bakışları vardı. “Senin için akşam yemeğinde lazanya hazırlattım, seversin. Baban kolestrolüne dikkat ettiği için bu kadar yağlı ve soslu şeyler pişmiyor uzun zamandır mutfakta, haberi de yok o yüzden soğumadan ye bitir istersen. Başka bir şeye ihtiyacın olursa Naziye Hanım’a seslenip isteyebilirsin, getirecektir.”
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” Bir adım attım önce ama aramızda Ares vardı, her an o kadına saldırabilecekmişim gibi aramızda duruyordu ve ihtiyatla izliyordu hareketlerimi. “Benim çıkmam lazım buradan, dönmem lazım kendi evime! Okulum var benim! Sınavlarım var! Kafayı mı yediniz siz ne lazanyası?!”
“O konu hakkında baban seninle konuşacaktır. Toplantısı vardı gelir birazdan,” diye mırıldandı boğazını temizleyerek.
“Telefonum nerede?”
“Maalesef babanla konuşana kadar telefonunu alamazsın.”
“Hah! Babamla konuştuktan sonra da alamayacağım ki!” Kahkaha attım sinirden, ellerim iki yanıma düştüler.
Kadının bakışları kısıldı yeniden, garip bir şeymişim gibi incelemeye başladı beni. Sanırım onu şaşırmıştım. “Sana bir şeyler olmuş… Bu kadar açık sözlü değildin, babana karşı da saygısızlaşmışsın. Tavrındaki bu ani değişimin sebebi o çocuk mu?”
“Kim?” Yutkundum. Bu kadın nasıl bilebiliyordu bu kadar? Babam ona her şeyi anlatıyor muydu gerçekten? Kızının problemlerini bile mi?
“O çocuk işte. Yakışıklı, esmer olan… Hazar. Seni anlıyorum, anlamıyor değilim…” dediği an bir tebessüm sardı dudaklarını, o an içimde yanan öfke ateşini anlatmam mümkün değildi. Ateşim çıkıyordu çünkü bu kadın Hazar’ı görmüştü ve seni anlıyorum, tınısında bir muziplik vardı. “Ama sence de üzerinde zıplamak için daha işimize yarar bir alet seçmen babana boynunun borcu değil mi? Özellikle de seni bu kadar iyi şartlarda yaşatabilmek için dişini tırnağına takmış çalışıyorken?”
Bir an nefesim kesildi kullandığı kelimelerin sertliği yüzünden, bu kadın da benimle bu zamana kadar böyle açık konuşmamıştı çünkü hiç. Ardından alayla güldüm sözlerini idrak eder etmez… “Dişini tırnağına takmış çalışıyor derken, kiralık katillik yapmasını ve milletin çocuğunu zehirleyip öldürmesinden mi bahsediyorsun? Saygıdeğer bir adamın işi bu olamaz. Benden bir caniye saygı duymamı bekleyemezsin, sırf onun kızı olarak dünyaya geldim diye. Bana verdiği eğitim ve temel ihtiyaçlarımı bir baba olarak karşılamak onun görevi, benim borcum değil. Bu hayata gelmeyi ben seçmedim. Bugün buradaysam bu babamın seçimi.”
“Bu onun kızı olduğun gerçeğini değiştirmiyor tatlım,” diye mırıldandı söylediklerimi dinlememiş gibi bir tavırla. “Nedim Nadas ister, Nedim Nadas alır. Aksi düşünülemez. Eğer o tatile çıkmanı istiyorsa… Çıkmalıydın. Her ne kadar doktor olacağın için göğsü kabarsa da, evlenerek ona daha büyük bir iyilik yapmış olacağın gerçeğini gözardı ediyorsun. Bunun için eğitimini yakar.”
Alnımı ovaladım yüzümü yırtmak istercesine o an. “Yapamaz—“
“Yapar, biliyorsun,” diye böldü lafımı, başını hafifçe eğmişti gözlerinde biraz acıma duygusuyla bakışlarını kaçırırken.
“Annemle konuşmak istiyorum.”
Sessiz kaldı bir an. Ares’e baktım, gözlerini kaçırmıştı benden. Yemeğimi bırakan hizmetli çoktan çıkmıştı bile ve o kadın karşımda dikiliyordu. “Annemle konuşmak istiyorum dedim,” diye tekrar ettim ileriye doğru bir adım atarak, gözlerimden yaşlar akıyordu kafamın içinde susmaya tahminimle. Dişlerim sıkmaktan döküleceklerdi sanki birazdan.
O kadın pencerelerden birine yaklaştı o an, kollarını göğsünde birleştirmiş bahçeyi izlemeye başlamıştı. “Annenin tüm bu olanlardan haberi olmadığını mı sanıyorsun?”
“Ne?”
Hayal kırıklığıyla verdiğiniz nefes ciğerlerinizden çıkmaz, sökülür derler. Beraberinde kalbinizin paramparçalarını da dağılır etrafa. Aşk ve acı böyle böyle eksiltir insandan, yok olana dek… Ve tamamen yok olduğunuzda, sizin katliamınız başlar.
“Nazlı tabii ki kızının İstanbul’da olduğunu biliyor. Sanırım önemli bir ameliyatı olacaktı bu saatlerde, çıkışında da sabahki mesaisi için eve gidip bir güzel dinlenmeyi seçeceğini düşünüyorum…” Buz gibi bakışları üzerime değdiğinde neredeyse kaşları oynamıştı, empati yapabiliyor muydu bile bu kadın? Bir kalbi var mıydı bile? “Ama sen akıllı bir kızsın Reva. Annenin tek derdinin babana olan saplantılı aşkı ve bir gün onu geri kazanmaya olan umudu olduğunu biliyorsun, kızı umrunda değil. Her seferinde görmezden gelmeyi seçtiğin bir gerçek bu. Neden biliyor musun?” Bir adım attı üzerime doğru, Ares her an aramıza atlayacak gibi dikilse de kenarda artık tam karşımdaydı o kadın. “Çünkü saf rolünü oynamayı seviyorsun, gerçeği bükerek kazanç elde ediyorsun… Şaşırmıyorum, babasının kızısın sonuçta. Manipüle ederek okları üzerinden çeviriyorsun. Bu sefer bu işin içinden nasıl kurtulacağını merak ediyorum ama. Özellikle babanın ilgisini fark ettiğin an o Rus kızıyla arkadaşlık etmeyi keserek planına çomağı da soktuktan sonra…”
Bir şey söyleyebilecekmiş gibi hissetmiyordum, birbirine bastırdığım dudaklarım titriyordu ve gözyaşlarım durmuyordu. Hiç bu kadar zayıf ve küçük hissetmemiştim. Annem biliyor muydu gerçekten? Biliyor ve izin mi veriyordu bu saçmalığa?
“Def ol,” dedim sert bir sesle kapıyı işaret ederek. “Def ol git odamdan!”
Omuz silkti kapıya doğru yürüyüp odamdan çıkmadan önce. “Keyfin bilir.”
Ares’in hemen arkasından onu takip ettiğini gördüğümde gözlerimi sildim ve “Sana da yazıklar olsun,” dedim arkasından.
Bir anlığına kapı pervazında durdu Ares, omzunun üzerinden yere baktı. “Sana söylemiştim, Küçük… Ben babanın emir kuluyum yalnızca.”
“Def ol git sen de!” Yatağın üzerindeki tepsiyi savurdum o an ama Ares kapıyı tam zamanında kapattığından tepsi kapıya çarpıp yemek yere saçılmıştı.
İçimden çıkmak için boğazımı yırtan öfkem çığlıklar hâlinde yankılandı odamın duvarlarında, elime ne geçtiyse fırlattım ardımdan kilitlenen kapıya. “Bunu bana yapamazsınız!” diye bağırıyordum, önümü bile göremiyordum sandalyemi pencereye geçirip camı kırarken. Kırılmamıştı. Güçlüydü. Çatlamıştı sadece. “Yapamazsınız! Hayır…”
Ama ne yapabilirdim ki? Çarşafları birbirine bağlayıp pencereden sarkıtsam ve başarılı bir şekilde aşağı insem bile güvenliği ve duvarları aşamazdım. Evin etrafı 7/24 kameralar tarafından izleniyordu. Ben izleniyordum. Eğer kaçmama izin verirlerse babamın kellelerini alacağını biliyorlardı, hatta kendi kellelerinden önce ailelerininkileri… Bu ev ve etrafında bulunan herkes, canları pahasına beni içeride tutmak isteyecekti.
Ne yapabilirdim ki?
Ne yapabilirdim?
