11. BÖLÜM
“TEHLİKELİ MADDE”
Kaol, Cehennemde Yanındayım
Antiseptik kokusu.
Hastanelerle ve doktorlarla aramı açtığımı düşünüyordum terapilerden sonra ama kaderin benim için başka planları vardı, en azından emindim artık buna gözlerimi pencereye camı kırmaya kararlı derecede güçlü yağmur damlalarına açtığımda. Kılımı kımıldatacak gücüm olmadığı için yeniden karanlık oldu bir süre. Ardından yeniden aralandı göz kapaklarım, bu sefer başımı çevirebilmiş ve yeniden açılan damaryoluma karşı sızlanabilmiştim. Ağlamak istiyordum ama boğazım kupkuruydu ve gözlerim dolmuştu acıdan, yaşlar şakaklarımdan döküldüler o an. Yine ne olmuştu? Hatırlamıyordum. Allah kahretsin ki… Hatırlamıyordum. Asır’ın partisine gitmiştim ve… O kadardı. Asır’ın partisine gitmiştim annemle kapıda kavga ettikten sonra.
Önlüklü, gözlüklü kadın bir doktor girdi kapıdan içeri o an elinde bir dosyayla. “A, uyanmışsın, harika,” dedi kadife gibi bir sesle yanıma gelip serumumu kontrol ederken. Aynı zamanda cihazlara da bağlıydım, kalp atışımı ekranda görebiliyordum. Aldığım nefesleri de…
O an fark ettim ağzımda bir oksijen tüpü olduğunu. Yutkunmaya çalıştım ve başarabildim, elimi kaldırıp oksijen maskesini indirdim ardından. Sürekli kapanmaya çalışan gözlerim bana yardımcı olmuyordu ama inatçıydım konuşmak için. “Burası… neresi?”
“Hastane olmadığını anlamanı iyiye mi kötüye mi yorsam bilemedim,” diye mırıldandı doktor, ardından dosyasını yatağımın başına astı kıskacından ve cebinden bir cihaz çıkarıp bir şeyler yaptı. Ne yaptığını anlamıyordum. “Reva, zehirlendin… Karaborsada adı Nerovex olarak anılmaya başlayan oldukça toksik bir uyuşturucuyla. Tek dozdan sonra beynin ödül sisteminde kalıcıya yakın bir nöroadaptasyon oluşturuyor ama sanırım bundan haberdarsın…”
Hayır… Hayır, hayır, hayır… Bir de bu olamazdı. Her şeyin üzerine bir de… O maddeyi kullanmıştım ve bir bağımlı mı olmuştum yani artık?
Doktorun gözleri anında hızlanmaya başlayan kalp atışlarım yüzünden öten cihaza kaydı o an, endişeli bir ifadeyle “Sakin ol,” dedi ve lafına kalmadan, oksijen maskesini yeniden ağzıma geçirdi o an. Metal tekerlekli masanın üzerinden çıkardığı bir tüpün içindeki sıvıyı enjektörle alıp seruma enjekte etmesini izledim. Muhtemelen sakinleştirici yapıyordu. “Biraz daha dinlen,” dedi o an, ardından ne zaman taktığını fark etmediğim eldivenlerini çıkarıp kenardaki çöp kovasına attı. “Biraz daha dinlen sen… Sonra arkadaşların gelir.”
Arkadaşlarım mı? Benim arkadaşım yoktu ki. Yani… Kimi çağıracaktı? Burası bir hastane değilse ya neresiydi? Ama sorularımın devamı gelemedi bile, kafamın içi bir anda sessizleşti o an… Ardından açık kalmak için savaş veren göz kapaklarım kapandılar ve karanlık oldu.
“Salak salak konuşup benim sinirlerimi bozma Hazar!” diye bağıran Belya’nın sesine uyandım bir süre sonra. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum, sadece gözlerimi açtığımda pencerenin ardındaki sokağın karanlığından akşam olduğunu anlayabilmiştim. Tavanı, etrafı süzmeye çalıştım… Belya, ikili koltukta oturmuş ve kollarını göğsünde birleştirmiş oturuyordu kaskastı bir suratla. Hazar ise aynı şekilde kollarını göğsünde bağlamış, gözlerini dikmiş bakıyordu suratıma.
Elimi, oksijen maskesini çıkarmak için hareket ettirdiğim an Belya ayağa fırladı. Yutkunup dudaklarımı ıslattım ve boğazımı temizlemeye çalıştım o an. “Ne oluyor…”
“Aşkım, balım, peteğim,” diyerek tepeme dikildi o an Belya endişeli bir ifadeyle. “Beni duyuyor musun? Nasılsın? Allahım şu kızın hayatına girdiğinden beri bu kaçıncı yatışı ya!” Doğrulup Hazar’a yönlendirdi yüzündeki öfkeyi. “Sana ne dedim ben? Sana ben ne dedim en başında?!”
Hazar gözlerini kaçırdı tadı kaçmış bir ifadeyle. Ya da Belya’nın sözlerinin doğruluğu canını sıkıyordu, bilmiyordum…
“Onun bir suçu yok ki,” diye mırıldandım yutkunurken, bu sefer o kadar da zor değildi gözlerimi açık tutmak. Sanırım kendime geliyordum. Vücudum toparlıyordu. Hangi gündeydik? Bu dönemi kesinlikle tekrar etmem gerekecekti. Of. “Ne dedin ona başında?”
Belya bir an dinlediğimin farkına varıp yutkunarak suratı baktı ve doğruldu başımda, ardından ne söyleyeceğini bilemezcesine etrafa bakmaya başladı. Hazar’ın gözleri üzerime çevrildi o an ters ters bakıyorken Belya’ya. “Başına bir iş açarsam belamı sikeceğine söz verdi.”
Belya gözlerini kapatıp başını yana çevirdi o an aldığı nefesle öfke kontrolünü sağlamaya çalışır gibi. Sanırım gerçekten de Hazar’ı tehdit etmişti. Nedense sevinmiştim… O zamanlar bile beni koruduğunu bilmek perdelerin arkasında, iyi hissettirmişti. Sense babanın tuzağına çekecektin onu Reva.
Kafamın içinde birden belirip kaybolan sesle bakışlarım dondu bir anda. Hazar fark etmiş gibi incelemeye başladı ifademi, “Sesler mi duyuyorsun?” diye sordu ardından. “Maddenin etkisi. Merak etme, vücudundan atılıyor şu an. Etkisi geçecek.”
Sen bununla mı yaşıyorsun? Aslına bakılırsa, kaygı ve stresimi arttığı günlerde ben de bununla yaşıyordum. Bununla yaşamayı öğrenmiştim de… Ama sanki bu ses başkaydı. İnandırıyordu kendine. Ben konuşuyordum sanki. Hak etmediğimi söylüyordu bana Belya’nın merhametini, şefkatini, arkadaşlığını… Değer değildim sanki buna. Öyle miydi gerçekten?
“Bağımlı mı oldum şimdi ben?”
Hazar’la Belya bakıştılar bir an. İkisi de gerçeği biliyorlardı ve aslında dile getirmelerine de gerek yoktu, bunu bilerek lafı Hazar devraldı. “Bu konuyu doktorla konuşacağız, daha iyi bir plan izleyebilmek için tedavi sürecinde. Şimdilik kendini yorma. Dinlen.”
