4. BÖLÜM
“ZİYAN, BİR ÖMÜR"
Liza Anne, Control
“Yalnızca bir telefon görüşmesi yapmam gerekiyor.”
Hazar’ın garajındaydık, kaskını çıkarmış kenara koyuyordum ki sesini duydum ve omzumun üzerinden döndüm ona. Elimi saçlarımdan geçirene dek kabarıp dalgalanmaya başladıklarının farkında değildim, sanırım rüzgâr yüzünden oluyordu bu. “Hm-hm,” diye mırıldandım başımı sallarken, Hazar dudaklarında belli belirsiz bir tebessümle gözlerini kısarak baktı bana bir saniyeliğine. Ne anlama geldiğini bilmiyordum bu bakışın ama anlayabilmem için daha fazla ipucu vermedi, geçen seferki gibi evin içine açılan kapıdan girerken telefonunu çıkardı ve garajda yalnız kaldım bir anda.
Duvara çakılmış çivilere asılıydı birçok alet, edevat. Bir de kapının arkasında geçen sefer fark edemediğim bir dart tahtası vardı. Parmaklarımı kapının üzerindeki, dart tahtasının dışında kalan deliklerin üzerinde gezdirirken buldum bir an; tenimin altında her nasılsa keskin hissettiriyorlardı ve bir an, elime kıymık battı. Sert bir nefesi ciğerlerime çekerek sıçradım, yüzük parmağım kanıyordu. Dilimi gezdirdim hızlıca üzerinde kanamayı durdurmak için, kanımın metalik tadı yüzümü ekşitmemi sağlamıştı. Hazar kötü mü oynuyordu dartı? Belki sarhoşken denemişti. Belki arkadaşlarıydı. Belki…
“Kes şunu.”
Kapının kolunu çevirip açtım ve koridorun içinde buldum kendimi o an. Çantamı ve kabanımı çıkarıp salona doğru ilerledim, Hazar her nereye kaybolduysa sesi bile gelmiyordu. Kiminle görüştüğünü merak ediyordum ama özel alanına saygı duymam gerektiğini bildiğimden, çizmelerimi çıkarıp kapının önüne koyduktan sonra bir köşeye oturdum ve beklemeye başladım.
Bir süre sonra salona yaklaşan adımları duyduğumda geriye yaslandığım koltukta başımı kapıya çevirmiş, üzerine rahat bir şeyler geçirmiş Hazar’ı gözlüyordum. Gri bir eşofman ve tişört giyinmişti. “Eee, anlat bakalım, nasıl gidiyor hayat?” Telefonunun ekranını son bir kez kontrol ettikten sonra masanın üzerine bıraktı ve koltuğun üzerinden bir elini koltuk sırtına yaslayarak tekte kendini yanıma bıraktı.
Böyle bir şey sormasını beklemiyordum; ne sorması gerektiğini ya da ne beklemem gerektiğini de bilmiyordum… Kafamın içi tam bir cehennemdi.
“İyi, yani,” diye mırıldandım gülmeden edemeden, bir bacağımı diğerinin üzerine atmış ve parmaklarımı kucağımda birbirine geçirmiş oynuyordum. “Senin?”
Seslice, derin bir nefes aldı Hazar o an başını geriye atarak tavana bakarken. “Yoğun ama iyi. Herhâlde. Boş zamanlarında neler yaparsın?”
Boş zamanım yok. Sabahın 5’indeki alarmından akşam 10’daki uyku vaktine kadar her anı planlı olan birinin nasıl boş vakti olabilirdi? Ya ders çalışıyor, ya vücudumu esnetiyor, ya saçımla boğuşuyor ya da temizlik yapıyor oluyordum okuldan arta kalan vakitte. Düşününce, zaten, nasıl vakit bulacaktım yüzme dersleri almak ve yarı zamanlı çalışmak için ben de bilmiyordum.
Ama o an, sahip olduğum hiçbir özelliği yeterli bulmadığım için “Koşuya çıkarım,” dedim ve o an, orada kendime koşuya başlamanın sözünü verdim. Böylece yalan olmayacaktı. “Onun dışında çok vaktim olmuyor okuldan. Sen neler yapıyorsun?” İstemsizce kitaplığına kaymıştı gözlerim. “Kitapları seviyorsun herhâlde.”
“Sen?” diye sordu ayaklanırken, kitaplığına yaklaşıyordu. “Kitapları sever misin?”
“Çok.”
“Fantastik-bilim kurgu?” Var mısın bu masada dercesine bakıyordu eline raftan on santim kalınlıkta bir A4 yığını çıkarırken. Ne diyeceğimi bilemediğim saniyelerde bir anda kucağıma o kağıt yığınını bıraktığında bunun zımbalanmış, yazıcıdan çıkartılmış bir roman olduğunu fark ettim. Üstelik daha önce hiç görmediğim orijinallikte bir ismi vardı ve sayfalarını karıştırdıkça gözüme çarpan cümleleri algılamakta güçlük çekiyordum, dili epey iyiydi.
“Bu hangi kitap?” diye sordum başımı şaşkınlıkla kaldırıp yüzüne bakarken.
Tepemde gülümseyerek dikiliyordu. “Daha çıkmadı, belki çıkar ilerde. Bilmiyorum. Yayıncılara fikirlerimden bahsetmek için fazla paranoyak davranıyorum aslında, sonuçta ismim yok ve çok kolay çalabilirler. O yüzden ileride belki elim kolum daha uzun olduğunda…”
Bir karış açık kalmıştı ağzım. Boğazım kurumuştu. Ne söyleyebileceğimi bilmiyordum bile. “Bunu sen mi yazdın?”
Hazar bakışlarını kaçırırken elini ensesine attı ve saçlarını karıştırdı o an. “Yani, bu ilk biten… Birkaç tane daha var ama daha bitmedi.”
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Yapay zekaya mı yazdırdın bunları?” Yuh Reva. Ama inanamıyordum. Hazar bir yazar mıydı? Üstelik böylesine kalın, karmaşık bir roman yazmıştı ve dahası bile vardı. Kimin aklına gelirdi ki?
Gülerek yanıma oturduğunda bir sigara yaktığını fark ettim, hemen önündeki yuvarlak sehpanın üzerinde de bir küllük vardı. “O kadar mı şaşırdın ya?”
“Yani, ne bileyim…” Ne diyeceğimi bilmiyordum, bir an önce kendime gelmem gerekiyordu. Neden kalbim bu kadar hızlı çarpıyordu, evet? İşte şimdi mantıklı bir soruydu Hazar’ın dün gece sorduğu. Temas yok, bir şey yok… Neden?
Sanırım etkilenmiştim. Genç bir erkeğin oturup bilgisayar başında saatlerini kurgu bir roman yazmaya harcamış olması fikri deliceydi. Bir sayfa yazmak bile ne kadar zordu! Bu kalınlıkta bir kitabı ne zamandır yazıyor olması gerekiyordu bitmesi için? Ya bahsettiği diğerleri?
“Bu kitabı çıkarmak zorundasın,” dedim karıştırmayı bırakıp heyecanla ona doğru dönerek. “Bir yayıneviyle anlaş. Mail at onlara. Konuş. Bir şey yap! Sen deli misin?!”
Heyecanım ona da geçmiş gibiydi, iki parmağı arasında can bulan bir dal sigaradan içine zehir çekerken gözlerinin içi gülüyordu resmen. Daha önce böyle bir neşe görmemiştim. Ne bir başkasının gözlerinde, ne de onun üzerinde… “Öyle mi diyorsun?”
“Tabii ki!”
“Bilmiyorum, mezara götürebilirim benimle,” diye mırıldandı önüne dönerek, espri yapıyordu.
“Başına bir iş gelirse ben bilgisayara geçirip adına yayınlatırım. Annemin yayıncı arkadaşları var— gömülmesine izin veremem bu kadar emeğin, şuna bak!” Kaldıramıyordum bile ağırlığından, elimdeydi ve tartıyormuş gibi havada sallıyordum. “Tuğla gibi. İnanamıyorum… Ve dahası olduğunu söylüyorsun öyle mi?” Aklımı kaçırmak üzereydim.
Hazar epey keyif almışa benziyordu şaşkınlığımdan, bir an çıkıp şaka olduğunu söyleyeceğine dair şüphelerim her geçen saniye yok oluyordu; gerçekten yapmıştı bunu. Hobiye bak. Daha gerçek hobilerinden bahsetmemişti bile. Gitar çaldığını ve sesinin güzel olduğunu biliyordum, spora kendini adadığı vücudundan belliydi yani düzenli gittiği bir spor salonu vardı ve öğünlerini proteinle kendi hazırlıyordu, motorsiklet kullanıyordu ve bozuk bir şeyleri tamir etmekten anladığı da garajından belliydi. Ayrıca televizyonun yanındaki beyaz kutuyu ve kolları görebiliyordum buradan, playstation da oynuyordu. Her şey hakkında bir fikri vardı. Partide o Kovuk denilen yerde bilerek dayak yemiş ve çocukların ağzından laf aldıktan sonra hepsinden kurtulmuştu.