Bütün gece, yatağımda oturarak gökyüzünden odama ışıkları giren dolunayı izledim. Ağlamaktan yorulmuştum, sesim kısılmıştı. Yüzümde hâlâ bir önceki günden kalan makyaj vardı ve üzerimi kimin değiştirdiğini bilmiyordum bile, huylanıyordum… Bu yüzden en iyi bildiğim şeyi yaptım. Kendimi suyun altına attım ve parmakuçlarım buruşana kadar çıkmadım altından. Buradan çıkabilmenin ve Soyhan’a dönebilmemin tek yolu Barbaros’la tatile çıkmaksa çıkacaktım, bunun için kariyerimi yakmayacaktım. Daha sonra başıma bela daha büyük bela olurdu bir vasfımın olmaması.
Başka çarem yoktu.
Çaresizlik.
Her seferinde bunu yapıyordu bana. Biraz toplasam cesaretimi… İrademi kıracak bir şey yapıyordu ve ben gönüllü bir şekilde takıyordum tasmamı boynuma yeniden, kendi ellerimle. Uslu olacağımı, bir daha emrinden çıkmayacağımı söylüyordum. Beni içi boş bir kabuğa çevirmek istiyordu babam. Onun istekleri, onun çıkarları ve onun keyfi için varolmamı istiyordu. Ona göre doğru olan buydu.
Sabaha karşı, bir ruh gibi yatağımın üzerinde oturmuş; ellerim kucağımda, gökyüzünden yavaş yavaş düşen dolunayı izlediğim sırada ıslak saçlarla… Kapının kilidinin bir kez daha çevrildiğini işittim. Sessizlik bana içeri girenin babam olduğunu söylüyordu ama ben dönüp bakmayacaktım ona. Yüzünü görmek istemiyordum.
Bir süre sessizliğin ve karanlığın içinde dikildi, ardından hareket ettiğini hissettim. “Sen benim kızımsın,” dedi sakin ama otoriter bir sesle. “Benim lafımı dinleyeceksin.”
“Ben senin kontrol edebileceğin bir malın değilim,” dedim kısılmış sesimle ve gözlerimden akan yaşlarla, hiçbir şey hissetmiyordum boşluğa bakarken. Hiçlik vardı sadece içimde. “Kızınım evet… ama sen babam gibi davranmıyorsun. Patronum gibi davranıyorsun ve ben sana çalışmıyorum baba.”
“Yanlış biliyorsun kızım. Bana çalışıyorsun,” diye cevapladı beni, yanıtım ona hiç dokunmamış gibi. “Bu mülkün sınırları içinde bir işin ucundan tutan herkes bana çalışıyor. Sen, bana çalışasın diye annenin karnında büyümene izin verdim ben… Doğmana izin verdim. Bu yüzden yıllarca baktım sana, büyüttüm, besledim. Okullar okuttum. Bana çalışasın diye. Bu beni baban yapmıyorsa, patronun say ve bundan sonra buna göre hareket et. Yoksa okulunu bitti say, okumana gerek yok… Evlen.”
Yutkundum sertçe. Boğazımdan yukarı çıkmak için yalvaran çığlıklarım soluk borumu çizdiler, gözyaşlarımı içime akıttım ve bağırmaktan kısılmış sesimle “Anladım,” dedim, nasıl hâlâ sesim çıkabiliyordu onu bile bilmiyordum. “Ne demek istediğini çok iyi anladım. Bundan sonra sözünden çıkmayacağım, baş kaldırmayacağım. O tatile gideceğim. Lütfen okula dönmeme izin ver.”
“Bazen merak ediyorum, Reva…” Bir adım daha atmıştı yanıma doğru, başımı çevirsem yanımda görecektim onu. Bir eli cebinde, pencerenin önünde dikiliyor ve benim baktığım gökyüzüne bakıyordu ama benim gördüğümü görmüyordu. “Sırf çocukken Akel Vasilyev’le yaptığım o samimi konuşmada gençliğimde doktor olmak istediğimi, annemi kanserden kurtarmak istediğimi söyledim diye mi Tıp okumayı tercih ettiğini… Mezun olmana değer göreceğim tek bölüm olduğundan mıydı? Kolay kolay bıraktırmayacağımdan mıydı?”
Yanaklarımın içini ısırdığımda yara olduklarını fark ettim bu sefer. Nefes almaya çalışıyordum ama kesik kesik alıyordum, biliyordu. Babasının kızıydım ne de olsa. Dürüst oldum bu yüzden. “Evet.”
“Güzel,” dedi o an, bana dönerek. “Çünkü bu sefer de yalan söyleseydin dönmene izin vermezdim.”
Ayağa fırladım umutla. “İzin veriyor musun?”
Elleri cebinde, dudaklarının arasında bir kürdan vardı babamın. Şöyle bir süzdü beni… Islak saçlarıma ve üzerimdeki eşofman takımına baktı dolapta bulduğum. Muhtemelen berbat göründüğümü ve saçlarımı bir an önce kurutmam gerektiğini düşünüyordu. “Bir şartım daha var.”
Çenemi sıktım. “Nedir?”
“O çocuktan uzak duracaksın. Seni sürekli izleyen bir adam olacak etrafında, sen fark etmeden… Onunla iletişime geçtiğin an kaydını sildirmek için okula gelirim, bu sefer gerçekten seni buraya kilitler ve düğün gününe kadar günyüzü göstermem Reva. Beni anlıyor musun?”
Öyle soğuk, öyle ciddiydi ki o an; boğazımdan aşağı kaynar dökülüyormuş gibi hissetmiştim, içim yanıyordu. Ne zaman bu kadar acımasızlaşmıştı bu adam? Tam olarak ne zaman, babalık yapmayı bırakmış ve korkunç bir şeytana dönüşmüştü? Ama hep böyleydi. İçten içe biliyordum. Lafını dinleyip uslu olduğum için bana değmiyordu sadece ateşi… Yanmam sanıyordum ben de. Halbuki benzin bile dökerdi yakmadan önce.
O an kararımı verdim.
O an vazgeçtim karşımdaki adamdan.
“Anlıyorum,” dedim gözlerim önüme düşerken, babacım demedim.
“İyi,” dedi babam. “Uyu şimdi. Sabah ilk iş Barbaros’u arayıp tatilin detaylarını ayarlayın. Sonra dönebilirsin Soyhan’a.”
Başımı salladım. Ben kindar biri değildim, nefret edemez ya da kötülük yapamazdım insanlara… Ama değiştiğimi hissediyordum. Kanım kaynıyordu damarlarımdaki, gözlerim görmüyordu doğru düzgün önümdeki mantıklı seçenekleri. Mantıklı gelen artık benim yararıma olandı sadece. Kabullenmek gerekiyorduysa iyileşmek için, kabullenecektim; anne ve babam tarafından bir araç olarak görülüyordum sadece arzu ettiklerine ulaşmalarını kolaylaştıracak… Hiçbir zaman evlatları olmamıştım.
O gece dünyadaki en yalnız kız çocuğu bendim.
Sırtımı yatak başlığına yaslayarak kollarımı bacaklarımın etrafına doladım ve babamın kapıyı kilitlemeden odamdan çıkışının ardından, uyumasını bekledim bir süre. Usulca bekledim.
Ayak uçlarımda ilerledim koridorda, çalışma odası hemen koridorun sonundaydı ve kapıyı kilitlemezdi çünkü evini iyi koruduğuna, kapıdan içeri düşmanlık edecek adam sokmadığına olan güveni ego zehirlenmesi yaşatıyordu ona. Çocukluğumdan beri şifresini değiştirmediği kasa, antika ahşap masasının solundaki kırmızı şapkalı kadın tablosunun arkasındaydı hemen. Şifresi 9, 3, 1, 9, 4 ve 9’du. 9 Mart 1949. Annesinin doğum günü. Ama büyükannemin kağıt üzerindeki doğum günü 12 Mayıs 1950’ydi çünkü babası ona kimliğini tarihte çıkarmıştı, gerçek doğum gününü ve yılını yalnızca babam biliyordu. Bana anlatmıştı bir keresinde… Farkında bile değilken. Sarhoştu annesinin ölüm yıldönümünde, gerçekten sevdiği tek kadındı annesi. O zaman anlamıştım. Annesini en çok ihtiyacı olan zamanda kaybetmişti ellerinde, başka bir kadını asla sevmeyecekti… Kızını bile.