“Ne oldu?” Gerginlikten yanağımın içini ısıramıyordum bile, gücüm yoktu.
Belya alnını ovalamaya başladı, içini sıkıntı basmıştı belliydi. Hazar’a baktı anlatması için. Sanırım olayın içinde Belya yoktu.
Bir çift kehribar göze daldım o an bana gerçekleri vermesi için. Tereddütte gibiydi bir anlığına, durumumu göze alıyordu… Ama hiçbir şey gereksiz yere bekletilen gerçekler kadar sıkmıyordu insanın canını, bunu da bilmesi gerekiyordu. “Akşam, içeri giren torbacı çocuk Gürkay’ın kefaletle salındığını öğrendim. Asıl torbacının kendisi olmadığını kanıtlamış avukatı, sadece kendi ve arkadaşları için fazla madde satın almış video kaydı var. Seni aradım ama açmadın. Asır’ın partisine gitmişsin. Gürkay malı da orayı bastı, elinde bıçak… Sana saldıracaktı. Dışarı çıkarıp polise teslim ettim, ifademi verdim. Döndüğümde kendini Asır’ın odasına kilitlemiştin. Bir anda delirip konuşmaya başladın… Her şeyin senin suçun olduğunu ve kimsenin seni affetmeyeceğini… O kadar kafanın içindeydin ki, öncekiler gibi değildi…” Bakışlarını kaçırdı bir anlığına. “O an anladım, biri içeceğine madde katmış… Yeterince içmemişsin belli ama sistemine girmiş. Pencereyi açıp kendini aşağı atmaya çalıştın.”
Başım çatlıyordu. “A-Attım mı?” diye sordum biraz da korkarak, bakışlarımı bacaklarıma çevirirken. Örtünün altındalardı ve onları hissediyordum.
“Hayır. Seni yakaladım,” diye yanıtladı Hazar. “Ama anın verdiği adrenalinle bayıldın. Seni çıkarıp buraya getirdim, dün geceden beri buradayız.”
“Burası neresi?”
“Bir tanıdığın kliniği.”
“Neden hastanede değiliz?”
“Çünkü sana en iyi burada bakarlar. Hastanelere güvenmiyorum, madde hakkında yeterince bilgi sahibi değiller her şey onlara yabancı.” Başıyla geriyi işaret etti. “Ferman Hanım madde konusunda bilgisi olan bir doktor, teşkilatın üyesi. Arkadaşın Tuana’nın tedavisiyle de o ilgileniyor.”
Tuana bu doktoru nasıl bulmuştu ki? Belki de şehirdeki bağımlıların dosyası geliyordu önüne kadının, kendisi yardımcı oluyordu insanlara. Hazar bu kadınla birlikte çalışıyor olmalıydı o zaman…
Kapı tıklatıldı o an, bakışlarımız aynı anda içeri giren Ferman Hanım’a çevrildi. Küt kesilmiş dümdüz sarı saçları vardı ve uzun boylu, zayıf bir kadındı. İyi bir gözlemci ve doktor olduğu bakışlarından belliydi, girdiği ortamı doğrudan süzerek nabzını ölçüyordu odanın. “Ah, süper… Reva’mız uyanmış,” dedi elleri önlüğünün cebinde, tebessüm ederken. “Bilgilendirme ve durumunu ölçmek için yalnız görüşmem gerekiyor yalnız, bize biraz müsaade eder misiniz çocuklar?”
Hazar başını salladı yutkunurken, son bir kez bana baktı ve kapıya doğru ilerledi. Belya da aynı şekilde dışarıda olduğunu işaret etmişti eliyle çıkarken. O sırada Ferman Hanım bana yaklaşmış, arkamdaki yastığı dikleştiriyor ve biraz daha oturur pozisyona gelmeme yardım ediyordu. Tekerlekli bir taburenin üzerine oturup yanıma doğru kaydı kendini biraz da yükseltirken taburede, ardından ellerini kucağında birleştirerek tebessüm etti. “Nasıl hissediyorsun Reva?”
Bilmiyordum açıkçası. Muhtemelen sakinleştiricilerden dolayı fazla sakin ve durgun hissediyordum, uykum vardı hâlâ biraz… Boğazım kuruydu. Gözlerim acıyordu. Midem bulanıyordu antiseptik kokusundan. “İyiyim… Sanırım.”
“Reva, sonuçlarını inceledim,” dedi Ferman Hanım, gözlüklerini çıkarıp önlüğünün cebine asarken. Yüzünde sakin bir ifade vardı. “Önce kullandığın maddeden başlayacağım ama senin durumunda meseleyi yalnızca bağımlılık olarak ele alamayız. Çünkü kalbin bu denklemi değiştiriyor. Madde büyük ölçüde kanından temizleniyor şu an fakat beynindeki etkisi aynı hızda ortadan kalkmıyor. Kullandığın şey beyninin ödül sistemini, özellikle dopamin üzerinden çalışan mezolimbik yolu, tek kullanımda olağan dışı derecede güçlü uyarmış. Beynin o deneyimi bir ödülden çok ihtiyaç gibi kaydetmiş. Şu anda sakinleştiricilerin etkisindesin ve biraz durgun hissediyor olabilirsin ama tekrar kullanma isteğin olacaktır. Maddenin kendisini istemediğini söyleyebilirsin, hatta ondan nefret de edebilirsin; beyninin bir bölümü yine de sana onsuz yapamayacağını söyleyecek.”
Çok garipti çünkü gerçekten hiçbir şey hissetmiyordum.
“Normal şartlarda bile bunu ciddiye alırdık,” dedi dudaklarını ıslatarak, gözlerimin içine bakıyordu anladığımdan emin olmak istercesine. “Ama sende ikinci ve çok daha önemli bir riskimiz var.”
“Kalbim mi?” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Biliyordum. Kalbimdi.
“Kardiyoloji değerlendirmende gördüğümüz problem yeni değil senin de farkında olduğun üzere. Genetik yatkınlığın var ve kalbini besleyen koroner damarlardan birinde yapısal bir sorun tespit ettik. Bu damar kalp kasının ihtiyaç duyduğu kanı gerektiği kadar güvenli şekilde taşıyamıyor. Şimdilik kalbin bunu kompanse ediyor olabilir ama bu, problemin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Kardiyoloji ekibi cerrahi müdahale gerekeceğini düşünüyor. Ameliyat sonrasında da tamamen geçti, hayatına eskisi gibi devam et diyebileceğimiz bir durum olmayacak. Düzenli kardiyoloji kontrolü, ilaçların varsa aksatılmaması ve kalbin üzerine gereksiz yük bindiren şeylerden hayat boyu kaçınman gerekecek. Ayrıca psikiyatri geçmişinde reçetelerin olduğunu gördüm sisteme kayıtlı fakat sanırım bir yıldır destek almıyorsun, değil mi?”
Başımı iki yana salladım. “Kendim halletmeye çalışıyordum.”
“Anladım,” diye mırıldandı Ferman Hanım. “Psikiyatri alanında da uzmanlığım olduğu için seninle ben ilgileneceğim ama şimdi değil, seni taburcu ettiğimde konuşacağız. Anlaştık mı? Seanslarımız sık olmasa da arada, ihtiyaç hissettiğinde bana kontrole gelmeni isteyeceğim.”