Ayrıca okuldan bir çocuğu da tehdit ettiğini unutmamam gerekiyordu. Gözlerimden parıltılar ve simler kusmaya başlamadan önce biraz kendimi tokatlamalıydım. Bu kadar etkilenmeme izin veremezdim. Sonu belliydi.
“Öyle… Bir kopyasını atarım okumak istersen,” diye mırıldandı Hazar, sigarasından son bir nefes çekerek dibini küllüğe bastırırken. Tabii ki isterdim. Ardından ayaklandı ve telefonunu bıraktığı masaya doğru ilerledi. “Acıktın mı bu arada? Ben pizza söyleyeceğim galiba. Pis bir şey yemek istiyorum.”
Pis bir şey betimlemesine neredeyse gülecektim. Hiç de öyle pis şeyler yiyormuş gibi görünmüyordu ama erkeklerin midesinin çöp olduğunu biliyordum biraz gözlemlerimden dolayı. “Pizza olur.”
Muhtemelen bir yemek siparişi uygulamasını karıştırıyordu. “Neli?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim ve o an göz göze geldik. “Ben… Bilmiyorum. Sen hangisinden alırsın?”
“Karışık. Dört peynirli. Jambonlu ananaslı?”
“Ananaslı?” Kaşlarım havalandı.
Bir an Hazar gözlerini devirdi hayal kırıklığıyla. “Pizzada ananası garipseyen uzaylılardan olduğunu söyleme,” dedi benim kabullenerek dudak büzdüğüm saniyelerde. “Hiç denedin mi bile ki? Tamam, sana dört peynirli söylüyorum. Benimkinden de denersin ananaslıyı, önyargın kırılır.”
“Öyle olsun,” diye mırıldandım tuğla gibi romanını karıştırmaya geri dönerek. Karakterlerin isimleri, şehirler, geçtiği distopya… Bütün bunlar gerçekten onun aklının ürünü müydü? Daha bilmediğim ne kadar çok şey vardı kimbilir hakkında, hepsini öğrenmeye vaktim olacak mıydı bile ki? Neden anın tadını çıkarmak yerine ne getirebileceğini hiç bilmediğin bir gelecek hakkında endişeleniyorsun? Çünkü benim olayım bu. Ben bunu yaparım.
Ya da sadece ilacını almayı bıraktın.
Hazar siparişleri verir vermez telefonu çalmaya başladığında “Bu görüşmeyi yapmam lazım, pizzalar gelirse cüzdanım girişte asılı ceketin cebinde,” dedi elinde telefonunu sallayarak başka bir odaya geçmek için hareketlenirken. “Buldun mu Konum belli mi?..”
Kiminle konuşuyordu sabahtan beri bilmiyordum ama bir işler çevirdiğini biliyordum, ne zaman düşünsem bağırsaklarım düğüm düğüm oluyordu sanki. Hazar’ın kötü biri olduğunu düşünmüyordum ama iyi ve kötüyü ayırt eden belli özellikler neydi ki? Hayvanlara ve insanlara kibar davranan biri hâlâ başını belaya sokacak işler çeviriyor olabilirdi. Kaldı ki ben kötü biri olmasından korkmuyordum, ben babam gibi olmasından korkuyordum.
Kafamın içinde başka bir odacık açıp bütün düşüncelerimi süzgecinden geçirebileceğim kadar zehirlenmiştim çünkü yıllar boyu annemin anlattığı hikâyeler tarafından. O süzgeç tıkalıydı. Hiç kimse kurtulamıyordu ağlarından. Kafamın bir bölümünün çürümüş olduğunu biliyor, kokuyu saklamakla geçiriyordum sanki bir ömrü insanlardan.
Kitabın ilk yirmi sayfasını yalayıp yuttuğum sırada zil çaldığında ayağa fırladım. Kapının hemen karşısındaki askılıkta bir ceket vardı ve elimi cebine attığım gibi siyah, deri cüzdanını buldum o an. Daha fazla bekletmemek adına kapıyı açmadan delikten kontrol edecektim ki geleni, Ares’in suratıyla karşılaştığım an içimde kaynamaya başlayan korkunç hisle geri çekildim irkilerek. Ares neden buradaydı? Çünkü telefonum yanımdaydı ve bir süredir yabancı bir konumda olduğum için kontrol etmeye gelmişti.
Seslice nefes verdim, içeriye bir bakış attım o an. Hazar hâlâ telefonla konuşuyor olmalıydı. Kilidi çevirmeye çalıştım önce çünkü ben evde olsam da her zaman kilitlerdim kapıyı ama Hazar’ın kapısı tabii ki kilitli değildi, koluna asılınca kapı aralandı ve kendime doğru çekerek iyice açtım. “Ares? Neden buradasın?”
Üzerinde her zamanki siyah takım elbisesi vardı Ares’in. Ona baktığımda çenesinden boynuna ilerleyen yara izleri ve karmaşık dövmelerine kaydırmadan edemiyordum gözlerimi, bu da beni korkutuyordu. “Bu ev,” dedi gözlerini insanı çileden çıkartan bir sakinlikle kapı pervazından gezdirirken. “Hazar Mers’maar adına tapusu.”
Mers’maar mı? Hazar’ın soyadı Kutlu değil miydi?
“Eve dön, Reva,” dedi Ares son kez gözlerimin içine bakarak ciddi, neredeyse tehditkâr bir ifadeyle ve ardından dönerek sokağın karanlığına karışmasını izledim bir süre. Anında kapatmıştım kapıyı ve sırtımı yaslamıştım nefes almak için çünkü bu heriften korkuyordum. Yaptığı her şeyi babamın bildiğini düşünmüyordum, ya da babam tabii ki biliyordu ve benimle böyle konular hakkında konuşmuyordu. Bazen babamın, Ares’e benim üzerimden tam yetki verdiğini ve çok önemli olmadığı sürece bir şeyleri bilmesine gerek olmadığını söylediğini düşünüyordum; ne de olsa kafası işiyle doluydu.
İşte böyle meşgul bir adam Belya’yla tanışmak istiyordu ve şehirdeydi. Beni korkutan da buydu. Şehirdeki işinin zaten Belya olması.
Zil çaldığı an önce bir fırladım ki yerimden cüzdan elimden düştü o an ve birkaç kart fırladı içinden. Bir banka kartı, kimlik… Kartları da, cüzdanı da alıp bu sefer kontrol etmeden açtığımda kapıyı pizzacı gelmişti. Teşekkür ederek iki kutuyu da içeri bıraktım ve kartla ödedim, iyi akşamlar dileyerek kapıyı bir kez daha kapattığımda kimliği elimde kalmıştı Hazar’ın. İşte. Hazar Kutlu yazıyordu— doğum günü 11 Kasım’dı. Yakındaydı.
Kimliği içine koyup ceketin cebine bıraktım cüzdanı, ardından pizza kutularını salona götürdüm ve içerideki odalardan birinden çıkan Hazar’a bir bakış attım. “Süper, gelmiş,” diye söylenerek peşimden koşar adım atıyordu. Küçük, neşeli bir erkek çocuğu gibiydi aslında. Happy pill gibiydi. Ama yaşça benden büyük olduğunu biliyordum. Ben 21’ken o… 24’tü. Yani çocuk falan değildi. Neşeliydi. Hazar neşeli miydi?
“Ne kadar neşelisin,” diye mırıldanmadan edemedim kısık gözlerle ve bir tebessümle yüzüne bakarken. Hiç düşündüğüm gibi biri değildi.
Hazar orta sehpayı boşaltırken söylediğim lafı kafasında evirip çeviriyormuş gibiydi, dudakları kıvrıldı ama buruk bir kıvrılmaydı bu sanki. Samimiyetini görebiliyordum. Bana bakmıyordu bile. “Aslında çok depresifimdir.”
Nasıl inanacaktım ki buna?