Kasanın içinde ne varsa aldım. Usb’leri, CD’leri, belgeleri… Hepsini aldım ve odama döndüm. Yorganın altına sakladım. Sabah olmasını bekledim sadece, uyuyamadım. Duvarı izledim, tavanı izledim, gökyüzünü izledim… En son gökyüzünü izlediğimde Hazar’la birlikte bakmıştık yukarıya. Ne görmüştü? Ne hissediyordu gökyüzüne baktığında? Ben parkları çok severdim aslında, ne zaman salıncakta sallansam zincirlerden sıkıca tutar başımı geriye atıp gökyüzüne bakardım. Uçuyorum gibi gelirdi. Uçmak isterdim çünkü, hayalimdi… Ama gerçekten uçmak. Kanatlarım olsaydı da uçabilseydim keşke. Bu dünyayı terk ederdim. Babam beni bulamazdı böylece saklandığımda.
Artık bulsa da bir şey yapamayacaktı.
Kahvaltı vakti gelene kadar saçlarımı düzleştirdim, dolabımdan babamın tatmin olacağı şık bir şeyler geçirdim üzerime. Uzun, boğazlı, yırtmaçlı, siyah bir kumaş elbise ve topuklu rugan çizmeler… Burada bıraktığım makyaj malzemelerini kullandım yüzüme biraz renk vermek için, her ne kadar göz torbalarımı saklamaya çalışsam da oradalardı ama ve gözlerim de kıpkırmızıydı. Dolapları karıştırıp göz damlası buldum ve damlattım. Bu eve sürüklenerek, baygın bir şekilde, zorla getirilmiş ve bir daha tekrarlanmayacağından emin bir şekilde elimi kolumu sallayarak çıkacaktım.
Saatin 8’e yaklaştığı sıralarda çıktım odamdan, merdivenlerden aşağı başım dik ve sakin bir şekilde indim. Salona kurulmuş kahvaltı sofrasından iştah açıcı kokular geliyordu ve ben acıkmıştım. Biri mutfakta, diğeri servisi yapan iki kadın çalışıyordu; onun dışında Ares her zaman ortalıkta dolanırdı ve eve başkası pek girmezdi. O kadın hariç.
Bu sabah buradaydı.
Kahvaltı sofrasında baş köşe babamındı, bir yanına ben otururdum. Karşıma bazen annem, bazen o kadın otururdu. Annemin kendi evi vardı ama beni bahane ederek burayı sık ziyaret ederdi. Benimle ilgilenmezdi… Babamı yakalayabileceği, ilgisini çekecek şeyler hakkında konuşurdu yalnızca. Halbuki babamın ilgisini geçmişte çekmiş olmasının tek sebebi çekici bir kadın ve doktor oluşuydu. Hoşlandığı bir tip ve olamadığı bir şey. Erkekler aslında okunması kolay varlıklardı, sadece onlara karşı hissettiğiniz bütün o güzel duyguları Pandora’nun kutusuna kilitlemeniz ve orada ölmesine izin vermeniz gerekiyordu.
Babamın henüz baş köşeye oturduğunu, yeni doldurulan çay fincanından anladım. Yanında o kadın, kırmızı bir elbiseyle oturuyor ve tabağına bir şeyler alıyordu. Hiçbir şey söylemeden diğer yanına geçip oturduğumda babam bir şey söylemeden tabletiyle ilgilenmeye devam etti, ayrıca yakın gözlüklerini de takmıştı ama kadının hareketleri durdu ve garip garip bakmaya başladı bana. Sanırım tavırlarımdaki her ani değişim onu şok etmeye devam ediyordu her seferinde. Daha önce bu kadar yakından babamla olan kavgalarımıza tanıklık etmemişti ne de olsa, dinlemiş olabilirdi birkaçını sadece…
“Günaydın babacım,” dedim son kez ona.
Tabağıma krep, haşlanmış yumurta ve peynir çeşitlerinden aldım. Cevizli ezmeden ve zeytinlerden… Kızarmış bir dilim ekmeği ağzıma attığım an vücudumdaki hücreler teşekkürler geri zekâlı diye şaha kalkmıştı resmen, alkışlıyorlardı beni sonunda bir şeyler yediğim için. Yiyecektim tabii. Gücümün yerine gelmesi gerekiyordu yapacağım şey için.
“Sana da günaydın, Reva.” Konuşan o kadındı, babam takmamıştı selamımı. “Fikrini değiştirmişsin, tebrik ederim.”
Cevap vermedim. Naziye Hanım fincanımı doldurduğunda bir yudum aldım, ağzım yanmıştı ama tepki vermemiştim. Acıya ihtiyacım vardı. Buralarda paket lastiği bulmak zordu. Bir yudum daha aldım.
Bir süre sonra Ares, çantamı yanıma bıraktığında tabağımdakileri bitirene kadar bekledim, ardından çantamın içinden telefonumu çıkardım ve Hazar’ın mesajını okumadan rehberime girerek Barbaros’u aradım. İlk çalışta açmıştı. Boğazımı temizledim konuşmadan önce, “Alo, Barbaros nasılsın? Son günlerde sınavlarım sebebiyle telefonumu kenara bırakmıştım, aramalarına dönemedim. Umarım acil değildi,” diye mırıldandım tatlı bir sesle. Masadaki incir reçelinin tadı harikaydı ve bir dilim sıcak, kızarmış ekmeğin üzerine tereyağı sürdükten sonra incir reçelini yaydım.
“Aaa! Hiç sorun değil, önemli aslında ama… Geçenlerde konuştuğumuz tatili ayarladım ben hafta sonuna, ne dersin kaçalım mı biraz?” diye sordu Barbaros, iğrenç derecede ilgili sesiyle. Sınavlarımdan bahsediyordum, müsaitliğimi sormuyordu bile… Ayrıca tatil konuştuğumuzu da hatırlamıyordum. Muhtemelen o konuşmuştu, ben de dinlemeden kafa sallamıştım.
“Olur, tabii ki. Çok iyi düşünmüşsün. Ben de bunalmıştım zaten okuldan, iyi gelir,” dedim neşeli bir sesle. “Nereye gidiyoruz?”
Babam memnun bir şekilde ikinci fincan çayını içiyordu her ne okuyorsa okumaya devam ederken, hemen karşımda oturan kadınsa fenalık geçirmek üzereydi rol yeteneğim yüzünden. Bu kadar olduğumu bilmiyordu belki de. Bilmeliydi. Babasının kızıydım, kendi söylemişti. Bakışlarının anlamı bana da aşık olduğu anlamına geliyor olabilirdi tabii bu yüzden… Ama onun da babamdan başka aşkı olduğunu sanmıyordum. Fazla bağlıydı ona. Eğil önümde köpek gibi havla diyorduysa kapalı kapılar ardında babam, bu kadın yapıyordu.
Barbaros’un Fransız alplerine planladığı kayak tatilinin detaylarını dinledikten sonra, biletleri almak için sözleştik. Ardından telefonu kapatıp hiçbir bildirimi kontrol etmeden çantamın içine koydum telefonu. Geri zekâlı, bir önceki çıktığım kayak tatilinde onun yüzünden ayağımı kırdığımı ve bu yüzden bu şekilde tehlikeli spor aktiviteleri yapmaktan korktuğumu bilmiyordu. Doktor da yasaklamıştı. Babam biliyordu. Babam bile bile, sorun görmüyordu.
Çünkü ben onun malıydım. Zarar gelebilirdi bana, yaşadığım ve onun işine geldiği sürece sorun yoktu.
“Ben çıkıyorum,” dedi bir süre sonra babam, kalkmadan o kadının yanağına bir öpücük kondurmuş ve bana bakmadan gitmişti. Umursamadım. Tereyağlı reçelli ekmeğimle ilgilendim.
“Senden korkulur.”
“Kork o zaman,” dedim geriye yaslanırken, elimde reçelli ekmekle. Umrumda değildi. Hiçbir şey umrumda değildi artık.
“Nedim nasıl izin verdi dönmene? Tatile tamam dedin diye vazgeçmiş olamaz. Başka şeyler de var bu işin içinde,” dedi çok bir şey biliyormuş gibi çayını yudumlarken. Bir elinde çatal, diğer elinde bıçak geriye yaslanmış; beni çözmeye çalışırcasına izliyordu suratımı.
“Seni ilgilendirmez.”
“O çocukla da görüşmeni yasakladı değil mi?”
Cevap vermedim.
“Biraz sordurdum etrafa. Hazar Mers’maar’mış adı,” diye mırıldandı önüne bir dilim pankek ve meyveler alırken. Biraz sordurdum dediği, muhtemelen Ares’e sormuştu çünkü Ares onunla konuşuyordu babamdan dolayı. Babam bir şeyleri açıklamaya üşendiği, sabrı yetmediği ve vakti olmadığı için Ares’e sormasına izin vermişti ve güyâ Ares de neyin söylenmesi gerektiğini bilirdi. Güyâ. “Fark ettin mi bilmiyorum ama aşık olduğun çocuk babana benziyor.”