Başımı salladım tekrardan. Ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. Bu kadın, işin ehli birine benziyordu… Önceki terapistim bana neden annemi babamı dinlemediğimi sorduğunda bir şeylerin ters gittiğini anladığım için bırakmıştım seansları ve ilaçları da. Sanki manipüle ediyordu beni uslu bir evlat olmam için onlara. Çok da uzak bir ihtimal değildi bu tabii, rüşvet alıyor olabilirdi babamdan… Ne de olsa annemin tanıdığı bir doktordu o kadın da.
“Reva, kullandığın madde… Kalp hızını ve tansiyonunu yükseltiyor, damarların kasılmasına neden olabiliyor ve kalp kasının oksijen ihtiyacını artırıyor. Sağlıklı bir kalpte bile tehlikeli olabilecek bu etkiler, senin damarındaki problemle birleştiğinde çok daha ciddi sonuçlar doğurabilir. Ritim bozukluğu, kalp kasının yeterince oksijen alamaması, hatta kalp krizi... Bunlar seni korkutmak için sıraladığım ihtimaller değil. Senin tıbbi tablon açısından gerçek riskler.” Dudaklarını ıslattı birkaç saniye bekleyerek. “Bu nedenle senin için bir kere daha kullanırsam ne olur sorusunun güvenli bir cevabı yok. Bir şey olmayabilir ama büyük ihtimalle, kalbin o dozu tolere etmeyecektir.”
Sertçe yutkundum o an. Eğer bağımlılık baş gösterdiğinde karşı koyamazsam… Öleceğimi söylüyordu bana.
“İlk günlerde seni burada gözlem altında tutacağız. EKG’ni, nabzını, tansiyonunu ve kan değerlerini takip edeceğiz. Kardiyolojiyle psikiyatri birlikte ilerleyecek. Kullanma isteğin şiddetlendiğinde bunu saklamanı istemiyorum. Craving dediğimiz şey iradesizlik değil; beyninde meydana gelen değişimin bir belirtisi ve tedavinin parçası olarak ele alacağız. Önce çökkünlüğünün ve kaygının ne kadarının maddenin ardından gelişen nörokimyasal dalgalanmadan kaynaklandığını değerlendireceğiz. Gerektiğine karar verirsek, kalbindeki problemi ve kullandığımız diğer ilaçları hesaba katarak psikiyatriyle birlikte uygun tedaviyi seçeceğiz,” dedi teker teker açıklayarak. “Bir de ameliyat meselesi var. Seni önce mümkün olduğunca stabil hâle getirmemiz gerekiyor. Kardiyoloji cerrahinin zamanlamasını belirleyecek; bağımlılık tedavin de bununla eş zamanlı devam edecek. Çünkü kalbindeki damarı ameliyatla düzeltebiliriz, Reva. Ama ameliyat sana o maddeyi yeniden kullanabileceğin sağlam bir kalp vermeyecek. Önce bağımlılık semptomlarını yok etmeye odaklanacağız. Tıp öğrencisi olduğunu duydum, bu süreçte okula gidemeyeceğini üzülerek söylemek zorundayım. Senin durumun diğer bağımlılara göre çok farklı ve çok risk taşıyor. Çünkü şu anda mücadele ettiğimiz iki ayrı hastalık yok. Biri diğerini doğrudan tehlikeli hâle getiriyor. Beynin senden o maddeyi tekrar isteyebilir; kalbin ise ikinci bir şansı kaldıramaz. Bizim görevimiz, beynin o isteği susturmayı öğrenene kadar kalbini de seni de hayatta tutmak.”
Bir anlığına, boş verin öleyim siz de boşuna uğraşmayın bu kadar benim için, diyecek gibi oldum ama kafamın arkasından gelen ses anında kayboldu. Sanırım maddenin etkisiyle kaygım inanılmaz bir boyut kazanmıştı kafamın içinde…
“Bir şartım var,” diye mırıldandım. “Lütfen Hazar’ın odama girmesine izin vermeyin.”
Ferman Hanım gözlerimin içine baktı bir kez daha, neden böyle bir istekle bulunduğumu anlamamış olmalıydı. Bense ağlıyordum çünkü dönemin bitmesine iki hafta kala yalnızca alttan ders alarak kurtulamayacağımı, koca dönemi tekrar etmem gerekeceğini idrak etmeye çalışıyordum o sırada… “Peki, tamam,” dedi Ferman Hanım. “Biraz daha dinlen. Daha sonra tekrar geleceğim.”
Onu görmek istemiyordum sadece.
Neden, bilmiyordum… Onun suçu değildi. Beni biri zehirlemişti partide. Muhtemelen Asır’ın hazırladığı kokteylin içine atmıştı çaktırmadan… O kalabalıkta çok da zor değildi.
İntihar etmeye çalışmıştım yani. Bir saniyesini hatırlamadığım o odada… Camdan atlamaya çalışmıştım. “İnanılmazsın,” diye fısıldadım kendi kendime, başımı yastığa vererek tavanı izlemeye başladığımda. “Ölecektin ha gerçekten? İnanılmaz… Daha Verona’ya gidecektik.”
Verona’ya gideceğiz.
“Romeo ve Juliet hayranı olduğunu biliyordum.”
“Ne?” Şaşkınlıkla başımı kaldırdım yastıktan. Hazar kapıdan girmiş, omzunu duvara yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmiş alaycı bir ifadeyle beni dinliyordu. Ferman Hanım anlamamış mıydı ne söylediğimi? “Romeo ve Juliet’le alakası bile yok,” dedim onların hikâyesinin Verona’da geçtiğini bilerek. “Ben başka bir sebepten…”
“Neymiş o sebep?”
“Her şeyi bilmek zorunda mısın?” Kaşlarımı çattım, öfkelenmeye başlıyordum. Bir süre onun yüzünü görmeyeceğimi sanıyordum!
“Kibarca soruyorum, neden zorbalanıyorum şu an?” diye sordu gözleri kısılırken. Pek de kibar sormamıştı ama pektabii normal bir soruydu sorduğu… Duymuştu neticesinde.
Ellerimi kucağımda birleştirdim ve parmaklarımla oynamaya başladım. “Öyle işte. Çocukken görmüştüm fotoğraflarını oranın. Küçüklüğümden beri gitmek istiyorum oraya.”
“Roma, Floransa ya da Milano varken Verona öyle mi?” Dudaklarını büzdü hayal kırıklığına uğramış gibi. “Orada hiçbir şey yok Juliet’in mezarından başka, diyeyim. Göt kadar bir yer. Ha bir de heykelinin memesine elleyip fotoğraf çekiliyorlar.”
“Sana ne ya!” diye bağırdım bir an arkamdaki yastığı alıp üzerine fırlatırken, gülerek kenara kaçtı o an Hazar. “Gideceğim ben oraya! Gidince görürüm kendim!”
“Tamam tamam,” dedi gülerek havada yakaladığı yatığı bana geri getirirken. Ona ters ters bakıyordum yastığı arkamdaki yerine yerleştirirken. “Gidersin… Niye gitmeyesin? Ama önce bir ameliyat ol. Bağımlılık falan tabii…”
“Hiçbir şeyi ciddiye almaz mısın sen?”