Peynirli pizza. İçinde protein namına hiçbir şey yoktu ve uzun zamandır böyle, Hazar’ın değimiyle pis bir şey yememiştim. Pis dememesinin sebebi muhtemelen fast food zincirlerinin birinden söylemesiydi. Onun jambonlu ananaslı pizzasının yanında ben peynirliden bir dilim aldığımda, Hazar televizyonu açmış film katologu arasında dolanıyordu. O an, aslında sabahtan beri hiçbir şey yememiş olmama rağmen iştahımın ne kadar kapalı olduğunu fark ettim. Elimdeki bir dilimi bitirebilecek miydim bile? Koca bir pizza söyletmiştim çocuğa üstüne. Yemek zorundaydım.
“Denesene,” diye mırıldandı Hazar başıyla ananaslı pizzayı işaret ederek, filmlerden birini seçemiyordu o da; birkaç tanesinin içeriğine bakmak için üzerine tıklasa da sonra kataloga geri dönmüştü.
Ne beklemem gerektiğini bilmediğim jambonlu ananaslı pizzadan bir dilim aldığımda koltukta geriye yaslanmıştım ve gözlerim ekrandaydı. Sanırım giderek daha da rahatlıyordum etrafında ve… Ve jambonlu ananaslı pizzanın tadı harikaydı. İlk ısırığımda bir lezzet şöleni dans kalkmıştı sanki ağzımın içinde. Tatlıydı bir kere, bir pizzadan beklenilmeyecek kadar tatlı… Şeftalili ve narlı salatalardan farkı olmadığını anlamıştım. Neden bunca zaman herkes burun kırıştırıyor diye denemekten kaçınmıştım?
Hazar “Nasıl?” diye sorarken omzunun üzerinden bana dönmüştü ki son lokmamı sıkıştırıyordum ağzıma, öylece kalakaldım kocaman olmuş gözlerle. Gülerek önüne döndü. “Tamam cevap vermene gerek yok, biliyorum…”
O an Hazar’ın evinde ananaslı pizza yiyor olmak yerine annemin yanında sahte bir samimiyetle ona günümü anlatırken peynirli makarna yiyor olmak istemezdim. Aslına bakılırsa, telefonum bir süredir aranıyordu ve arayanın annem olduğunu biliyordum ama cevap vermiyordum; bu gece burada kalmayı düşünüyordum eğer teklif gelirse ya da Hazar aksini söylemezse. Ares kapıya kadar gelip bana dönmemi söylemişti ama bu tekrarlanana kadar bir şey yapacak değildi. Sabah eve dönecektim her nasılsa. Umarım annemin acil bir hastası gelirdi de İstanbul’dan çağrılırdı o vakte kadar…
Bunu düşünmek, kötü bir evlat olduğum anlamına mı gelirdi? Ama ne zaman annemle iletişim kursam, hiç hoşlanmadığım şeyler oluyordu ve işte, yine yapmıştı yapacağını.
Hazar, Vox Machina Efsanesi adında, daha önce adını bile duymadığım bir animasyon dizisi açarak bana fikrimi sorduğunda tek söyleyebildiğim daha önce hiç böyle bir şey izlemediğimdi. Sanırım o izlemişti ve biz baştan başlıyorduk. Ya da beni başlatıyordu… Bilmiyordum. Sadece izliyordum. İkinci bölümün ortalarında Hazar koltukta iyice yayılarak bacaklarını sehpanın üzerine uzattı ve kollarını göğsünde birleştirerek gözlerini kapattı bir ara. Üçüncü bölüm başlayana dek uyudu.
Işığını açmadığımız için karanlıktı salon, içeriyi aydınlatan tek şey ekrandaki animasyonun her sahnede değişen ışıklarıydı. Ben odaklanmaya çalışıyordum animasyona ama tek düşünebildiğim sık kirpikleri ve nefes alışverişiydi Hazar’ın. Uyurken fazla huzurlu görünüyordu. Yorulduğu belliydi. Pizza dilimli olduğunu henüz fark ettiğim çoraplarının aptallığına gülümsemeden edemedim, ardından yanaklarımın içini ısırırak önüme döndüm.
Ben neredeydim? Bir yabancının evinde… Ne yapıyordum burada? İnsanlar ilişkilere bu şekilde mi başlarlardı? Üstü kapalı birkaç sorunun ardından geçen sohbetle… Her gün biraz daha tanışarak. Ama biraz daha’lar neden yetmiyordu? Neden yetmeyecekmiş gibi geliyordu? Neden şimdiden her şey yarım kalmış gibi hissettiriyordu? Bunu yapan Hazar mıydı yoksa ben mi yapıyordum kendime? Neden ezberliyordum saç tutamlarının alnına düşüş şeklini? Neden gözlerimi alamıyordum boynundaki aptal kolyeden ya da boynundaki dövmeden?
Ben burada, ona âşık oluyordum gitgide ve o benim kontrol edebileceğim, üzerinde hak iddia edebileceğim, duygularımın sorumluluğunu alabilecek ya da bana bir şeylerin garantisini vererek beni rahatlatabilecek birisi değildi. Destek oluşu bile kıyıdan köşedendi.
Benim duygularım büyüktü. Büyük hissederdim her şeyi… Ben bile başa çıkmasını öğrenememiştim hâlâ çocukluğumdan beri, bir başkasını bunun yükünün altına sokamazdım. Zaten Hazar girmek istemezdi. Ona hiçbir şey dokunmuyor gibiydi evinin salonunda, bir animasyon dizisini henüz iki üç gündür tanıdığı bir kıza izletirken uyuya kaldığında… Ona dokunmuyordu hiçbir şey, bir yabancıyla seviştikten sonra yan yana uyuduğunda.
Benziyorduk, evet ama yan yana kelimeleri gibi benziyorduk. Anlamına tezat, ayrı yazılırdı yan yana. Türk Dil Kurumu kurallarına göre bir ikilemeydi bu ifade ve tüm ikilemeler gibi, kelimelerin anlam bütünlüğünü koruması ve ayrı ayrı varlıklarını sürdürebilmesi açısından… Yapamayacaktım. Eğer şimdi kalkıp gidersem, numarasını engellersem ve bir daha karşılaşmazsam— ama hayır. Asıl bunu yapamazdım. Gidemezdim. Şimdi gidemezsem de, hiç gidemeyeceğimi biliyordum içimde bir yerlerde. Korkunç olan buydu.
Bacaklarımı kendime çekerek altıma aldım ve ona doğru döndüm, sağ dirseğimi koltuğun yastıklarına yaslayarak. Elimi de çeneme yaslamış, diğer elimde saçlarına belli belirsiz dokunmaya başlamıştım. Sabah üzerime devrilip kendi elimi saçlarına götürdüğünden hoşlanmayacağını düşünmüyordum. “Uyuyorsun,” diye fısıldadım ardından.
Derin bir nefesle gözlerini açtı Hazar. Kıstığı kehribar gözlerinin ardından ekranda başlayan üçüncü bölüme baktı, “İzledin mi?” diye sordu kumandaya uzanıp durdururken. “Güzel, değil mi?”
“Bayağı iyi,” diye mırıldandım bir tebessümle.
Hazar kaşlarını oynattı o an. “Beğeneceğini biliyordum.” Ardından bakışları etrafa çevrildi, kolundaki saati ve telefonunu kontrol etti. “Uyusak mı? Kalır mısın bugün burada?”
Sanki bu soruyu beklemiyormuşumcasına sabahtan beri, başımı salladım o an. “Çok ilginç ya,” diye mırıldanıyordu kalkarak önümde, bana doğru eğilirken. Ben ne yaptığını anlayana kadar kolunu belime doladı ve beni kaldırdı, ufak bir çığlık atacak gibi oldum omuzlarına asılıp tutunurken ama bacaklarımı beline dolamama yardım ettiğinde güvendeydim. Televizyon kapandığından artık salon karanlıktı ama yolunu biliyor gibi yürüyordu içeriye.
“N-ne, ilginç olan?” diye sordum bir an kekeleyerek, daha önce birinin kucağında bu kadar yüksekte olmadığım için garipsemiş ve korkmuştum. Yükseklik korkum vardı ama bu kadarcık mesafeden değildi tabii, alışkın olmadığım içindi.
“Sen,” diye mırıldandı, merdivenleri bitirmiştik o sırada ve odasındaydık artık.
“Ben mi?”
“Evet.”
“Nasıl?”
“Bilmem.”