Ekmeği tabağımın içine bıraktım o an aniden ve dişlerimi sıkarak baktım karşımdaki kadına. O ise bir anlığına pankekini kesmeyi bırakmış, ellerime bakmış, ardından önüne dönmüş ve işine devam etmişti. “Baban da gençken çok kızın kalbini kırdı, çok kıza umut verdi, çok hovardaydı. Annenle sadece iyi bir ev hanımı olacağını düşündüğü, zaten hamile olduğu ve evlenip boşanmanın hiç evlenmemiş olmaktan daha iyi olduğunu bildiği için evlendiğini biliyor muydun? Boşanacağını en başından biliyordu. O zamanlar çok bir mal varlığı yoktu ama yine de her şeyi babasının üzerine geçirmişti, boşanırken yüklü bir nafaka ödemekten ve malları paylaşmaktan kurtulmak için. Nazlı ne zaman annesinin evine gitse beni arıyordu ve sabahlara kadar beni ne kadar özlediğini anlatıyordu. Düğününe iki hafta kala görüşmek için neredeyse yalvardı.”
Dişlerimi bırakamıyordum ki konuşayım. Dişlerimin arasından konuştum. “Ne yaptın?” İlgilenmiyorum, sus desene!
“Hayır dedim. Evli bir adamla görüşmezdim. Ha evlenmek üzere, ha evli iki haftaya… Ne fark eder. Boşanacağını da güvenmiyordum ama evliliğin ona göre olmadığını biliyordum zaten, buna güvendim.”
“Yani evli bir adamla görüştün.”
“Hayır,” dedi çayından bir yudum alırken. “Aslında bakılırsa, bana ulaşmasını imkânsız kıldım evlendikten sonra. Ancak o boşandığında ulaşabildi bana.”
Alayla güldüm, sinirden… “Boşanınca görüşmeye başladınız diye gururunu kurtardın mı sanıyorsun? Seni yıllarca parmağında oynatıp sen varken gidip başkasıyla evlenmiş ve üstüne çocuk yapmış bir adamı seviyorsun… Kadınların yüz karasısın.”
“Değilim,” dedi basitçe, gözlerimin içine baktı. Pankekini yiyordu çilek ve çikolata sosuyla. “O benim en yakın arkadaşımdı, onu bir tek ben anlayabildim ve benim içimdeki karanlığı da bir tek o anladı. Ne evli kalabilecek, ne de çocuk sahibi olması gereken bir adamdı… Tek başına sürdürmeliydi yaşamını, kimseye dokunmadan. Bir çocuğu kendi karanlık dünyasına getirip ona babalık adı altında işkence etmeden… Eğer dönebilseydim o zamana, biraz daha dürüst olabilseydim kendime ve ona karşı; bu yaptığının hayatının aptallığı olduğunu söylerdim beni dinlemeyeceğini bile bile. Ben kadınların yüz karası değilim Reva. Ben hayatı boyunca yalnızca bir kez gerçekten âşık olup kendini o âşkın içinde kaybeden bir deliyim sadece. Sana baktığımda kendimi görüyorum.”
“Beni sakın kendinle—“
“Karıştırmayayım mı? Okey.” Bir parça daha attı ağzına, ardından çatalını ve bıçağını tabağının yanına koyduktan sonra geriye yaslandı oturduğu sandalyede. “O zaman sen de kendine gel. Onun gibi bir çocuk hayatını karartabilir. Beni görmüyor musun? Erkekler kapıma köleydi, iyi bir baba olacak bir tanesini seçip huzurla aile kurmayı seçemedim… Neden? Çünkü kendime söz geçiremedim. Şimdi sen kimsenin lafını dinlemeyerek böbürleniyorsun, bir tek kendi istediğini yapmak istiyorsun… Ben yaptım Reva. Bu yüzden karşında oturuyorum şimdi ve bana hakaret edebiliyorsun.”
“Tanımadığın insanlar hakkında çok keskin yargıların var.”
“Çünkü gelecekten geliyorum, görmüyor musun?” Koyu bir ruj sürdüğü dudaklarını ıslattı, her zaman göz makyajındansa ruju tercih ederdi. Onun yüzünden elim koyu renklere gitmiyordu, ona benzerim diye. “Şimdi seni seçmeyen, bir daha seni hiç seçmeyecek. Seni seçerse, seçtiği yalnızca sen olmayacaksın. Sen benim ne demek istediğimi çok iyi biliyorsun.”
“Saçmalıyorsun,” dedim sandalyemi çekip masadan kalkarak. Çantamı da aldım.
“Kalbini kontrol ettir.”
“Ne diyorsun sen ya?” Omzuma taktığım çantamla son kez döndüm ona, şaşkınlık içerisindeydim artık.
“Psikiyatristinin son notlarını okudu baban, ben de okudum. Bir süredir gitmiyormuşsun. Her neyse…” Gözlerini kaçırdı, ardından yeniden ciddi bir ifadeyle bana baktı. “Kalp Damar Cerrahisinde olduğumu biliyorsun değil mi? Sol kol uyuşması genelde erkeklerin kalp rahatsızlıklarının belirtisidir, kadınlarda mide bulantısı olarak kendini gösterir. Sen midenin sebepsiz yere çok bulandığını dile getirmişsin her seferinde. Babanın kalbiyle ilgili bir geçmişi var, ameliyat oldu sen küçükken. Seni de sağlık kontrolüne sokuyordu sen buralardayken, sen genel sanıyordun ama biz kalbine bakıyorduk. Bugün buradan def olup gittiğinde bir daha dönmeyeceğine dair bir his var içimde. O yüzden kalbine baktır, Reva.”
Boğazım kurumuştu. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Kalp rahatsızlığım olabilir miydi gerçekten? Son zamanlarda fazla sıkışıyor, ritmi fazla bozuluyordu ama yine de… Bilmiyordum. Bir şey söylemeden çıktım salondan ve odama döndüm, çarşafın altındaki delillerimi çantama koymam gerekiyordu dönmeden önce.
𝜗ৎ
H: Sahile falan mı çıksak?
Hazar’ın, babamın beni bayıltıp İstanbul’a kaçırdığı gece attığı mesaja bakıyordum bir süredir. İki gün geçmişti üzerinden, dönmüştüm evime ve kapıdan içeri girene kadar telefonumdaki bildirimleri kontrol etmeye cesaret edememiştim ama işte, mesajı oradaydı. Ve ben cevap vermek için geç kalmıştım. Başka bir mesaj atmamış, aramamıştı… Yalnızca bir mesaj vardı. Sahile falan mı çıksak?
Boğazımdaki yumruyu nasıl geçireceğime dair hiçbir fikrim yoktu ve çok yorgundum, bu yüzden yatağıma uzanıp pencereyi sonuna kadar açtım ve yağmurun altında sokak lambasını izlemeye başladım. Ne yazacaktım ki? Görmemişim… mi? Ya da babam beni kaçırıp telefonuma el koydu da ondan cevap veremedim… Saçmalıktı. Dedem düştü gelemedim bahanesi gibi duruyordu.
Bu yüzden aradım. Cesaretimi topladım ve Hazar’ı aradım. Çaldı, ikinciye çaldı, üçüncüye… Telefonunu açmadı. Saat henüz akşam vaktiydi, evine mi gitseydim? Cesaretim yoktu. Hiçbir şey yapmaya cesaretim yoktu. Bunu babam yapmıştı. “Onunla iletişime geçtiğin an,” derken muhtemelen telefonuma adım adım ne yaptığım, kiminle mesajlaştığım ya da kimi aradığıma dair bir yazılım yüklemiş olabilirdi bu sayede onu aradığımı da öğrenecekti. Şimdi. En kötü sabaha.
Çantamın içindeki, kasasından çaldığım her şeyi bir kutunun içine koyup kutuyu da dolabımın derinliklerine sakladım bu yüzden ve bilgisayarımı çıkartıp yazmaya başladım.