“Neden alayım ki? Yaşıyorsun işte. İyileşeceksin de.” Yastığı yerleştirdikten sonra geri çekildi ve yatakta yanıma oturdu. Bir elini kalçamın yanından yatağa yaslamış, üzerime eğilmişti ve gözlerimin içine bakıyordu yakından. Bense kaşlarımı çatmış izliyordum kehribarlarını küçük bir kız çocuğu gibi şekeri elinden alınan… “İyi olacaksın.”
“Olurum zaten,” dedim bu hiçbir şeymiş gibi.
“İyi.”
“İyi.”
Dudakları alayla kıvrıldı o an, bir başını eğip güldü hatta. Sonra yeniden yüzüme baktı dudaklarını ıslatarak. “Beni burada istemediğini duydum. Gideceğim,” dedi hiç ona dokunmamış gibi bu isteğim. “Birkaç gün sonra evine geçebileceksin, o zamana dek Ferman Hanım’ı dinlersen iyi olursun. O zaman görüşürüz.”
Ben görüşmek istemiyorum seninle, diyecek gibi oldum o an ama o zaman tedavi olmayacağını biliyordum. “Sen? Tedavi?”
“Sen iyileşip çıktığında buradan, ben de tedavi olmaya gideceğim Fransa’ya.”
Yutkundum. Yani onu görmek için birkaç günüm vardı sadece ve o günlerimi de onun gelmesini istemediğim bu odada geçirecektim. İstediğin bu değil miydi Reva? Buydu. Bunu istiyordum. Gitmesini, her şeyi unutmasını… Onu sevdiğimi ve acımasızca peşimden geldiğini… Hepsini. O zaman bir daha beni rahatsız edemezdi. Beni gördüğünde belki denerdi tanışmayı yeniden, belki bir şeyler hissederdi ama ben redderdim başından ve yollarımız bir daha hiç kesişmezdi. Hem dönmezdi bile belki buraya… Muhtemelen dönmezdi. Ben Sergen’in teklifini kabul etmeyecek, onu hatırlamaya devam edecektim çünkü ancak o şekilde dersimi alabilirdim. Bunca acı boşa gitmemeliydi.
Sadece o unutsa yeterdi.
“Parıltı’ya ne olacak?”
“Benimle gelecek. Ağrıları artar muhtemelen birkaç haftaya…” Bakışlarını kaçırdı bir an. “Dayanamayacağı noktaya gelmeden uyutacağız diye konuştuk doktoruyla.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım dolan gözlerimi saklamaya çalışarak, başımı salladım sessizce. Yalnızca kendini değil, dostunu da kaybedecekti.
“Reva, orada ne içtin? Alkol almışsın. Kim verdi sana bardağını?” Hazar, sık kirpiklerinin çevrelediği kehribar gözlerinin arasından bir cevap talep edercesine bakıyordu bana o an. Cevabı bildiğimi biliyordu sanki ama… Ama eğer ona bir isim verirsem üzerine kâbus gibi çökeceğini hissediyordum ve Asır düzgün bir çocuktu. Kendi evinde biri ölmüştü bu maddeden. Kız kardeşi şahit olmuştu. Yeterince şey yaşamışlardı.
“Hatırlamıyorum,” diye yanıtladım bu yüzden. Zaten bir kısmını hatırlamıyordum, biraz daha öncesinden unutmuş olsaydım ne olurdu sanki…
“Anladım,” dedi Hazar başını sallayarak. “Hatırlarsan bana haber ver.” Ardından başımı tuttu ve saçlarımın üzerine dudaklarını bastırdıktan sonra kalkıp odadan çıktı. Bir veda etmeden kapıdan çıkıp gidişini izledim ben de. Vedalarla sorunu vardı.
O akşam televizyonu karıştırarak uyumaya çalıştım odada. Bir hemşire bana birkaç kitap ve kişisel eşyalarımı getirdi, ayrıca Belya da çıkmadan önce biraz daha yanımda durup yaşananları tartışmıştı benimle. Hazar’ın bir suçu olmasa da ona küfretmekten alıkoyamıyordu resmen kendini. “Ya yemin ederim, böyle bir enerji yok dokunduğu sakat kalıyor herifin bi’ siktir git hayatımızdan ya!” Diyemiyordum tabii, öyle demesek ben çok aşığım diye… Belya beni bu sefer gerçekten yoğun bakımlık edebilirdi.
Ertesi sabah uyandığımda klinikte yürüyüşe çıkmış, bahçede serum askımla birlikte oturup temiz hava almıştım biraz ama soğuktu. Klinikte çok hasta yoktu, hatta görebildiğim kadarıyla yalnızca ben vardım yatılı olarak… Sanırım burada daha çok bilimsel çalışmalar dönüyordu.
Bir süre dönemi tekrar edeceğimin stresiyle ağladım bahçede, ardından Ferman Hanım yanıma gelip odasında konuşabileceğimizi söyledi ve bana ofisini gezdirdi. Manzaralı, büyük bir odası vardı… Bir köşesinde kendi masası, ödülleri ve koltukları; diğer köşede ise projeksiyon makinesi ve toplantı masası…
Bana ona anlatabileceğim şekliyle hayatımdan bahsetmemi söylediğinde anne ve babamın ilişkisinden başladım, babamın tehlikeli bir adam olduğundan ve en son yaşananlardan… Konu her seferinde bir şekilde benim takıntılarıma geliyordu ve onu ipuçlarını yakalarken buluyordum. Zaten elinde diğer doktorların notları da vardı muhtemelen.
OKB, yani Obsesif Kompulsif Bozukluk ve OKKB, yani Obsesif Kompulsif Kişilik bozukluğu isim olarak birbirine benzese de aslında aynı şey değildi. OKB, ruhsal bir bozukluktu. Burada kişinin zihnine istemediği hâlde tekrar tekrar giren düşünceler, dürtüler ya da görüntüler oluyordu; bunlara obsesyon diyorduk. Bu düşüncelerin yarattığı kaygıyı azaltmak için kişi bazı davranışları veya zihinsel ritüelleri tekrar tekrar yapmak zorunda hissedebiliyordu; bunlar da kompulsiyonlardı. Örneğin mikrop kapacağından korktuğu için defalarca elini yıkamak ya da kapıyı kilitlediğini bildiği hâlde tekrar tekrar kontrol etmek gibi. Kişi çoğu zaman bunların aşırı olduğunu biliyor ama durdurmakta zorlanıyordu.
OKKB’de ise temel mesele obsesyon ve kompulsiyonlardan çok, kişinin genel kişilik örüntüsüydü. Aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik, kontrol ihtiyacı, kurallara ve ayrıntılara fazlasıyla bağlılık görülebiliyordu… Örneğin bir işi başkasının kendi istediği şekilde yapmayacağını düşündüğü için devretmekte zorlanabiliyor veya kusursuz yapmaya çalışırken işi tamamlayamayabiliyordu. En önemli farklarından biri şuydu: OKB’de kişi genellikle düşüncelerinden ve ritüellerinden rahatsız oluyordu, bunun mantıksız olduğunu biliyorum ama yapmadan duramıyorum diyebiliyordu. OKKB’de ise kişi çoğu zaman kendi yaklaşımını doğru ve gerekli görüyır; sorun daha çok bu katılığın hayatında ve ilişkilerinde yarattığı sonuçlarda ortaya çıkıyordu.