“Nasıl bilmi—“ dememe kalmadan geriye doğru tartıldığım an, bunun üzerime eğildiği için olduğunu ve arkamda da yatak olduğunu biliyordum bu yüzden şaşkınlığımı saniyeler içinde üzerimden atarak boynuna sarıldım; eşzamanlı bir şekilde yaslandı avucu boynuma ve parmakları saçlarımın arasına girdi. Dudakları yine benimkilerin arasındaydı. Öpüşmeyi bilmiyordum aslında. Her ne yapıyorsa bana, taklit ediyordum sadece ve sanki beceriyordum da. Belimdeki eli kayarak eteğimin ve çorabımın içine girdiğinde, beni yatağa attı ve hiç vakit kaybetmeden eteğimle çorabımı iç çamaşırımla beraber üzerimden sıyırdı o an. Tek bir hareketle tişörtünden ve eşofmanından da kurtulmuştu. Boğuluyor gibi hissettiğim için saçlarımdan ve kazağımdan, ben de çıkardım ve bir yere fırlattım, nereye olduğuna bakmamıştım bile.
Hazar beni belimden yakalayarak yatağın biraz daha ortasına çektiğinde kendiyle birlikte, eli çenemi kavradı ve aç bir hayvan gibi saldırdı dudaklarıma. Dizini kalçamın hemen yanında, bir elini ise iki bacağımın arasında hissettiğim an belim bir yay gibi gerildi ve Hazar’ın mırıltısını duydum zevkten. “Daha hiçbir şey yapmadım bile ve şimdiden sırılsıklamsın,” diye mırıldanıyordu nefes nefese. “Nasıl oluyor bu?”
Ne bileyim ben? Oradan bakınca duayen timsaline mi benziyorum? Bilmiyordum. “Bilmiyorum—ah,” diye fısıldadım bu yüzden, lafımı neredeyse tamamlayamamıştım bile çünkü parmağını içimde hissediyordum ve bir eliyle saçlarımı tepemde toplayarak çenemi ısırmıştı. Nasıl bir şeydi bu? Nasıl kaçırmıyordum aklımı? Bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum. Tek bildiğim, buradan başka bir yerde olmak istemediğimdi. Burada kalmak istiyordum sonsuza dek. Ama uyuyacaktık, sabah olacaktı ve okula gidecektim, ardından eve… Neden anda kalamıyorum? Neden sadece üzücü uzak bir geçmişi hayal ediyorum? Böyle nasıl keyif alacağım hayattan? Nasıl yaşayacağım bu şekilde?
Bir bacağımı katlayarak omzuna getirdiği an alnımdaki saçları çekti ve yüzyüze geldik, konuşurken dudaklarım onunkilere değiyordu. “Bence ağrın geçmiştir,” diye mırıldandı içime kayarken. Çenemi yukarı kaldırdığım an sırtım gerildiğinde, burnuna çarptım ve çenemin ucuna değdi dudakları. Ya da bastırdı. Bilmiyordum. “Sabahtan akşama özlemişim,” diyordu bu sefer de. Neden susmuyordu? Neden o güzel sesini çıkarmak zorundaydı her an? Her an, her dakika kafamın içinde duyayım diye mi? Zihnime kazınsın diye mi? Hiç aklımdan çıkmasın diye mi?
Nefes nefese, seslerimiz ve terimiz birbirine karışmışken elimi saçlarına daldırarak biraz çekiştirdim ve yüzüme bakmasını sağladım o an. “Neden,” diye mırıldandım sertçe yutkunarak. Boğazım kurumuştu. Oksijen yoktu sanki ama zevk alıyordum bundan. “Neden korunmuyoruz?”
“Çünkü ben temizim, sen bir tek benimle seviştin ve zaten benden hamile kalman da imkânsız çünkü vazektomi oldum,” fısıldadı, neredeyse gülümsüyordu yine karanlıkta suratıma. Bir tokat gibi. Aynadaki yansımam gibi. Gerçek yüzüm gibi.
O çok korktuğum karanlıkta, gözlerimi açmaya cesaret edebilmişim ilk defa ve onun yüzünü görmüşüm gibi.
Neden? Neden o? Neden? Neden?
Hayatımın sonuna dek bu sorunun cevabını arayacakmışım, ararken bir ömrü ziyan edecekmişim gibi…
Çünkü ben hayal kırıklığının kokusunu alırdım, bunca zaman aradığımdan bulmamıştım.
Bacağımı omzundan yukarı uzatırken midemde hissediyordum onu, yıldızları görüyordum sanki gözlerimin önündeydiler ya da Hazar’dı gece göğü. Sanki dün geceden bunun sözünü vermiş gibi durmadı. Yüzünü bacaklarımın arasında hissettim, dudaklarını sürüyerek inmişti karnımdan aşağı. Beni içimden dışıma yiyor, tüketiyor ve bir başkası için mahvediyordu farkında mıydı bilmiyordum. Bilmiyordum. Hiçbir şeyi bilmiyordum. Yalnızca burada olmam gerektiğini biliyordum. Burada çürümem gerektiğini. Beni yatakta yüzüstü çevirdiğinde ve kolunu belime dolayarak bir kez daha içime girdiğinde elimi ensesine kaldırarak tutunmaya çalıştım ama dakikalar sonra yanağım yatağına yaslı, nefes almak için dileniyordum resmen. Sesini duyabiliyordum. Hazar’ı ve birbirine çarpan tenlerimizin çıkardığı sesi. Sadece dinliyordum. Sadece hissediyordum. Sanki var oluyordum.
Zaman ve yer kavramını kendimle beraber kaybettiğim bir sürenin sonunda sırtüstü uzandığım yatakta uyandığımda tavana sokaktan geçen bir arabanın uzak farları yansıyıp kaybolmuştu bir anda. Gözlerimi ovalayarak yanıma döndüğümde Hazar’la göz göze geldim, hemen yanımda uzanmıştı ve omzunun üzerinden bana bakıyordu. “Bayıldın sandım,” dedi gözümün önüne gelen saçlarımı parmaklarıyla itelerken kulağımın arkasına.
“Galiba bayıldım.”
Hazar kocaman gülümsüyordu yine. “Yani keyif aldığın için?”
“Yani öyle,” diye mırıldandım utangaç bir şekilde tavana bakmaya geri dönerek.
“O zaman duş?”
Gülmemek için dudaklarımın içini ısırıyordum ki, “O zaman duş,” diye cevapladım onu ve doğruldum yatakta. Hazar benden önce davranarak yataktan kalktığında benim için elini uzattı, elini tutup önüne dikildiğim an yüzyüze geldiğimizdeyse alnıma bir öpücük bırakmıştı. Cennette gibi hissediyordum. Daha önce vücudumun yalnızca yoga yaparken bu kadar rahatladığını biliyordum, zaten bağımlısı olduğumdan o hissin sabahları erken kalkıp vücudumu çalıştırıyordum ama bu… Bu bambaşka bir şeydi. Hep böyle miydi? Her zaman, herkesle böyle miydi?
Bu sefer duşun altına onunla birlikte çırılçıplak girdiğimde bir önceki gece kadar utanmıyordum, kollarımı etrafıma dolamamıştım mesela. Hazar “Saçlarının doğal hâli böyle mi?” diye sorana kadar saçlarımın fabrika ayarlarına döndüğünden de habersizdim ama akşamki motorsiklet macerasının üzerine bir de bu kadar terleyince saçlarım da ıslanmıştı nemden ve işte… Yeniden dalgalanmışlardı, sanki bir saatimi onlara fön çekerek geçirmemişim gibi.
“Evet.”
“Güzelmiş. Hep böyle yapsana?”
“Bir de bana sor, başa çıkması inanılmaz zor,” diye mırıldandım ışığa karşı hâlâ hassas olan gözlerimi tamamen açmaya çalışırken. Hazar bunu fırsat bilerek eline sıktığı şampuanı avucunda karıştırıp saçlarıma saldırdığında çığlıklar atarak suyun altında kaçmaya çalıştım çünkü yüzümü de şampuana bulamıştı ve yüzümde makyaj vardı ama tabii ki, nereye kaçıyordum ki? Bir duş kabininin içindeydik birlikte. Ayrıca kahkahalar atıyordum, gözlerimin yandığı hiç de belli olmuyordu…
“Tamam tamam, gözlerin yandı,” dedi bir an Hazar pes ederek beni tavandan akan duşun altına sokarken.
O andan sonra gerisi biraz yoktu aklımda, ya da yok oldu çünkü sabunla yıkandığımı ve durulandığımı hatırlıyordum ama havluya sarıldıktan sonrası biraz bulanıktı. O şekilde uyumuştum. Bir önceki gece de hiç uyumamanın verdiği yorgunluk, yaşadığımız yakınlaşmanın hararetiyle beynim ve vücudum kendini kapatmıştı sanki.
Uyandığımda saat 5’e geliyordu ve her ne kadar yalnızca 2 saat uyuyabildiğimden emin olsam da kalkıp eve dönmek istiyordum, bu sabah bir jinekolog randevum vardı.