Ben gidiyorum. Yanlış anlama, aileden gidiyorum. Soyadımı bırakacağım, en kısa zamanda dava açacağım ve o mahkeme bildirimi eline ulaştığında hiçbir şey yapmayacaksın. Seni babam olarak, annemi de annem olarak reddediyorum. 21 yıllık evlatlığım sırasında sayısız kez tehdit edildim, şantaja uğradım; ihtiyaçlarım ihtiyaç olarak görülmedi, isteklerim aşağılandı ve küçük görüldü. İnsan yerine konulmadım. Yalnızca kullanıldım. Bana miras bıraktığın eğitim hayatım için teşekkür etmeyeceğim, dişimle tırnağımla kazandım ve sen de beni dünyaya getirmekte emeği geçen iki kişiden biri olarak zaten en azından bununla yükümlüydün. Kasandaki her şeyi aldım, özgürlüğüme karşılık güvende tutacağım. Eğer okuldan kaydımı silmekle ya da başka bir şeyle tehdit edersen, önüme taş koymaya çalışırsan, beni rahatsız edersen tüm delillerin Akel Vasilyev’in eline geçtiğinden emin olacağım. Beni alıkoysan, öldürsen bile birisi benim yerime teslim edecek. Sağ kolu olduğun adam, ihanetini duyduğunda seni yaşatmayacaktır ve beni de ödüllendirerek özgürlüğüme kavuşturacaktır zaten ama ben son bir kez kızın olarak çıkarlarını koruyor ve bunu yapmıyorum. Bana özgürlüğümü sen vereceksin.
Reva.
Ardından mesajı gönderdim.
Ve dolabın içine sakladığım kutuyu sırt çantama koyarak çıktım evden. Bir süre yürüdüm. Köpeğiyle onu gelirken gördüğüm yoldan, o akşam birlikte yürüdüğümüz yoldan ilerledim evine doğru. Sanki kaldırımın aynı taşına basarsam o gece ayağının değdiği, yanımda hissedecektim gölgesini ama yoktu.
Başka bir kız vardı yanında, evinin önündeki verandada, köpeğiyle oynuyordu. Yüzüne bakmaya cesaret edemedim, dalgalı saçlarını gördüm sadece. Ardından döndüm daha fazla bakmak ya da yakalanmak istemediğim için ve evinin yakınlarında bir parka gittim. Etraf boştu. Salıncağa oturdum eski zamanlardaki gibi ve telefonumun ekranına baktım sanki ekranda her an beni mutlu edebilecek bir bildirim belirebilecekmiş gibi.
Yerine, babam mesajıma cevap vermişti.
N: Seni öldüreceğim.
Yeni bir haber değildi.
Beş dakika sonra telefonum çalmaya başladığında annemin çağrısını reddettim, ardından rehbere girip numarasını engelledim. İşte. Artık tamamen yalnızdım. Eğer bir kardeşim olsaydı bu kazığı babamıza birlikte atabilirdik ve birbirimize sahip olurduk en azından ama benim kimsem yoktu. Sorun değildi. Ben böyle olsun istemiştim. Sorundu. Birbirimizi sevip destek olabileceğimiz, güvende ve sıcak hissettiren bir ilişkiye sahip olmak için çabalamamıştım kimseyle hiçbir zaman. İlişkiler sabır, zaman, emek gerektirirdi; ben tüm bunları akademik kariyerime vermiştim sadece. Arkadaş bile biriktirememiştim. Birinin derdi başından aşkındı gözünün önünde arkadaşı kendini doğradığı için, diğerini ise aramaya yüzüm yoktu ve ararsam açacağından da emin değildim zaten, her ne kadar son Felsefe dersinden önce yeniden aramızı düzeltmişiz gibi hissetsem de… Sanırım yüzüm yoktu.
İlk ve son tercihimdi Hazar. En çok istediğim ama en çok uzak durmam gerekendi de aynı zamanda. Sanki hayat bizim bir araya gelmemizi ve istikrarlı bir şey yaşamamızı istemiyordu, o yüzden hep bir engel çıkıyordu bir şeyler bir türlü olmuyordu. İki gündür mesajına cevap vermediğim için başka bir kızla tanıştıysa ve onunla vakit geçiriyorsa ona kızmayacaktım, hakkım yoktu. Bana hiçbir zaman, hiçbir şeyin sözünü vermemişti zaten; ya da ben kafamın içinde yaptığı her şeyden haklı çıkarmayı çok iyi biliyordum onu, çok sevdiğimden. Delinin tekiydim işte. O kadının söyledikleri doğruydu belki de. Benziyorduk gerçekten de.
Anneme de benziyordum. Onun babama olan o sapkın aşkı… DNA’ma işlenmişti sanki bu hastalık. Hiç kimseyi dozunda sevemeyecek miydim yoksa bir kez âşık olmuştum ve bunu atlatırsam eğer, kendim için iyi olanı seçersem huzurlu ve mutlu bir hayatı kabullenebilecek miydim içinde onun olmadığı?
Bir başkasıyla görüşmeye başladığı için artık hem, yüzyüze karşılaşmadığımız sürece kapımı da tıklatmazdı değil mi? Tek yapmam gereken önüme bakmaktı, onun olduğu tarafa değil… Önüme.
Ama o zaman, kayıtları teslim edebileceğim ve başıma bir iş gelirse kayıtları Akel Vasilyev’e teslim edebilecek kimsem de yoktu. Ne komikti ama… İki gün ortalıktan kaybolmuştum ve kimse fark etmemişti kaçırıldığımı.
İyi bir uykuya, kemiklerimi rahatlatacak sıcak bir duşa, iyi bir yemeğe ihtiyacım vardı… Okula gittiğimde, devamsızlığımın ne hâlde olduğunu görecek ve kalıp kalmadığımı anlayacaktım derslerden. Her türlü bölüm birinciliğine veda etmişim gibi görünüyordu buradan bakıldığında. “Peh, çok da önemliydi,” diye mırıldandım salıncakta bir ileri, bir geri sallanırken gökyüzüne bakarak. Gözümden akan yaşı sildim. “Bölüm birincisi olmasam da o yurt dışı bursunu alabilirim ki. Hem önemli olan mezun olduğumdaki ortalamam…” Yalan söylüyordum kendime de. Alttan ders almak korkunç görünecekti karnemde.
“Neden,” diye mırıldandım o an sesim kesilirken önüme dönerek, ardından yeniden gökyüzünde yerini alan dolunaya baktım. “Neden bu kadar zor olmak zorunda? Neden sadece yanımdaki salıncağa oturup benimle gökyüzünü izleyemiyorsun o zıkkımı içerken?” Çünkü anne babasının yanında bile kendine yer bulamayan kayıp bir kız çocuğu, küçükken köpeğine Parıltı gibi komik bir isim koymuş o sık siyah kirpiklerinin ardında gözleri neşeyle parıldayan erkek çocuğuyla öylece otururken bile mutluydu. Öylece otururken ve hiçbir şey yapmazken bile.
O kadın haklıydı. Eğer şimdi vazgeçmezsem, onun sandalyesinde oturan bir gün ben olacaktım. Bunu yapardım. O kadar ileriye giderdim. Kendime güvenmiyordum. Konu o olduğunda, kendime güvenmiyordum.
Eve dönüp telefonumu sıfırladım önce. Ardından İstanbul’a giden bir otobüse bilet alıp yarım saat içinde otogara giderek, otobüste en arka koltuğa kuruldum çantamla. Eğer bilseydim burada kimsem olmadığını, dönmeden doğrudan giderdim Vasilyev Malikânesi’ne ve babama o korkunç mesajı atmazdım ama yapmıştım bir kere. Şimdi ise sözümü bozarak doğrudan yılana sarılma vaktiydi. Denize düşen yılana sarılırdı ama, değil mi? Ve her ne kadar yüzmeyi yeni öğrenmiş olsam da, bunlar derin sulardı.
Altı saatlik yolun dördünü gitmişken daha fazla içimden gelen sese engel olamadım ve kulağımda I Can’t Hear It Now, şarkısı çalarken Belya’nın numarasıyla mesaj sekmesine tıkladım. Bu şarkı Arcane’dendi ve Vox Machina Efsanesi’ni Hazar’ın yokluğunda tamamen bitirdikten sonra denk geldiğim Arcane’i izlerken o buna bayılır diye düşünmeden edememiştim. Daha söyleyememiştim bile. Söyleyemezdim de zaten bundan sonra. Söylemek istediğim ne varsa yutmak zorundaydım.
Kaderime oynadığım bir geceydi bu.
R: Uyanık mısın?
Belya’dan mesajıma cevap vermesini beklemiyordum bile ama Bess Atwell’in Time Comes in Roses şarkısına geçtiğinde kulaklıklarım, Belya’dan gelen mesajla aydınlandı telefonumun ekranı.
B: Evet.