Bir insanda hem OKB hem de OKKB aynı anda bulunabiliyordu bende bulunduğu üzere ve bunu notlarına yazdığına emindim.
Öğlen yemeğim odama gelmişti kahvaltımda olduğu gibi ve burada yemekler lezzetliydi. Belya okuldan sonra ziyaretime gelip Tuana’nın bugün ona beni sorduğunu söylemiş, partide olanlardan üstü kapalı bahsetmişti Belya da ona. Biraz kendime vakit ayırmak istediğimi ve aile problemlerimden dolayı dönemi tekrar edeceğimi… Şimdilik kimseyle görüşmek istemediğimi.
Bağımlı gibi hissetmiyordum kendimi, bu garipti. Sanırım serumuma kattıkları ilaçla alakası vardı. Beni sakinleştiriyor ve aklımı berraklaştırıyordu her ne veriyorlarsa…
Ertesi gün yeniden Ferman Hanım’la bir seans için odasına girdiğimde, bir saat boyunca bana sorduğu sorulara yanıt verdim. “Şu an gördüğüm tablo yalnızca OKB ve obsesif kompulsif kişilik örüntüsüyle sınırlı değil,” dedi bir psikiyatriste göre fazla açık konuşarak. “Bunların üzerine ciddi bir kaygı ve stres yükü binmiş. Zihnin zaten sürekli kontrol etmeye, düşünmeye ve ihtimalleri hesaplamaya çalışıyor; kaygı yükseldiğinde obsesyonlarının şiddetlenmesi, kontrol ihtiyacının artması ve geceleri zihninizi susturamaman şaşırtıcı değil.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım hissettiğim ağrıyla boğazımdaki, sanırım ağlamamak için kendimi kasıyordum. Neden ağlamak istiyordum ki? Hasta olduğumu suratıma söylediği için mi nihayet biri? Ama hasta olmak kötü bir şey miydi? Benim suçum muydu? Önleyebileceğim bir şey miydi de başarısız olmuştum ben?
“Bu nedenle tedaviye bir antidepresanla başlamayı düşünüyorum,” dedi Ferman Hanım beni kafamın içinden çıkararak. “Buradaki amaç yalnızca depresyonu tedavi etmek değil; bu gruptaki bazı ilaçları OKB belirtilerini ve eşlik eden kaygıyı azaltmak için de kullanıyoruz. Etkisini hemen beklemeyeceğiz. Özellikle obsesif belirtilerde belirgin faydayı görmek birkaç hafta alabilir ve gerekirse dozu kontrollü şekilde düzenleriz. Uykun çok önemli olacak bu süreçte Reva.”
Uyku, hah… Uyusam da dinlenebiliyormuş gibi hissetmiyordum son zamanlarda. Sanki vücudum hep uyanıktı, hep tetikteydi.
Üçüncü akşamımda artık sıkılmış ve bunalmıştım beyaz duvarlardan, mobilyalardan… Belya’yla mesajlaşıyordum ve bazen beni arayıp sohbet ediyordu ama dersleri yüzünden nefes almaması gerektiğini anlayabiliyordum sesinden. Yorgundu o da. Ben eve döndüğümde ders çalışmazsam ya ne yapacaktım? Belki de TUS’a hazırlanmaya başlama vaktiydi. Ne de olsa birinci sınıftan başlayanlar bile vardı.
Bir ara avukat aradı ve imzalamam gereken belgeleri taratarak gönderebileceğini, aynı şekilde ıslak imzalı hâlleriyle iletmemin yeteceğini söyledi. Sahip olacağım mülkler ve nakit paranın miktarını gördüğümde sadece ağlamaya başlamış, telefonumun odanın diğer ucundaki koltuğa fırlatmıştım. Serum kablosuyla kendimi boğazlamak istiyordum. Bir daha o adamı hiç görmeyecektim. Annemi de…
Aslında, babamı unutturabilirler miydi onlar bana? Neler olduğunu? Saf bir şekilde yaşasaydım kalan hayatımı… Annem hatırlatırdı. Anneme de unutturabilirler miydi? Annem unutmak istemezdi ki. Annem babamı ne kadar acı çekse de ömrünün sonuna kadar hatırlamak isterdi ve benim de unutmama izin vermezdi.
Ben de hatırlamayı seçerek kendi mi manipüle ediyordum Hazar konusunda, ders çıkarmam gerektiğiyle ilgili? Bilmiyordum. Olabilirdi. Kendi kendimi bile manipüle etmeye başlamış olabilirdim…
Dördüncü sabah Ferman Hanımın kontrollerinden sonra çıkışımı verdiklerinde bir taksiye binip kimseye söylemeden eve gittim. Annem kapıyı çekip çıkmış olmalıydı o akşam, içeride hiç izi yoktu. Kendi banyomda uzun uzun yıkandım önce, ardından rahat kıyafetler geçirdim üzerime ve nemli saçlarımı örüp koltuğuma uzanarak bir kahve yaptım. Eğer maddeye karşı bir çekim hissedersem, kullanmayı aklımın ucundan bile geçirirsem diye telefonumun hızlı arama kısmına Ferman Hanım’ın numarasını eklemiştim; ayrıca kalbim için de ilerleyen zamanlarda bir ameliyat günü belirlenecekti. Belki de İstanbul’a gidip birkaç doktora daha göstermeliydim. Bilmiyordum…
Tek bildiğim, yorgundum. Kullandığım antidepresan iştahımı kapatmıştı ve uykum vardı sürekli. Buna rağmen ağlamıyordum artık, kesilmişti o… Her ne kadar bir iki aylık bir alışma süreci ve bu sürecin içinde kaygının da stresinde artabileceğini bilsem de antidepresana ilk başlanıldığında, sanırım ben iyiydim.
Hazar ben klinikten çıktıktan sonra Fransa’ya gidecektiyse, gitmeden önce bana veda ederdi değil mi?
Emin değildim. Etmeyebilirdi. Daha önce etmemişti.
Uyukladım biraz koltukta. Ne yapacağımı bilmiyordum. “Bilmiyorum demekten de nefret ediyorum!” diye kalktım ardından koltuktan, telefonumda hiçbir bildirim yoktu ondan gelen… “Geri zekâlı, ne yapıyorsan yap! Bana ne!”
Avukatın gönderdiği belgeleri inceledim geç saate kadar. Ardından ıslak imzalı hâllerini taratarak gönderdim ve bir noktada, gözlerim ekrana bakmaktan yorulduğu için yatağıma yerleştim ve sessizliği dinledim evdeki. Sanırım kalan hayatımda bu sessizliğe alışmak zorunda kalacaktım. Har, gür, parıltılı hayatlar ve zorlamalar… Kalbimi yerinde çıkartacak aramalar… Hiçbiri olmayacaktı artık. Bir süre okul bile.