Sarınıp uyuduğum havluyla kalktım yataktan, Hazar yüzüstü uyuyordu huzurla. Taramadan uyumuştum saçlarımı, gerçi buralarda bir yerde bir tarak olduğunu da düşünmüyordum… Korkunç bir şekilde kurumuştular. Hızlıca kıyafetlerimi üzerime geçirip saçlarımı elimle dışarı çıkabilir hâle getirmeye çalıştıktan— yalnızca çabaladıktan sonra, çünkü düzelmiyorlardı; Hazar’ın uyuduğu kısmına doğru ilerledim yatağın ve huzurla uyuyan yüzüne baktım. Yine not mu bırakmalıydım? Onu uyandırmak bencilce geliyordu. Belki sadece yanağından öpebilsem…
“Uyandın mı?”
O an gözlerini araladı Hazar sanki üzerine eğildiğimi hissedercesine, yatağın kenarına oturdum. Uzanıp başucundaki kol saatini kontrol etti uyku sarhoşu gözlerini zar zor aralayarak. “Daha çok erken,” dedi başını yastığa geri vurarak. “Niye kalktın?”
“Gitmem gerekiyor.”
“Niye ki?”
“İşlerim var, dersim var,” diye mırıldandım jinekolog randevum var sabah dersinden önce demeye dilim varmadığından. Neden söyleyemiyordum ki? Bunda utanılacak bir şey yoktu ama… Ama işlerim var demek daha iyi geliyordu kulağa, daha mahrem… Sanki mahremim kalmış gibi. Belki de karşısında, kimsenin karşısında kalmadığım kadar çırılçıplak kaldığımdan ruhen ve bedenen, bir şeyleri kendime saklıyordum.
“Çok gizemlisin,” diye mırıldandı kinayeyle Hazar bu sefer, gözleri kapanmıştı yine. Uyuyor muydu yeniden?
“O zaman ben çıkıyorum,” dedim avucumu yanağına yaslayarak. Beni dinliyordu, dudaklarının kenarı kıvrılmıştı. Yüzünü çevirip işaret parmağıyla öpmem için yanağına birkaç kere dokunduğunda ufak bir kahkahayla dudaklarımı yanağına bastırıyordum ki yüzünü son anda çevirdi, böylelikle dudaklarından öpmüş oldum.
O sabah eve dönerken biraz buruktu içim, neden bilmiyordum. Sürekli esnemiştim takside. Günün bu kadar erken bir saatinde dışarıda olmamıştım hiçbir zaman, caddelerin ve sokakların boşluğu garip hissettirmişti. Yatağında bıraktığım Hazar’ı düşünmeden edemiyordum, dönsem şimdi… Dönsem orada olurdu. Yanına kıvrılıp uyumaya devam edebilirdim aslında.
Ama eve dönmem gerekiyordu. Daha detaylı bir şekilde yıkanmalıydım, saçlarımı kremlemeli ve fön çekmeliydim— belki bu sefer doğal hâllerine bırakırdım. Yıllardır görmemiştim o dalgaları… Babam sevmezdi. Küçükken beni ne zaman dalgalı saçlarımla görse, “Saçlarını taramayı unutmuşsun,” derdi. “Pasaklı pasaklı gezme ortalıkta.” Halbuki saçlarımın doğal dalgasıydı o, pasaklı değildim… Babamın gözüne hitap etmeyen her şey bu damgayı yemeye mahkûm gibiydi.
Anahtarla sessizce eve girdiğimde, annemi salonda üzerinde bir örtüyle uyurken buldum. Mutfakta üzeri folyoyla kapatılmış bir peynirli makarna vardı borcamda ve misler gibi de kokuyordu açıkçası. Vaktim vardı esnemeye, vücudumu hareket ettirmeye her sabah rutinimin bir parçası olduğu gibi… ama istemiyordum. Duş alıp temiz kıyafetler giyinmek ve bu sabah kahvaltıda peynirli makarna yemek istiyordum.
Öyle de yaptım. Yapabildim.
Saçlarımı doğal dalgasına bırakarak kuruttum, yüzümdeki dün geceden kalma makyajı iki kere temizledim ve güzelce nemlendirerek hafif bir makyaj yaptım yüzüme. Her zamanki dar kot pantolon-çizme-boğazlı kazak kombinimi yapmış ve şık siyah kabanımı almıştım yanıma ama bugün biraz fazla güzel hissediyordum ve şımarık olduğumu düşünmeden edemiyordum. Sanırım öyleydim. Şımarmıştım. Gözlerimin içi parıldıyordu. Bir can gelmiş gibiydi suratıma… Aynaya bakıyordum ve gördüğüme inanamıyordum. Çok güzel bir kız görüyordum çünkü orada… Bir soytarı değil.
Peynirli makarnadan bir dilim alıp ısıttıktan sonra demlediğim kahveyle beraber mutfakta atıştırıyordum ki, salondan gelen sesi duydum ve kulaklarım dikildi resmen. Annem esneyerek, üzerine aldığı battaniyeyle birlikte çıkagelmişti mutfağa ve girişe yaslanmıştı. “Kızım sen neredesin geceden beri? Arıyorum, açmıyorsun. Bu ne böyle? Ben yokken de eve uğramıyor musun hiç sen?”
Cevap verebileceğim seçenekler arasında sakin bir tanesi yoktu, bu yüzden önüme dönerek bir çatal daha attım ağzıma peynirli makarnadan ve iyice çiğnediğimden emin oldum yutmadan önce. “Arkadaşımda kaldım. Sabaha kadar anatomi çalıştık. Sınav var.”
“Anladım,” diye mırıldandı annem, bakışlarını kaçırarak. Ne yaptığını çok iyi biliyordu aslında ama biz böyleydik işte… Açık açık konuşmazdık bir şeyleri. “Şimdi de derse mi gidiyorsun? Bu kadar erken mi?”
Saate baktım, 7’ye geliyordu. “Bir iki saate sınav olduğundan önce kütüphanede biraz ders çalışacağım.” Yalan. İlk kez seviştiğim için kontrole jinekoloğa gidiyorum ama sana söyleyemiyorum çünkü bir şekilde, sana anlattığım her şeyin bir bedeli oluyor anne.
“Reva,” dediğinde bu sefer annem, bir şeyin geldiğini biliyordum. Hissediyordum. “Bir yıldır psikoterapistini ziyarete gitmemişsin ve ilaç da yazdırmamışsın uzak bir tarihten beri, ilaçlarını gerçekten alıyor musun?”
“Evet anne.” Bu sefer yemeyi bırakmıştım. Çatalımı tabağın içine koydum, bitmiş kahve kupamı da… Ardından lavabonun içine bırakıp elimi bir beze silerek mutfaktan çıkmaya niyetlendim ama kapının önündeki annem kolumdan yakaladı.
“Bana yalan söylemiyorsun değil mi?”
“Terapiden nefret ediyorum. İşe yaramıyor. Daha kötü yapıyor beni. İlaçlar yeterli,” dedim kolumu çekerken elinden. “Neden yalan söylediğimi düşünüyorsun? Ben kendim için iyi olanı istemiyor muyum sence?” Sen gelene kadar her şey yolundaydı açıkçası. Sonra bir anda yokuş aşağı ilerlemeye başladım… Ve şimdi saçlarımı yeniden 7 kere yıkıyorum duşta çünkü her seferinde sayıyı unutuyorum ikinciye başladığımda.
Kötü biri değildim ama insanları manipüle etmeyi iyi biliyordum, bunun da beni tam olarak kötü bir insan yaptığını düşünüyordum.
Hastanenin yakın olduğunu bildiğimden yürüyerek gitmeye karar verdim o sabahki randevuma. On beş dakika içinde acilden girmiş, kadın doğum katına çıkarak danışmaya kimlik vermiş ve sıramın gelmesini beklemek için de koridordaki sandalyelerden birine oturmuştum. Beni neyin beklediğini bilmiyordum tek başıma çünkü daha önce bir jinekologa her gelişimde annemin hastanesine gitmiştim, dolayısıyla o da yanımdaydı.
Gerginlikten tırnak etlerimi soymaya başladığım sırada kulağımda Taylor Swift’in Slut şarkısı çalmaya başlamıştı. Elbiselerim sigara kokusuyla süslendi, karşılıksız aşkın acısını çekiyorum ve kimse bilmiyor, diyordu şarkının sözlerinde Taylor. Aşkın dikenleri bu gülü baştan aşağıya kapladı. Senin ödemediğin bedeli ben ödeyeceğim.
“Harika,” diye mırıldandım o an karşımdaki boş duvara karşı. “Tam kadın doğum katında dinlenecek şarkı.”