Uyumaktan korkuyorum ve nedenini bilmiyorum, diyordu şarkıda. Seni nasıl yalnız bir gecenin içine sürüklüyor dansı… Ama zaman bütün güzelliğiyle gelip geçiyor, seni çok seviyorum. Annem gibi olmaktan yoruldum. Heyecanlanıyorum, dibe vuruyorum… Üstümdekilerle nasıl göründüğümden hiç memnun olmuyorum…
Geçip giden sokak lambalarının ışıkları üzerimden geçip giderken başımı cama yasladım ve Belya’nın mesajına gülümsedim istemsizce. Eski zamanlardaki gibi hissettiriyordu. Yeniden arkadaşımmış gibi.
R: İstanbul’a gidiyorum ben.
B: Neden? Deli misin sen? İki gündür okula da gelmedin, fark etmedim sanma.
R: Fark etmiş miydin cidden?
B: Evet.
R: Babamı patronuna ifşa edeceğim. Birileri olduğunu biliyorum senin de. Tayga Vasilyev’in telefon numarasına ulaşabilir misin sence?
Belya bir süre yazdı. Silip silip yazdığını düşünmüştüm ekranın karşısında. Ne söyleyeceğini bilemiyordu sanırım. Babamı ifşa edeceğim için nedenini mi soracaktı? Ya da inkâr mı edecekti birileri olduğunu? Yardım etmeyecekti belki de, etmek istemiyordu. Ne de olsa insanlar onu sayısız kez yolda bırakmış ve o da yorulmuşa benziyordu, ne zaman konuşsak böyle hissederdim onunla…
B: Tayga Vasilyev (+905…)
B: Eğer numarayı kimden aldığını sorarsa ve adımı verirsen kâbus gibi üzerine çökerim haberin olsun.
R: Söz!
Numarayı doğrudan kaydederken çaldırdığım saniyeler kafamı koltuktan kaldırmış, otobüsün doluluğunu kontrol ediyordum ama ön taraflar doluydu sadece ve herkes uyuyordu. Bana en yakın dolu koltuk dört sıra ilerideydi. Yeterince sessiz konuşursam duymazlardı.
“Kimsin? Ne bu ısrarın gece gece?” diyerek açtı Tayga Vasilyev telefonu. Üçüncü arayışımda açmıştı.
“Reva Nadas.” Doğrudan, az ve öz konuşmak en iyisiydi. “Seninle acilen görüşmem gerekiyor. Bir şey vereceğim.”
“İlgilenmiyorum,” dediği gibi telefonu suratıma kapattı o an. Şokla ekrana baktım. Nasıl yani?
Tekrar aradım. Meşgule attı. Mesaj attım bu sefer.
R: Beni dinle SIĞIR. Babanın sağ kolu, Nedim Nadas, ki benim babam oluyor, babanın arkasından işler çeviriyor ve elimde tüm kanıtlar var. Eğer elimdeki kanıtları almak istiyorsan benimle iki saat sonra konumunu atacağım yerde buluş. İstemiyorsan da, sorun değil. Babana ulaşmanın bir yolunu da bulurum.
Mesajı göndereli bir dakika olmadı ki telefonum çalmaya başladı, sinirlendiğim için üçüncü çalışında açtım. “Efendim?”
“Manyak mısın amına koyayım sen? Niye babanı ifşa ediyorsun?” diye sordu Tayga, aynı anda öfkeli ve şaşkın geliyordu sesi. “Yaşatmaz seni. Git yat uyu bu saatte yorma beni, hadi.”
“İstemiyor musun yanlış mı anlıyorum?”
“Ya sikicem gecenin bir saatinde ne bu ya telefon şakası mı…” diye söylenerek telefonu kulağından uzaklaştırdığını duydum, ardından seslice bir nefes verdi ve kulağını yeniden telefona dayamıştı ki sesi net geliyordu. “Hazar nerede? Niye o mal aramıyor haberi yok mu kutlu haberden?”
“Ne?” Kaşlarım çatıldı. “Hazar’ın ne ilgisi var bu meseleyle?”
“Ölüyordu senin babanın boklarını ortaya dökecek diye. Blyat’!.. O bok maddeyi Taberda Vadisi laboratuvarlarından kaçırıp Karadeniz üzerinden Soyhan’a sızdıran kim sanıyorsun? Senin baban. Tüm ülkeye dağıtıp devlet zararına bir pandemi başlatma planını devreye sokmasına şunun şurasında ne kaldı? Dalga mı geçiyorsun sen benimle? Hiçbir şeyden haberin yok mu? O piç mi korudu seni aklınca bir bok anlatmayarak? Vay dalyarak, ülkeyi yakacak prensesinin tırnağı kırılmasın diye… Orospu çocuğu,” dedi Tayga telefonda tükürürcesine. Şaşkınlıktan önümdeki boşluğa bakabiliyor ve ağzımdan nefes alabiliyordum sadece. “Nerede lan bunun amcası gelsin alsın gitsin tedavisini olsun, ölecek kalacak elimizde…”
“Yobannıy v rot!” diye bir Rusça küfür daha duydum o an arkadan, eğer sesini daha önce duymamış olsaydım Lodos olduğunu anlayamazdım. “Çocuğun bütün özelini piç ettin—“
“Ben zaten biliyordum,” dedim o an daha fazla tartışmalarının önüne geçmek için. Neredeyse amcası değil o bu arada, da diyecektim ama bu çocukların Hazar’ın arkadaşı olmadığı aklıma geldiği için bilgi vermeyi reddediyordum bu yüzden kendimi durdurdum. “Yani tedavi olabilir mi?”
Bir an sessizlik oldu. Alt dudağımı çiğnedim koltuğumda iyice sinerek. “Olabilir ama olmuyor mal,” dedi Tayga.
“Neden olmuyor?”
“Git kendisine sor. Bu kadar hazıra konma Reva Nadas,” diye yanıtladı Tayga o an. Her neredeyse, bir sigara yakıyordu o an çünkü zipposunun ve içine çektiği ilk nefesini duyabilmiştim. “At konum, geleceğim. Eğer bu bir numaraysa hayatını sikerim haberin olsun.”
“Hayatım yeterince sikik merak etme ama eminim daha kötüsünü yapabileceğinden, o yüzden—“ Tam cümlemi tamamlıyordum ki telefonu suratıma kapattığını fark edip ağzım bir karış açık baktım ekrana. “Geri zekâlı,” dedim pis pis bakarken, sanki görebilecekmiş gibi. “Sare de Belya da haklı… Sizden ne hayır gelir? Şerefsiz piç.”
Daha önce bu kadar küfür etmiş miydim aynı gün içerisinde hatırlamıyordum.
Bir saat sonra otogarda indiğimde o kadar esniyordum ki ağzım yırtılacakmış gibi hissediyordum. Hiç yapmadığım bir şeyi yaparak bakkaldan Snickers aldım ve aç karnına bir güzel yedim, üzerine de su içtim. Aç karnına yenilen tatlının tadı başka oluyor derdi Belya hep, inanmazdım ama haklıydı. En hızlı enerji alabileceğim ama en kötü seçenekti bu. “Bazen de böyle,” dedim omuz silkerek. “Bazen de böyle, yapacak bir şey yok.” Ardından çikolatanın çöpünü atıp bir taksiye bindim. Tayga’ya gönderdiğim konuma gidiyordum.
Otogara en yakın sahile.
Yaklaşmıştık da. Ta ki karanlık Sarıyer sokaklarında biri Bentley, diğeri devasa bir Range olmak üzere iki araba önlü arkalı bizi sıkıştırana kadar. Kalbim ağzımın içinde atarken, gözlerim etrafı kollarken gidiyordum zaten yolda… İlk fark eden ben olmuştum bir gece kadar karanlık araçları. Taksici saf olduğundan dönebileceğini sanıyordu, bu yüzden manevra yapmaya çalıştı ama sonra “Tövbe tövbe, ne bunların derdi gece gece?” diye söylenerek el frenini çekti ve emniyet kemerini çıkardı. “Sen burada kal kızım.”
“Abi gitme,” dedim sertçe yutkunarak. Babam bu sinirle hiçbir suçu olmayan taksiciyi öldürürdü. “Babam o,” dedim bu sefer, endişeli gözlerle ön camdan Bentley’e kilitlenmişken. “Beni almaya gelmiş. Korkutmayı sever. Ben iniyorum, sen de yol açılınca gidersin… Buyur taksimetrede yazan ücreti vereyim.” Cüzdanımdan çıkardığım bir miktar nakiti uzattım besmele çeken adama.
“Ulan ne garip adamlar var,” diyordu ben taksiden ihtiyatla inerken.