Ertesi gün 7’de uyandığımda ne yapacağımı bilmiyordum, öğrenci işleriyle konuşmam gerektiğini düşünerek hazırlandım ve çıktım bu yüzden evden. Üzerimde klasik pantolonum, botlarım, siyah kabanım ve atkım vardı. Kablolu kulaklıklarımı takıp sakin bir şeyler dinlemeye başladım öğrenci işlerine girerken. Fakültenin işlerine bakan her zamanki kadın yerindeydi, onunla devamsızlığım ve kaçırdığım sınavlar hakkında konuştum bir süre. Prosedüre göre dilekçe verebilirdim ama kaçırdığım sınavlara giremezdim ama Ocak ayının başında yapılacak bütünlemelerden yüksek bir puan alırsam ve hocalarımla konuşup, klinikten de bir belge getirirsem dönemi tamamlayabileceğimi söylediğinde neredeyse sevinçten zıplayıp yumruğumu havaya kaldıracaktım. Her şey o kadar da kötü değildi…
Ardından, kampüste Tuana’yla karşılaştım. “Ooooohaaaaa!” diyerek yaklaştı bana, sanırım yaptığım makyajı beğenmişti. Canım istediği için biraz karıştırmıştım makyaj çantamı evden çıkmadan önce. “Kızııım nerelerdesin sen? Nasılsın? Bu nasıl güzel bir surat Allahım yarabbim pü pü pü maşallah!”
İyi görünüyordu Tuana. “İşte… Ailevi bir şeyler. Boş ver, artık iyiyim ve tamamen döndüm. Sen nasılsın? Partiye gelmiş miydin o gece? Oradaydım ama çıkmak zorunda kaldım—“
“Gürkay salağının baskınından sonra değil mi? Geri zekâlı puşt, mal,” dedi Tuana koluma girip benimle yavaş yavaş yürümeye başladığında kampüste. “Ama duyduğuma göre Hazar bir anda dalıp dışarı atmış o geri zekâlıyı. Polis almış yine içeri diye duydum. Bu sefer çıkması zor.”
Gürkay’ın adını rahatça ağzına alabildiği için rahatlamıştım biraz aslında…” Torbacı olarak yargılanıp kapatılmıştı cezaevine ama sanrıım sadece kullanıcı olduğu ortaya çıkmış.” Bu da ortalıkta başka bir torbacı olduğu anlamına geliyordu.
“Aynen,” diye homurdandı Tuana, elini havada aman boş ver gibisinden sallayarak. “Sen onu bunu boş ver de… Şununla nasıl işler?” Gözleriyle ileriyi işaret etti ardından, hemen solumu… “Erkek orospusu falan ama bayağı etkileyici biri yani…”
Dudaklarımı birbirine bastırdım önce bakmayı reddederek. Ardından yutkundum ve bir bakış attım soluma doğru. Oradaydı. Ders arası bir kahve sigara molası vermişti, yanında onu mezarlıktaki partideyken Mers adıyla çağıran çocuklardan biri vardı. Hayret etmiştim kız olmayışına bu sefer…
“Bilmiyorum Tuana, bir canımı sıkıyor bir içimi ısıtıyor… Hiçbir şey anlamıyorum,” diye mırıldandım elimi dalgalanmış saçlarımdan geçirirken. Onu birkaç gün sonunda görmek üzerimde nasıl bir etki bırakmıştı henüz bilmiyordum ama yakında Fransa’ya gideceğini ve her şeyin biteceğini biliyordum. Ne hissettiğimi bilmemek korkunçtu. Antidepresan mı yapıyordu bunları? SSRI tedavisinde, yani Seçici Seratonin Geri Alım İnhibitörü, kullanmaya başladıktan sonra doz arttıkça ancak çok etkilenmemeye başlardı hastalar etraflarında olup bitenlerden. Benim kalbim bana başka şeyler söylüyordu. Küt küt atıyordu göğüs kafesimin içinde hâlâ gözlerim ona değdiğinde.
“Erkekler sevmedikleri kadınlara acımasızdırlar,” dedi Tuana o an, beni kafamın içinden çıkartarak. “Bunu sakın unutma. Bir gram yerin olsaydı onda, sana kıyamazdı.”
Bir gram yerin olsaydı onda, sana kıyamazdı.
Gerçeklere tutunmak dikenli tellere sarılmaya benziyordu bir uçurumun kenarında sallanırken. Bırakırsan acı biterdi ama ölürdün, tutunursan da sonsuza dek acıya mahkûmdun. Birine aşık olmak da böyleydi karşılık alıp almayacağını bilmeden… Her türlü kaybediyordun. Bu yüzden Hazar’la kazanmamın imkânı yoktu. Bunu en iyi kendisi biliyordu zaten.
Tuana’yla vedalaştıktan sonra Ferman Hanım’dan okul dilekçesine eklemeye bir belge almak için kliniğe gittim, gerekli mühür ve imza prosedürleri tamamlandıktan sonra kliniğin önündeki banka oturmuş, telefonumdan en yakın taksi durağının numarasını arıyordum haritada ki uzaktan gelen bir aracın sesini fark ettim etraf sessizken… Siyah bir Jeep Wrangler. Hazar yolun kenarına park etti aracı, neredeyse önüme… O olduğunu biliyordum. Plakasını kontrol etmeme bile gerek yoktu.
Bir ceket vardı üzerinde siyah, gerçi yine siyahlar içindeydi tamamen… Başındaki şapkasını çıkarıp arabanın içine attıktan sonra saçlarını karıştırdı yanıma doğru yürürken. “Ne oldu dönebiliyor muymuşsun okula?”
Çatık kaşlarımın arasından baktım ona oturduğum bankta. “Nereden biliyorsun?”
“Ben bilirim.”
“Bön bölöröm.” Başımı çevirip kısık sesle yapmıştım taklidini ama duyup sırıtmaya başlamıştı bile yanıma otururken. Egoist piç.
Elindeki telefonunun ekranındaki bildirimleri kontrol etti bir saniyeliğine o an, bir saniyeliğine ama hayalet ekrana rağmen yeterince yakınında olduğum için görebilmiştim mesaj kalabalığını ve dişilere ait olduğu belli profil foroğraflarını. Önüme döndüm sadece. Güneşin batışını izlemeye başladım, bulutların arasından göz kırpıyordu bugün arada.
“Belya haklı mı sence?”
Omzumun üzerinden dönüp baktım ona. Benim gibi banka yaslanmıştı yanımda, gün batımını izliyordu. Tabii ki bir sigara çıkarıp çakmağı çaktı ucuna o an. Bu manzaraya karşı kendini zehirlemese ölürdü. Zaten ölecek. Hayır ölmeyecek. Yani ölebilir belki. Hayır yaşayacak… Tedavi olacaktı yakında. Aklım karışıp duruyordu sadece. Acıkıp duruyordum ama ihtiyacım olan yemek değil, başka bir şeydi… Ama ben zararlı alışkanlıklar edinebilen biri değildim zaten. Hazar hariç.
“Ne hakkında?”
“Sana zarar verdiğimi söyledi.”
Dilimi damağıma yapıştırdım o an yutkunurken, ardından uygun kelimeleri aramaya başladım kafamın içinde. Dudaklarım kuruyup duruyordu. Bu çocuk ne yaptığını bilmiyor muydu gerçekten? Bildiğine emindim neredeyse ama sanki salak taklidi yapıyordu bazen… İnanması güçtü. “Zehirlenmiş olmam senin suçun değildi.”
“Ama benimle tanışmasaydın—“
“—da Tuana aradığında giderdim o eve,” diye mırıldandım lafını bölerek. “Babamı ifşa etmemle de senin bir alakan yok, Barbaros olmayan herhangi başka biriyle görüştüğümü öğrense de aynı şekilde çıldırırdı… Yani hiçbir kapı sana çıkmıyor Hazar.” Bütün kapılar sana çıkıyor Hazar. Kilitlediklerim bile.