Eğer bana sürtük derlerse, biliyor musun bir kez olsun buna değebilir…
“Pekâlâ, bu konuda haklı olabilir,” diye geveledim bu sefer de ağzımın içinde. Ardından Azee’nin Fahrenheit şarkısının melodisi ilk defa kulaklarıma doldu ve doğrudan Spotify hesabıma girerek bu şarkıyla bir liste oluşturdum. Dove Cameron’ın Sand şarkısını ekledim, Olivia Rodrigo’nun Scared Of My Guitar’ını… Listenin adı ne olacaktı? Interlinked? Hayır…
11. Ama on birinci ayın on birinde doğan biri için bu biraz fazla bariz olmaz mıydı?
Kendi doğum tarihimi düşündüm o an. Ben yedinci ayın dördünde doğmuştum, 4 Temmuz’da… ve yediyle dördü topladığında, on bir ederdi. Kıvrılan dudaklarıma engel olamadım o an, listemin adını 7 + 4 koyarken.
“Reva Nadas!” diye sesleniyordu birisi o sırada koridorda ki, şaşkınlıkla fırladım ayağa kulaklıklarımı sökerken kulağımdan. Tepemde öfkeli bir görevli dikiliyordu o an, “Sıranız geldi,” dedi bana gıcık olduğunu gizleyemediği alev topu fırlatan bakışlarını hemen yanımdaki doktorun odasının ekranına çevirerek. Gerçekten de sıram gelmişti. Ekranda büyük harflerle ismim yazıyordu.
Kadına ihihihi anlamına gelen bir gülüşle baktıktan sonra teşekkür ederek doktorun kapısını tıklattım ve içeri girdim o an. “Reva Nadas,” diyerek tekrar etti adımı sarışın, oldukça bakımlı ve gözlüklü bir doktor masa başında. Hemen yanında bir de hemşire vardı. “Evet, ay ne güzelsin…” Beni gördüğü an kocaman gülümsemişti. “Evet kuzum, şikayetin nedir?”
“Aslında bir şikayetim yok,” diye mırıldandım karşısındaki koltuğa otururken. “Biraz… ağrı hissediyorum. Aşağıda. Zedelenme olabilir… Emin değilim.”
“Vajinal kontrole uygunsun değil mi?” diye sorduğunda ilişki yaşayıp yaşamadığımı sorguladığını biliyordum, bu yüzden “Evet,” dedim.
Ardından doktor bilgisayarına birkaç bilgi girmeye başladı. “Tamamdır, geç şöyle sen içeriye… Hemşire hanım hazırlanmana yardımcı olacak. Bir kontrol edeceğim.”
Ne olacağını biliyordum, bir Tıp öğrencisi olarak ama yine de gerilmeden edememiştim çünkü canımın yanacağını düşünüyordum. Kendi kendimi ıslatarak cihazın canımı acıtmasını engellebilir miydim? Ama zaten doktor bunun için bir jel kullanırdı. Fazla düşünüyordum. Bir an önce beynimi susturmam gerekiyordu. Daha fazla düşünmeden perdenin arkasına geçtim bu yüzden, hemşire bana belime bağlamam için bir önlük verdi ve belimden aşağı her şeyi çıkarmam gerektiğini söyledi. Çıkardıklarımı gösterdiği dolaba katlayarak koyarken dolabın içinin kıyafetlerimi koymak için ne kadar temiz olabileceğini düşünüyordum ki perde açıldı, doktor hanım koltuğa geçip oturmam gerektiğini söylüyordu. Beynimde sinyaller yanıyordu halbuki. Kırmızı. Kırmızı. Kırmızı.
Kaç.
Ama bacaklarımı açarak o sandalyeye oturdum ve derin bir nefes almamı söylediğinde alarak koltuğun kollarını kavradım, tırnaklarımı geçirdim. Bir acı ve baskı hissetmiştim, daha önce çok da hissetmediğim… Bunu bu kadar acısız yapan Hazar’ın deneyimiydi yani. Piç.
Tatlı bir sesle “Eveeeet, giyinebilirsin. İçeride bekliyor olacağım,” diyerek yanımdan ayrılan doktor sanki ilk kez seviştiğimi bilircesine vah vah kuzum bu yaşa mı kaldın? diyordu bana. Temizlenip kıyafetlerimi üzerime geçirdikten sonra altımdaki o rahatsız hisle geçip oturdum karşısına. Eve gidip yeniden yıkanmak istiyordum ama vakit yoktu. Rahatsız hissediyordum. Cihazla kontrol… Rahatsız bir deneyimdi.
“Evet kuzum, neden rahatsız hissettiğini anladım. İlk ilişkini yaşadığını düşünüyorum kısa bir zaman önce, ilk seferde tecrübesizlikten kaynaklı vajina yeterince kaygan değilse penetrasyon sırasında özellikle vajina girişindeki hassas mukoza sürtünür. Bu, küçük çatlaklara yani mikrotravmalara yol açabilir. İlişki sonrasında sürtüyor, yakıyor gibi hissedilebilir; sonrasında idrar değdiğinde de yanabilir. Yeterince uyarılmadan penetrasyona geçmek, uzun süren ilişki veya arka arkaya ilişki de bunu artırabilir. Veya kayganlık iyi olsa bile uzun, hızlı veya yoğun penetrasyon vulva ve vajina girişini tahriş edebilir. Ertesi gün dokununca hassasiyet veya hafif şişlik olabilir. Sana reçetem…”
Bir noktadan sonra transa geçmiş gibi dinliyordum artık doktoru. Yani ben her ne kadar büyük bir keyif almış olsam da vücudumun kaldıramadığını ve hassas olduğumu söylüyordu bana, aklımdan geçmiş olanı söylüyordu aslında… Onun beni mahvettiğini.
“İlişkin devamlıysa nasıl korunuyorsunuz?” diye sorduğu an yutkundum. Korunmuyoruz. Ne diyeceğimi bilir gibi dirseklerini masaya yasladı ve gülümsedi o an. “Doğum kontrol hapı tavsiye edebilirim. Reçetelenmiyor fakat eczanelerden alabilirsin, her birinin farklı bir kullanım şekli var ve aldığın markaya göre eczacınla görüşebilirsin.”
Neden eczaneye gidip bir kutu doğum kontrol hapı aldığımı bilmiyordum, nasılsa Hazar kimseyi hamile bırakamazdı ama sanırım uykusuzluk ve kafamın içindeki savaş birleştiğinde adımı bile unutur hâle gelmiştim bir anda, hastaneden çıktıktan sonra.
İşler ilk ders daha da kötüleşti. Anneme söylediğim yalan, gerçekti çünkü; her nasılsa bu sabah Anatomi’den sözlü sınav olmuştuk. “N. vagus’un dallarını say.” Öylece durmuştum sözlüye kalktığımda. Maket-kadavra üzerinde nereyi gösterdiğini algılayamamıştım bile. “Bu yapı nedir, innervasyonu ne?”
Bilmiyordum. Nasıl bilmezdim? Birkaç gündür ders çalışmıyordum çünkü ve ben istediğim kadar zeki olabilirdim, Tıp düzenli ders çalışmayı gerektiren bir bölümdü.
Bu yüzden öğlen 2’deki son dersten sonra kendimi kütüphaneye kapattım koca bir bardak dolusu kahveyle ve akşamın 11’ine kadar çıkmadım. Belim ağrıyordu, gözlerim sulanıyordu artık; göz damlam yanımdaydı neyse ki, bel ağrımlaysa saat başı kütüphane içinde sessiz yürüyüşler yaparak başa çıkmaya çalışmıştım. Bu kadar uzun süre ders çalışmamın sebebi kendimi boşa geçen iki üç gün için cezalandırmaktı aslında, böylelikle bu kadar kolay savsaklamayacaktım bir daha derslerimi… Eğer not ortalamam düşerse annemin ve babamın ayrı ayrı verecekleri tepkiyi düşünemiyordum bile. Ama gerçek şuydu ki, bir süredir zaten hiçbir şey düşünemiyordum. Benim dünyam durmuştu sanki ama diğerlerininki dönmeye devam ediyordu. Bu nasıl oluyordu? Tüm bu karmaşanın sorumlusu Hazar mıydı yoksa ben başa çıkmayı bilmiyor muydum?
Hazar’ın öğlen ve akşam olmak üzere iki cevapsız aramasının bildirimini kontrol ettiğim sırada kütüphane kapısının önünde Tuana’yla karşılaştığımda bayılmak üzereydim açlıktan. “Bu ne hâl?” diyerek kenara çekti beni Tuana, üzerinde kırmızı bir kaban vardı ve her zamanki gibi harika görünüyordu benim aksime. Bu geç saatte burada olmasının tek sebebi kütüphaneye kalmış olması olabilirdi ve ben onu bile fark edemeyecek kadar kendimde değildim. Bu bir başarı.