“Bir bilsen,” diye fısıldadım gecenin karanlığına o an, kapıdan dışarıya adımımı attığım an gecenin soğuğu yüzümü yalarken. “Bir bilsen…” Bilsen polisi arardın. Yanına gitmeme izin vermezdin o adamın. Onun yanında değil senin yanında daha güvende olurdum, tamamen yabancı bir adamın…
Kaçabileceğim hiçbir yer yoktu gecenin karanlığından başka ama eğer haberi varsa, muhtemelen kaçmaya çalıştığım an adamlarını peşimden gönderecekti ve gecenin bu saatinde bir başkasının hayatını tehlikeye atmayı göze alamıyordum. Taksici gitmeliydi güvenle. Ses çıkmamalıydı çok buralarda… Ben dönmeliydim babamın yanına ve özgürlüğüme karşılık elimde olan tek kozu, kayıtları vermeliydim ona.
Berbat olmuştu her şey.
Nasıl anlamıştı İstanbul’a geldiğimi? Telefonumu sıfırlamıştım, yazılımın gitmiş olması gerekiyordu. Kontrol etmiştim de. Belya mı beni ele vermişti? Neden babama ulaşıp söylesindi ki? Tayga? Ama işine gelirdi, yapması için hiçbir sebep yoktu.
İnip de Bentley’nin arka kapısını açan Ares oldu. Tabii. Köpeği olduğu adamın dibinde uslu uslu lafını dinlemeye devam edecekti, her ne kadar saldırgan ve büyük bir köpek türü olsa da kendisi… Pasif davranıyordu. Her ne yaşadıysa bok gibi bir insan olmuştu. Ben de bana olanların ardından bok gibi bir insana dönüşecektim. Sonumu görebiliyordum. Fırsatım varken yemeğine fare zehri katmalıydım babamın, en azından itibarını mahvetmediğim için bana cehennemden teşekkür ederdi.
Ares, açtığı kapıdan içeri girerken sırt çantamı aldı. Yutkunarak, yere bakarak oturdum babamın yanına ve Ares’in üzerime kapıyı kapatıp çantayla birlikte öne binişini izledim. Range çıkmıştı, taksici de dönüyordu. Kalbim avuçlarımın içinde atıyordu gerginlikten. Ölecektim. Hissedebiliyordum. Babam öldürmese bile kalbim dayanmayacaktı. Çok hızlı atıyordu. Başka bir şey duyamıyordum.
Ares, Range’in arkasından yola çıktığında arabada ölüm sessizliği hâkimdi. Bir süre sürdü, ilçeden çıktı. Bu saatte trafik olmadığı için miydi bilmiyordum ama her nereye gidiyorduysak, çabuk gelmiştik. Haliç yakınlarında, eski bir fabrikaya… Cesedimi buraya gömecekti demek ki. Ya da belki denize atardı. Denize atılmak istemiyordum, denizden korkuyordum. Zaten yeni öğrenmişken yüzmeyi— Kızım sen öleceksin. Ölünce bitiyor her şey. Ölünce bitiyor Reva.
“Anneme ondan nefret ettiğimi söyle,” dedim kapım bir gürültüyle açılarak dışarı çekiştirilmeden hemen önce. Bir ateş yakılıydı toz toprak zeminin ortasında bir bidonda, önünde diz çöktürdüler ve telefonumu alıp kırdılar. Bu adamları tanımıyordum. Babamın evden uzak tuttuğu, kötü adamları olmalıydılar.
Ares geldi ardından ve ateşin başında çantayla birlikte dikildi. En son babam çıkmıştı arabadan, üzerinde kirlenmesinden en çok huylandığı bej takımlarından biri vardı. Bunca zaman başımı kaldırıp da bakamadığımdan, çenemi sıkıp gözlerimi aşağıda tuttuğumdan fark etmemiştim.
Ellerim dizlerimde, bacaklarımın üzerine oturmuştum ve tepemde dikilen adamlara bakmaya korkuyordum o an ama başımı kaldırıp da babamın suratındaki iğrenir ifadeyi görebildim. Göğsüme bir hançer yemiştim yine, nasıl böyle bir adam yüzünden acı çekebiliyordum hâlâ? Kırılacak hayal kalmış mıydı bile içimde? Hayatımı mahvediyordu zaten, öldürse ne yazardı…
“Bu muydu beni tehdit ettiğin kayıtlar?” dedi çantamı Ares’in elinden alıp, sinirle fermuarını yırtarcasına açarken ve ters çevirip içinde ne var, ne yok döktü. Usb’ler, CD’ler, kağıtlar saçıldı ortaya. “Bu muydu?” dedi bir kez daha iğrenircesine bakarken bana ve önüne tükürdü. “Sen benim kızım değilsin artık. Kanımdan, canımdan değilsin. Sen hainsin. Kendi öz babasına sırtını dönen bir hain… Bırak zaten soyadımı. Ama son kez, mezar taşının üzerinde yazmasına izin vereceğim.”
Boğazımdan kopan hıçkırığa engel olamadım gözyaşları görüşümü bulanıklaştırırken o an. Gerçekten ölecektim. “Atın şunları ateşe,” dediğini duydum babamın o sırada, adamlarından ikisi öne atıldı ve ellerine geçirdikleri her bir parçayı bidonun içinde yanan ateşe attılar.
Öne çıktı bu sefer, ayakkabılarının ucuna baktım gözyaşlarımın arasında nefes almaya çalışırken ama göremiyordum bile. “Yıllarca bir parazit gibi beslendin benden… Benim kanımdın, canımdın. Seni ellerimle büyüttüm, okuttum, besledim. Benim çizdiğim yolu siktir edip Allahın dağına okul okumaya gideceğini söylediğinde ne yaptın ne ettin ikna ettin beni ama evden uzakta aklın karışmış senin. Benim kızım bu kadar aptal değildi. Benim kızım uslu uslu o tatile gider, mezun olunca da seçtiğim adamla evlenirdi. Benim kızım benim kasamın şifresini bilecek kadar zekiydi ama içindekileri alıp beni tehdit edecek kadar kalleş değildi!”
“Neden—“ Hıçkırdım, kesik kesik nefesler alıyordum. “Neden sadece, kendi kendime, olduğum gibi,” dedim başımı kaldırırken yüzüne doğru; gözyaşları aktığından şakaklarımdan aşağı, artık görebiliyordum yüzünü. Kin ve nefret dolu yüzünü. “Var olamıyorum bu dünyada? Neden hep bir beklentin, bir isteğin var benden kan kusturan…” Elimi kalbime yasladım.“Neden ilaçlarla, doktorlarla susturmak zorundasın irademi…” Nefes alamıyordum. “Neden sadece kızın olamıyorum? Neden—“ Boğazıma hançer geçiriyordu sanki biri durduraksız… “Neden kendi seçimlerim yok… Neden baba? Öldür,” dedim kalbim göğsümden her an fırlayacakmış gibi hissettirirken. “Öldür beni. Ben zaten yaşamıyordum! Hayatta kalmak için savaşıyordum sadece— Yoruldum,” diye mırıldandım bakışlarım önüme düşerken. Zemin kayıyordu gözlerimin önünden. “Bitsin artık. Tamam. Bitsin.” Ölünce bitiyormuş. Öyle dediler.
Ölünce bitiyor Reva.
“Gazda,” dediğini duydum o an Ares’in, patron demekti. Babam elini kaldırdı onu susturmak istercesine ama Ares yeniden öne bir adım attığında “Kes lan, sus,” diyerek susturdu onu. “Kapatın çenenizi. Susun!” diye bağırdı bu sefer babam. Duyduklarına mı inanamıyordu? Nihayet o kırılmaz, geçilmez görünen teninin altına işleyebilmiş miydi haykırışlarım?
Bir anda arkamda dikilen adamların hareketlendiğini hissettim o an, bir elim göğsümde diğer elimi toprak zemine yaslayarak yere baktım ve sakin ol Reva, diye fısıldadım kendi kendime. “Sakin ol. Ölürsün bak cidden. Gerçekten ölürsün Reva…”
“Öleceksin zaten,” diye mırıldandı babam o an, sesimi duymuştu bir şekilde ama dikkati bende değildi; hayır… Bir eli cebinde, suratında geçilmez bir çelik ifadeyle omzunun üzerinden gelenlere bakıyordu.