“Gelmek yerine arasaydım da yanıma çağırsaydım seni gelir miydin?”
“Gelirdim,” dedim bir kalp atışı zaman bile geçmeden. Yalan söylemenin bir manası yoktu, hem dürüst olduğum zamanki cevaplarını merak ediyordum… Zaten vaktimiz az kalmıştı.
“Neden?” diye sordu bir an, ardından düşünmeme fırsat vermeden sorusuna ekleme yaptı. “Aşık olduğun için mi?”
Ne salak salak sorular bunlar? Düşünmeden edemiyordum. Neyin teyidini istiyordu hâlâ? Omzumun üzerinden baktım ona o an, yutkundum. Ardından dudaklarım aralandı. “Evet.”
Hazar’ın sık, siyah kirpiklerinin arasındaki kehribar gözleri güneşin en ufak bir sırıtışında hafızama kazınmak istercesine bakıyordu gözlerimin içine, baktığın her yerde beni gör diyordu sanki ihanetim için. Biliyordu sanki. Biliyordu onu bulmayacağımı… Ama aşk ve intihar bazen aynı şeylerdi. Nasıl ben camdan atlarken beni tuttuysa, kendinden de uzak tutmalıydı ve eğer o bunu yapamıyorsa, ben yapacaktım.
“Bir gün evlenmek istiyor musun?”
Derin bir nefes aldım o an önüme dönerken, alayla kıvrıldı dudaklarım… Neden soruyordu bunları bana gerçekten merak ediyordum ama sorarsam sadece cevap vermemi isteyeceğini de biliyordum. Duymak istediğim cevap bu değil derdi kesin. “Evet.”
“Çocuk?”
“İki tane. Biri kız, diğeri oğlan olsun,” diye mırıldandım bir bacağımı diğerinin üzerine atarak. “Kardeş kardeş büyüsünler, birbirlerini yalnız bırakmasınlar.”
Hazar başını salladı sessizce. Yarısını içtiği sigarasını elinden alıp devam etmek istiyordum ama asıl istediğim şey yüzlerimizin arasındaki mesafeyi kapatmaktı, sigaranın tadını bir dalın ucunda değil onun dudaklarında seviyordum. Bunu fark ettiğimde anlamıştım neden sigara bağımlısı olamayacağımı. Başka bir şeyin bağımlısıydım.
Ve tedavisi yoktu.
“Benimle evlenir miydin?”
Alnımı ovaladım o an. “Hazar, neden soruyorsun bunları bana?”
“Sadece cevap ver Reva. Evlenir miydin benimle?” Dönüp bana baktı kehribar gözlerinin ardından, bir kez daha göz göze geldik. Geri zekâlı. Tam bir geri zekâlıydı gerçekten de.
“Evlenirdim,” dedim bir kalp atışı zaman sonra. Annemin aşkından öldüğü babamla evlendiği gibi… Sonra bu evcilik oyunu biterdi çünkü sen rol yapmaktan sıkılırdın, hem hiç evlenmemiş olmak evlenip boşanmış olmaktan daha iyiydi değil mi her zaman iş adamları için? Delirirdim sonra Hazar, annem gibi. Ama ona bunların hiçbirini söylemeyecektim çünkü yeterince dürüst cevaplar veriyordum zaten, alt metne gerek yoktu.
Eğer Hazar hasta olmasaydı ve tedavisi beni ona unutturacak olmasaydı, ondan nasıl kurtulurdum bilmiyordum. Bir başkasıyla ilişkiye başlayıp evlenmesi falan gerekirdi… Bana izletmesi gerekirdi bunu. Çıplak gözlerle izlemeliydim her bir detayını. İşte o zaman geri dönse de bir yolu olmazdı bana ulaşabilmesinin.
Çünkü bu hayatta denklemin içine bir başka kadın ve ona verilen sözler girdiğinde, bir kadının en büyük sorumluluğu da buna saygı duymak olmalıydı. O kadın da bunu yapmıştı aslında. Evlendiği an babamla iletişimi kesmişti, hatası babam boşandığında onunla görüşmeye başlamak olmuştu… Ruhunu kaptırmıştı çünkü şeytana.
“Bütün bunlar bittiğinde…” dedi o an, başka bir sigara yakmıştı ve güneş de batıyordu artık tamamen. “Hiçbir şey yolunda gitmese bile,” diye devam etti, bir söz daha alacağı belliydi benden. Bir yalan daha. “Bir şekilde seni bulursam, kim olmuş olursa hayatımda ya da senin hayatında…” Dudaklarını ıslattı. Gözlerimin içine bakıyordu gerçek bir cevap için, bu sefer yalnızca dudaklarımın arasından duymak tatmin etmeyecekti onu. “Bana geri gelecek misin?”
Bu farklıydı.
Biliyordu.
Dönmeyeceğimi biliyordu.
Bu sefer istediği söz farklıydı. Farklı olmak zorundaydı. Gerçek hissettiriyordu. Sadece ikimizin bildiği bir dil… Çok konuşmamış olsak da. Çok vaktimiz olmamış olsa da. Nasıl çizik atabileceğini biliyordu kalbimin üzerine, nasıl izini bırakacağını çok iyi biliyordu… Artık eğer unutmazsam, ben unutmazsam her şeyi; beni gelecekteki bütün gecelerimde, yanımda biri olsun olmasın… Avlayacağını biliyordu. Uğraşmasına gerek bile kalmazdı.
Gerçekten iyi bir yazardı.
Bense kötü bir okurdum. Yarım bırakırdım okuduklarımı. Finallere tahammülüm yoktu. Özellikle de başrollerin, anlamsız bir şekilde kavuşup evlenip çocuk yaparak sonsuza dek mutlu yaşadıkları safsatalara…
Neden bilmiyordum ama derimin altında hissediyordum pençelerini. Gitse de, unutsa da, başka bir hayata başlasa da oralarda bir yerlerde… Hep hissetmeye devam edecektim de. Fazla belli etmiştim belki. Gözümün içine bakıp kafamın içindekileri görebiliyor gibiydi… Biliyordu sanki her şeyi. Gerekli olmadıkça söylemiyordu sadece ama biliyordu.
“Yarın gidiyor musun Hazar?”
“Soruma cevap vermedin Reva,” dedi lafımı keserek hemen o an. Gözlerini bir an olsun çekmemişti gözlerimden, o cevabı almadıkça da çekmeyecekti.
“Biliyorsun cevabımı.”
“Duymak istiyorum.”
“Neden bana bunu yapıyorsun?”
“Sana bir şey yapmıyorum.”
Bir an gözlerimin dolacağını sandım boğazımda hissettiğim acıyla, kelimeler aşağı kayarken pençelerini geçirmişlerdi sanki tutunmak istercesine inadına. Sen bana çok şey yapıyorsun. Neden yapıyorsun sen bile bilmiyorsun sadece. “Gelirim, Hazar,” dedim ben de, dudaklarımı ıslatıp derin bir nefesi çekerken ciğerlerime yalvarırcasına. “Ama sen bunu da biliyorsun.” Ellerimi kucağımda birleştirdim ve parmaklarımla oynamaya başladım o an göz temasına daha fazla dayanamayarak. “Şimdi cevap verme sırası sende.”
“Evet,” diye yanıtladı Hazar beni. “Yarın gidiyorum.”