“Biraz yorgunum…” diye mırıldanacak gibi oldum elimi saçlarımdan geçirirken ama Tuana kocaman gülerek “Saçmalama! Yani, tamam yorgun olabilirsin ama… Kızım, harika görünüyorsun,” dedi lafa atlayarak. Gerçekten de parlayan gözlerle bakıyordu bana. “Ne oldu? Ne yaptın kendine? Nasıl yani nedir bu fark?”
Neyden bahsediyordu? “Yani… Nasıl yani?”
Kollarını göğsünde birleştirerek bir adım geri çekildi ve beni baştan aşağı süzdü Tuana o an sessiz koridorda, yalnızdık. Ardından kollarını göğsünde birleştirdi ve “Sen sevişmişsin,” dedi bombayı patlatır gibi.
“Ne?” Resmen yankı yapmıştı sesim koridorda. Öyle şiddetli kurtulmuştu boğazımdan, engel olamamıştım.
“Sevişmişsin,” dedi bir kez daha omzunu silkerek, cilveli bir şekilde. “Çok belli. Yanaklarına renk gelmiş resmen… Yüzüne bir şeyler olmuş. Saçların falan dalgalanmış kızım! Çabuk, çabuk anlat!” Beni kolumdan tutmuş kütüphanenin dışına, kafeteryaya iteliyordu. “Her detayını bilmek istiyorum!”
Eğer yorgun olmasaydım kahkahalarla gülüyor olurdum ama buna rağmen yine de gülmekten alıkoyamamıştım kendimi kıkırdayarak. Tuana’nın bu bilgiye nereden sahip olduğuna dair bir fikrim yoktu, muhtemelen atıp tutturmuştu ama enerjisi bana geçmişti bir anda ve ona anlatabileceğimi biliyordum. Bu yüzden kafeteryadan birer çay aldık ve Tuana kampüsteki bankta sigarasını tüttürürken ona neler olduğunu anlattım. Hazar’la partide karşılaşmamızı, evine gidişimizi, kendine serum bağlayışı gibi özel anları atlayarak ve çok da detaylandırmadan…
“Biliyordum!” Sigarasından bir nefes alıp dışarıya üfledi zafer gülüşüyle Tuana. “Dehşet olduğunu biliyordum o herifin yatak odasında,” dedi yanağının içini ısırarak başını aşağı yukarı sallarken. “Ve ilk seferinin bu kadar iyi hissettirmesine çok sevindim. Çoğumuzunki berbattı. Benimkini anlattım mı? Çocuğu kan tutuyormuş meğer, bayılmıştı falan… Çarşafları temizleyip duş aldıktan sonra eşyalarımı da toplayıp çıkmıştım o gece evden. Bir daha da aramalarını falan açmadım. Geri zekâlı. Kesin onun da ilk seferiydi bu arada…”
O kadar gülüyordum ki açlıktan öldüğümü unutmuştum.
“Eee,” diye sordu Tuana. “Sen peki?”
“Nasıl ben?”
“Sen peki… Yaptın mı?”
“Neyi?”
“İşte,” dedi Tuana. “Ağzınla.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yapmamıştım tabii ki. Birincisi… Öyle bir talebi olmamıştı. İkincisi… Olsaydı ne yapardım bilmiyordum. Sanırım denerdim ama bir şey bilmiyordum. Çocukluğumdan beri kolay kolay kusan biri olmadığımdan kusma refleksimin iyi durumda olduğunu düşünüyordum yani kendimi rezil etmezdim herhâlde.
“Nasıl hissediyorsun peki onun hakkında?” diye sordu Tuana, neredeyse gözlerimi yaşartan bir soruydu bu. Bir arkadaşım vardı yanımda, birlikte ilk tecrübelerimizi konuşuyorduk ve bana nasıl hissettiğimi soruyordu birileri.
Dudaklarımı ıslattım yutkunarak başımı gökyüzüne kaldırırken. Bu gece Soyhan gökyüzü açıktı, yıldızları görebiliyordum. “Sanırım aşık oluyorum.”
“Eyvah,” derken oyunu kaybetmişim gibi bir ses çıkardı Tuana, game over. “Sakın bunu ona belli etme ya da söyleme. Seni kölesi yapar kesin. Aranızda karşı konulmaz bir şeyler var, belli.”
“Kölesi mi?”
“Kullanır yani.”
“Ben de onu kullanıyorum ama.”
Tuana bunu fark etmişçesine omzunun üzerinden dönüp bana baktı o an. Kıvrılan dudakları zamanla kendini koca bir sırıtışa bıraktı ve “Aferin kız, evet, tamam o zaman,” dedi kendi kendine. “Ama acıtmaya başlarsa… O zaman kaybedersin. Senin duyguların büyük Reva, biliyorum. Kendini kandırmaya başladığın noktada bırak. Mahvolursun.”
Başka türlüsü yok muydu?
Bu şekilde kalmak zorunda mıydı?
Sıcak bir içecekle gece yürüyüşleri… İyi geceler ve günaydınlar. Birlikte ders çalışmalar ders çıkışları, birlikte yiyip içmeler yeni açılan mekanlarda, ısırılıp ezilirken sevgiden fotoğraf çekilmeler mesela… Ben seni bırakırım birlikte gidelimler yok muydu? O çocuk kim uzak dur ondan bak sinirlerimi bozma benimler… Aklıma başka bir şey gelmiyordu bile, görebildiklerim bu kadardı çünkü başkalarının ilişkilerinden. Ben ki bir kahve randevusuna bile çıkmamıştım benimle görüşmek isteyen bir çocukla, ne biliyordum ki? Hiçbir şey.
Küçük hissettiriyordu bilmemek. Büyük duyguları olan bir kızın, küçük hissetmesi sana ait olmayan ve üzerine dar gelen rahatsız edici bir kıyafeti geçirmeye çalışmak gibiydi başından; nefesini kesiyordu ve sinirleniyordun, ateş tepene çıkıyordu, mızmızlanarak ağlamak ve bağırmak istiyordun ama bu kıyafeti üzerine geçirmene yardımcı olmayacaktı. Çıkarmaya çalıştığındaysa sıkışacaktın içinde… Çıkmıyordu işte.
Tıpkı ellerimden çıkmayan kokusu gibi defalarca kez yıkasam bile. Anlamıyordum. Tekrar sabunu aldım elime, evdeydim artık ve kendi banyomdaydım. Koca sabun şişesi yarıyı bulmuştu daha iki gün önce yeni paket açmama rağmen. Elime döküyor, köpürtüyor, tırnaklarımla kaşıyarak yıkıyor ve kuruluyordum ama parmaklarımı burnuma yaklaştırdığımda o kokuyordu ellerim. Sigara ve parfümü. O.
Nasıl oluyordu bu?
Nasıl mümkündü böyle bir şey?
Bilmiyordum. Bu yüzden yıkanıp temiz pijamalarımı giydim ve nevresimlerini değiştirdiğim yatağımda uykuya daldım o gece. Sabah çalan alarmı kapatıp uyumaya devam ettim. Annem kapıma kadar gelip neden bu saatte hâlâ evde olduğumu sorgulayarak başımı ağrıtmaya başladığında bile… Uyumaya devam ettim.
Ardından uyandım. Tek devamsızlık hakkımı harcadığım bir günün öğlenine uyandım. Bir önceki gün hiçbir şey yemediğimden midem içimde büzüşmüş gibi hissediyordum, açlıktan midem bulanıyordu. Annem evde değildi. Berbat görünüyordum aynaya baktığımda yeniden. Plan, program… Bi’haberdim her şeyden ve kendimden. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Önce duş? Kahvaltı? Okul? Önce kahvaltı? Biraz esnetebilirdim belki vücudumu yoga matımın üzerinde. Hayır… İyi bir protein almam gerekiyordu önce. Ardından kahve. Lütfen kahve.
Üç yumurtalı bir omlet, diğer kahvaltılıklar, kızarmış ekmek ve taze demlenmiş bir kupa kahveyle kahvaltımı bitirdiğimde doğrudan duşa girdim ve üzerime dolabımdan her zaman giydiğim bir şeyleri geçirdim kışlık. Hazar’ın dün beni iki kere aradığını ve bir kez “Neredesin?” mesajı attığını yeni idrak ediyordum. Doğrudan telefonunu çaldırdım ama açmadı. İkinciye aramaya cesaretim yoktu, meşgul olabilirdi. Muhtemelen dersteydi. Bu yüzden ona bir mesaj attım.