“Tüh ya!” diye bağırdığını duydum otoriter bir sesin, kulaklarımın doğru duyup duymadığını anlamak istercesine başımı kaldırdım ve ona baktım; Tayga Vasilyev’e. Gelmişti. Burayı nasıl bulmuştu? Bizi nasıl bulmuştu? Üzerinde boğazlı siyah bir örme kazak, pantolon ve çizmeler vardı. Siyahlar içindeydi ve korkunç görünüyordu. “O attıklarınız bana mı aitti yoksa?” diye sordu sempatik bir şekilde başını eğip bir elini cebinden çıkararak adamların ateşe son kez attığı belgeleri işaret ederek. “Yetişemedim, bak, görüyor musun… Proklyat’ye!”
“Tayga,” diye seslendiğini duydum babamın gürleyen bir sesle o an. “Def ol git. Seni ilgilendirmez benim meselem.”
Tayga’nın dudakları sadist bir tebessümle kıvrıldı o an. “Seninle ilgili her şey beni ilgilendirir Nedim. Sen benim babamın köpeği değil misin?” diye sordu aşağılık bir tınıyla. “Bu sıralar kuduz salgını varmış, kimden bulaşır kimden bulaşır diye düşünürken aklıma bir geldin… Geliş o geliş. Ben de kalktım buraya geldim.” Bakışları üzerime değdi. “Kızı bırak. Sonra da adamlarına silahlarını bıraktır. Yarın sabah gel, babama her şeyi itiraf et.”
Babam birkaç saniye ciddi mi lan bu gibisinden bir bakışla Tayga’nın akıl sağlığını kontrol edercesine süzdü çocuğu, ardından başını geriye atarak attığı kahkaha yankılandı boş arazide. “Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Soyadın tek başına sana güç vermiyor Tayga, gücü ellerini düşmanlarının kanlarıyla yıkarken sen elde ediyorsun! Sen neyle yıkıyordun bunca zaman ellerini? Kuş sütüyle mi?”
“Seninki harici hepsi kuş sütü geliyor bana, inan.”
Sesin geldiği yere inanamıyordum. Tek katlı terk edilmiş fabrikanın tepesindeydi. Oraya nasıl çıkmıştı? Buraya nasıl gelmişti Hazar? Ne ara? Altı saatlik karayolu mesafesi vardı Soyhan’dan İstanbul’a… Nasıl haberi olmuştu? Tayga mı söylemişti? Siyahlar içindeydi o da, tepesinde yükseliyordu ay gökyüzünde ve ışığı arkasından vuruyordu bu yüzden yüzünü seçebilmek zordu ama o’ydu.
“Bu ne lan?” diye gürledi babam dönüp Hazar’a baktığı an, çatık kaşlarının ardından bir Tayga’ya baktı ve “Sizin ne işiniz var burada?!” diye esti yine. “Def olun gidin, son uyarım!”
“Gitmezsek?”
Uyuşan bacaklarımın üzerinden yere oturdum ve dönüp arkama baktım o an; Lodos, adamların arkasında eski araçların park edildiği hurdalık gibi bir yerde eski bir kamyanetin kaputunun üzerindeydi elleri cebinde. Beyaza yakın saçları gecenin karanlığında parıldıyordu.
“Belki sizi kendi ellerimle öldüremem ama ölmekten betere çeviririm!” Lodos’a hayretler içerisinde bakarken konuşuyordu babam, çabucak toparladı ifadesini ve üçünün üzerinde de ayrı ayrı gezdirdi gözlerini. “Tayga!” diye bağırdı bu sefer. “Kayıtlar yok artık! Hiçbir şey kanıtlayamazsın!”
“Madem biliyordun,” diye mırıldandım kesik kesik alabildiğim nefeslerin arasında, iki elimin üzerinde ancak durabiliyordum düşmeden. Başımı çevirip Tayga’ya baktım. Oluşan sessizlikte mırıltımı duyabileceğini düşünüyordum. “Madem biliyorduysan çoktan… Neden babana söylemedin Tayga?”
Babamın kahkahası yankılandı o an arazide, Tayga’nın çenesindeki kemik oynamıştı resmen dişlerini sıkmaktan ve ben bunu bu mesafeden görebiliyordum. “Çünkü tatlım, Akel Vasilyev oğluna kanıtsız güvenecek bir adam değil,” dedi babam kahkahasını bitirdiği gibi, zafer edasıyla. “Ona yıllardır biat eden sağ koluna mı güvenir sence yoksa yıllardır isyanlarda olan asi oğluna mı? Kayıtlar da yok elinde artık.”
“Bir tanesi yeter,” dedi o an Tayga. Babam kafası karışmış gibi görünüyordu. Etrafa baktı şüpheyle. Üçünün üzerinde gezdirdi gözlerini. Anlamaya başlamıştı. Burada olanları kayda mı almışlardı? “Kendi kızını öldürecek kadar gözün dönmüş,” diye gürledi o an Tayga. “Adam değilsin.”
Hazar’ın çatıda kaybolduğunu gördüm o an, dönüp baktığımda Lodos da artık kamyonetin kaputunda değildi. Nereye gitmişlerdi? Tayga’ya dönüp baktım o an ama geri geri adımlıyordu elleri cebinde, ardından gölgelerde kayboldu.
“Nereye gidiyor lan bunlar?!” diye bağırdı babam. “Dağılın! Bulun şunları! Getirin buraya!” Gözü dönmüş gibiydi, emir verirken ellerini kollarını savuruyordu etrafa. Adamlar ne yapacaklarını bilemeyerek silahlarına davrandılar ve etrafa dağılmaya başladılar o an. Ben yerdeydim, başımda babam ve onun yanında da Ares kalmıştı bir tek.
“En kuduz köpek de sensin,” diye fısıldadım başımı kaldırıp acı içinde Ares’e bakarken. Gözlerimden kan geliyormuşçasına canım yanıyordu. Sanırım kusacaktım. Midem öyle bir bulanıyordu ki her nefeste baskılıyordum bulantıyı ama işe yaramıyordu. Babam bir an ayağındaki ayakkabıyla elimi çiğnediğinde acı içinde bağırarak yere attım kendimi daha fazla duramayarak.
“Kes sesini,” diye tısladı üzerime doğru, bense sırtüstü dönerek gökyüzüne bakmaya başlamıştım. Buraya kadar mıydı gerçekten? Onca uykusuz gece, uykusuz geçen sınav haftaları, kuruşu kuruşuna denk getirmeye çalıştığım masraflarım, korka korka atmayı öğrendiğim kulaçlar, biraz daha uyku için yalvarırken kendime acımadan her sabah sabahın köründe sıcacık yatağımdan kalkıp savaşmaya başladığım günler… Keşke biraz daha kalsaydım yatakta o zamanlar. Keşke biraz daha uyusaydım. Keşke Hazar’da kaldığım günler bari kendime izin verseydim ve biraz daha kalsaydım yanında. Keşke düşünmeseydim saçımı hâlini o kadar, düşünmeseydim çıkartamadığım makyajımı ya da yediğim kuru tostun hiçbir faydası olmadığını vücuduma… Besin değerlerine bu kadar takmasaydım yemeklerin, istediğimi yeseydim keşke. Annemin karşısına geçip bağırsaydım babama bağırdığım gibi her şeyi içimdeki, o zaman rahat ederdim işte gerçekten. Biraz daha şefkatli davransaydım kendime, biraz daha sevseydim kendimi… Biraz tadını alsaydım hayatın. Biraz daha derin nefesler alsaydım. Biraz daha yaşasaydım.
Bir silah sesi duydum, elim kalbimin üzerine gitti ve ovalamaya başladım göğsümü. İşte. Gidiyordum. Nefes alamıyordum artık. Ares’in üzerimden atlayıp koşturduğunu gördüm bir an, son ana kadar babama sadıktı ki gelenler her kimse saldırıya geçti. Biraz geriden yere serildiğini hissettim bir bedenin vahşice. Ardından babamın küfürlerini duydum. Tayga Vasilyev’e benzer bir silüet geçti yanımdan babamın olduğu tarafa doğru ve biri dizlerinin üzerinde önüme atlarak yanımda diz çöktü o an. Bir çift kehribar göz endişeyle üzerimi soyuyordu o an. “Reva, beni duyuyor musun?” Ama sesi bulanıktı, uzaktan geliyordu.
En azından güzel yüzünü görebiliyordum. Kısa bir süreliğine de olsa…
“Sen ölemezsin Reva. Ölecek olan benim. Sen yaşayacaksın. Duydun mu beni? Ölmene izin vermeyeceğim…”
Nabzımı kontrol etti parmakları, ardından eğilip göğsüme dayadı kulağını ve o an karanlık oldu. Sesler kesildi. Göğsümdeki baskıyı hissettim. CPR’a başlamıştı… Kalp masajı.
Zavallı kalbim durmuş muydu sonunda?
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.