R: Müsait olunca ararsın.
Kendime ton balıklı bir salata hazırlayıp paketledim ve kahvemi de termosuma doldurdum öğleden sonraki ilk dersi kaçırmamak üzere okula geçmeden önce. Hava ekstra yağmurlu ve rüzgârlıydı bugün. Neyse ki bir önceki gün çalışırken bugünün dersine de çalışmıştım, yani hoca sürpriz bir sözlüye kaldırırsa ya da bir şeyler sorarsa sınıfa cevap verebilen örnek öğrenci rolüme geri dönebilecektim.
Saat 5’deki bir saatlik son dersimden önce Belya’yı amfinin olduğu koridorda gördüğümde adımlarım yavaşladı. Dolabından kitabını alıp tembelce sırtıyla kapatışını izledim, bugün ekstra yorgun görünüyordu o da. Ardından beni fark etti ve kulaklıklarını çıkardı kulağından. Reva, dercesine ağzını oynattığını görebildim; hemen ardından el sallamış ve yanıma doğru gelmek için hareketlenmişti ama ben döndüğüm gibi geri yürümeye başlamıştım dersliğime doğru. Böyle daha iyiydi. Eğer arkadaş olmazsak, babam da ona ulaşamazdı ve benim de yapabileceğim bir şey olmadığından, beni de arkadaşımın hayatını karartmak için bunaltmazdı babam. Belya güvende olurdu. Ben de daha korkunç bir insan olmaktan kurtulurdum.
Sanırım bilinçsizce içtiğim ertesi gün hapı hormonlarımı bozmuştu. Kendi başıma bıraktığım ilaçlarımın ardından kaybolan iştahım, akabinde bozulan regl döngüm ve devamında şov yapıyormuşçasına aldığım bir ertesi gün hapı… Evet, ben bunu hak etmiştim. İyi değilsem sebebi bendim. Anneme yalan söylemiştim. Belki de iyiliğimi istemiyordum o kadar da.
Sorun şuydu ki, Hazar ne beni geri aramış ne de mesajıma cevap vermişti. Eve dönüş yolunda sorunlu bir insan gibi gözlerimi kıpırdatmadan bakıyordum bana attığı neredesin? mesajına dünki. Ders çalışırken aklımı kaybetmiştim çünkü her şeye dayanabilirdim ama başarısız biri olmaya dayanamazdım. Hem öyle olmasa bile, meşgul olabilirdim; bu onu bilerek görmezden geldiğim anlamına gelmezdi… Sadece başım ağrıyordu işte. Neden cevap vermiyordu? Bir kez daha mesaj atmam ya da aramam gerekir miydi? Belki de evine gitmeliydim direkt, kapıyı çalardım ve açardı… Sonuçta biz yakındık artık. Bir hafta öncesine kadar adımı bile bilmiyordu ama yakındık artık. Bu nasıl bir saçmalıktı böyle? Her şey nasıl bu kadar tersine dönebilmişti bu kadar kısa sürede?
Otobüsten erken inip evine giden caddede yürüdüm ben de. Neden bilmiyordum, içimde kötü bir his vardı; bunda kulağımda Liza Anne’nin I’m Tired, You’re Lonely şarkısının çalması da neden olmuş olabilirdi tabii. İlk defa dinliyordum, normalde bu kadar üzücü şeyler dinlemezdim… Onunla tanıştıktan sonra başlamıştım sanki. Kulağıma öyle şeyler fısıldıyordu ki şarkılar… Notaları… Şimdi bir sayfayı açıp resim çizmeye başlayacaktım sanki. Bir kitaba ya da, yazmaya başlayacaktım ben de onun gibi. Mikrofonu elime alıp şarkımı söyleyecektim. Bir şey yapacaktım. Bir şey. Herhangi bir şey. Başka türlü bu hislerle nasıl yaşayacaktım? Onları içimden atmam gerekiyordu ya da ben bir yerlerden atlayacaktım.
Evinin bahçesinin kapısını açıp taşlı yolda ilerledim, tam yirmi dört adım. Kapıya kadar yirmi altı. Bir süre paspasın ortasında dikildim ve ıslanmış çizmelerimi izledim, ardından derin bir nefes alarak zile uzandı parmağım ama kapının hemen yanındaki mutfak camında fark ettiğim kızıl saçlarla elektrik çarpmışçasına geri çektim elimi. Tanıdık. Tanıdıktı. Bu kız… Mutfağında gezinen… Çıkmıştı hemen kadrajımdan ama hatırlıyordum. Kafede, salep aldığım gün Hazar’la olan konuşmamdan hemen sonra önümü kesip bana onun partiye gelip gelmeyeceğini soran kızdı… Sanırım amacına ulaşmıştı. Hazar’ın bana neden cevap vermediği belliydi.
Çenemin kilitlendiğini hissettim o an önce. Görüşüm bulanıklaştı bir an. Kapıya baktım, çizmemin uçlarıma baktım, avuçlarımı kaldırdım ellerime baktım; yutkundum, yutkunmak istedim ya da sadece, yutkunmak isteyebildim. Neydim şimdi ben? Soytarı. Babamın sesi yankılanıyordu kafamın içinde. Soytarı. Soytarı. Soytarı. Akşam bir saatten sonra odanın ışığı hâlâ açıksa soytarısın. Diz kapağının üzerinde mini etekler giyiyorsan soytarısın. Saçlarını tara çünkü kabarık ve dalgalılarsa soytarısın, fön çekmelisin. Kilo almışsın soytarısın. Kemiklerin sayılıyor soytarısın. Niye boş boş yatıyorsun? Çünkü soytarısın. Her ne yapıyor olursan ol bir şey bulacağım üzerinde eleştirecek çünkü sen bir soytarısın.
Soytarı.
Kapının önünde, kalakalmış bir… Bir…
Bir transtan çıkmaya çalışıyormuşçasına, çıkmak için yalvarırcasına geriye adımladım o an ve iki adımlık merdivenden düşmeden önce dengemi sağlayarak bahçede adımladım. Gitmeliydim buradan. Bir an önce. Def olup gitmeliydim.
Kendimi çabucak sokağa atma çabam, evden çıktığım an biriyle çarpışmamla son bulduğunda o kadar dalgındım ki adam dengede durmam ve düşmemem için bir süre beni kollarımdan tutmak zorunda kalmıştı. Bir eşy söylüyordu suratıma. Ne söylüyordu? Anlamıyordum. İyi… ne?
“İyi misiniz?”
Yutkundum. Bir anda sesler, ağaç dallarının rüzgârdaki hareketi, oksijen… Hepsi geri geldi. Bu sefer de fazlaydı. Her şey çok fazlaydı.
Çok ilginçsin.
“İyiyim, tabii ki,” dedim ne münasebet dercesine, boğazımı temizleyerek o an. Huzur veriyorsun.
“Hazar’ın arkadaşısın sanırım,” dedi bu sefer de yabancı, henüz algılayabiliyordum yüzünü. 30’larında bir adamdı bu, oldukça pahalı görünen bir takım elbise ve kaban içerisindeydi. Koyu kahveye dönük kısa saçları, kirli bir sakalı vardı. Hazar’ın akrabası olabilir miydi? Arkadaşı da olabilirdi gerçi… “Bu paketi ona verebilir misin? Arabamda unutmuş. Şimdi iki saat ağzıma sıçar kapıdan versem bile, akşam akşam çekemeyeceğim,” diye homurdanırken eli arasında rahatça tutabildiği, kese kağıdına sarılmış bir paket uzattı bana. “Reva’sın sanırım sen. Kız arkadaşı?”
“Değilim,” dedim o an istemsizce farklı, bambaşka çıkan bir sesle. “Reva’yım ama kız arkadaşı değilim.”
“Pekâlâ, Reva ama kız arkadaşı olmayan…” Gözleri kısılmıştı yabancının. “Sergen ben. Hazar’ın amcası sayılırım.”
Başımı salladım. Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. İçimde bir volkan patlıyordu o an ve ben dışarıya hiçbir şey yansıtmamaya çalışıyordum.
Sergen “Memnun oldum?” diye mırıldandı sorarcasına, ardından “O piçin işlerine karışmamalıyım,” diye söylendi kendi kendine kısık bir sesle bakışlarını kaçırıp kafasını iki yana sallarken ve omuz silkerek seslice nefes verdi. “Peki, Reva. Görüşürüz. Kendine iyi bak,” dedi ardından tok bir sesle ve hemen kaldırım kenarına park edilmiş, oldukça pahalı ve hatta zırhlı aracına bindi. Evin önünde, onu sokağın sonuna sürene dek izledim… Ardından eve döndüm.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.