“Anladım.”
“Bu kadar mı?”
“Ne söylememi bekliyorsun?”
“Yani, arkamdan su atmayacağın belliydi de…” Alayla kıvrıldı bir an dudakları, bacaklarını açıp dirseklerini dizlerine yaslamıştı artık. Omzunun üzerinden dönüp bana bir bakış attı. “Vedalaşmak istemiyor musun?”
Öylece baktım birkaç saniye suratına. Bir. İki. Üç. Dört. Beş. Altı. Yedi. Yediden nefret ediyordum. Sekiz. Saçma sapan bir sapıydı. Dokuz. Dokuz da kötüydü… On. Hiçbir numarası yoktu bile. On bir. On bir. Onbir. Neden on birinci ayın on birinde doğmak zorundaydı? Neden beni bütün o burç saçmalıklarına inandıracak kadar akrep olmak zorundaydı?
“Vedalaşalım,” diye mırıldandım.
Hazar’ın kaşları havalandı o an. “Ben acıktım,” dedi kalkarken banktan, ellerini pantolonunun ceplerine soktu ve tepemde dikildi. Kararan hava yine iltifat ediyordu yüzünün mimarisine. “Bir şeyler yiyelim mi?”
“Yiyelim,” dedim bu sefer de, çantamı aldım ve ayağa kalktım o an. Hazar benimle birlikte yürüdü, kapımı açtı. Hiçbir şey söylemeden bindim ön koltuğa. Ardından dolanarak şoför koltuğuna geçtiğine ve direksiyonu yola doğru kırarak gaza bastı.
“Yemek yapmayı biliyor musun bu arada?”
Neredeyse gülecektim. “Bayağı biliyorum.”
“Bayağı biliyorum biraz iddialı oldu, kanıtlanması gerekiyor,” diye mırıldandı caddeye indiği an benim evime giden yola girerken. “O zaman sendeyiz.”
Güldüm istemsizce, dirseğimi cama yasladım ve elimi saçlarımdan geçirdim. “Okey.”
Ne yaptığımı bilmiyordum, sanırım o da bilmiyordu. Böyle veda mı edilirdi? Yemek yiyerek mi? Yine de ne pişireceğimi düşünmeye başladım yol boyu. Hazar arabayı evin önüne çektiğinde aynı anda indik, çantamdan anahtarlarımı çıkarıp kapıyı açtım ve çizmelerimi çıkartıp içeri geçtim. “Sen geç… Ben üzerimi değiştirip geliyorum.” Hazar bir şey söylemedi. Merdivenlerden yukarı çıktım ve çantamı kenara bıraktım ben de, ardından kabanımı astım ve pantolonumu çıkardım. Tam o sırada kapı sonuna kadar açıldığında elimde pantolonumla çığlık atarak bacaklarımı kapamaya çalışmıştım.
Hazar hiçbir şey olmamış gibi yüzüme baktı o an. “Ne oldu? Niye çığlık attın?”
“Üzerimi değiştiriyorum dedim ya!” Pantolonu salladım agresifçe havada.
“Eee? Değiştir,” dedi gülerek yanımdan geçip giderken. Yatağıma oturmuştu.
Alnımı ovaladım bir of çekerek. Mahremime hiç saygısı yoktu cidden… Her ne kadar görmüş olsa da, insanın üzerini değiştirmesi biri varken ve o kişinin karşısında başka bir tür yakınlaşma için çıplak kalması tamamen farklı hissettiriyordu. Plajda bikininiyle rahatsız olmamak ama iç çamaşırların daha özel hissettirmesi gibi… Her neyse. Ben de umursamadım. Siyah ev şortumu alıp altıma geçirdim dolaptan, üzerime de baskılı uzun kollu tişörtlerimden birini giydim ve banyoda ellerimi yıkadıktan sonra odaya geri döndüm. Hazar yatağıma uzanmıştı ve elinde kitaplarımdan biri vardı.
“Ne salak bir kitap bu ya?” diye homurdandı kafasını bir an kaldırıp bana bakarken. “Amma duygusal…”
“Sen ne anlarsın?” Çekip aldım elinden kitabımı. Tuana bu seriyi okurken bütün hafta sonu kendini eve kapatmıştı dört kitabı da bitirecek diye… Yazar yıllardır beşinciyi çıkaracaktı güya ama en son ne olmuştu bilmiyordum.
“Anlarım belki, anlat bakayım neymiş konusu…” Hazar’ın ben kitabı kitaplığıma geri koymak için hareketlenirken yatakta doğrularak oturuşunu izledim o an omzumun üzerinden. Dalga geçeceğini bildiğim için anlatmak istemiyordum. Kendi yazdıklarında duygunun kırıntısının olmamasından belliydi bütün romantik romanlarımı yargılayacağı rafımdaki…
“Aslında olay kitapların konusu bile değil,” diye mırıldandım kollarımı göğsümde birleştirerek. “Yazar gerçekçi yazmasıyla popüler. Okurlarının ne düşündüğünü önemsemiyor, arka planda çok tartışmaları dönüyor kitaplarının. Bir ara kariyeri bitiyordu bu yüzden… Neyse…” Alt dudağımı çiğnedim bir an, ardından aman be diye düşünerek anlatmaya başladım. Hazar’ın elleri kucağında, beni bekliyordu suratında şapşal bir ifadeyle. “Yazar birini kaybetmiş. Yas sürecini dört kitaba bölmüş, sanırım beşinci de var ama emin değilim. Her neyse. Her kitabın farklı baş rolleri var ama internetteki teorilere göre temelde aynı toksik ilişki anlatılıyor aslında. İlk kitapta neden olamadıklarını, ikincide neden çabalasa da olamayacaklarını, üçüncüde olsalar nasıl bir ilişkileri olacağını ve dördüncüde de birbirlerini nasıl yakıp kül ettiklerini yazmış. Bu yüzden ilginç bir seri.”
Hazar bir süre, gözlerini kırpıştırarak baktı gözlerime ve bir şey söylemedi. O bir şey söylemediği için ben gerildim her bir saniye, bu yüzden en sonunda seslice nefes vererek ona doğru bir adım attım ve ellerimi sallayarak havada, iki yanıma düşmelerine izin verdim. “Öyle yani.”
“En son hangi şarkıyı dinledin?”
Yine mi? “Nasıl hatırlayayım şimdi ben bunu?”
“Seni tanıyorum,” dedi o an Hazar. Sanki her kelimesinde aramızdaki mesafe kapanıyordu ikimiz de hareket etmesek de. “Hatırladığını biliyorum Reva.”
Tabii ki hatırlıyordum. Bilmek zorundaymış gibi her şeyi, bütün küçük detayları hatırlıyordum kendimle ilgili… Hepsine takıyordum çünkü. Ve onunkilere de takmaya başladığımda anlamıştım, daha onunla tanışmadan önce… Çok, çok önce; kafayı kırdığımı. Bataklığın çamuru paçalarıma bulaşmıştı o zamanlar sadece. Şimdiyse boğazıma kadar batmıştım ve çok yakında, hissediyordum, yutacaktı beni.
Nasıl olduğunu bilmiyordum ama önündeydim o an, başını kaldırmış bakıyordu yüzüme. Parmaklarının parmaklarıma dolandığını hissettim, “Cevap bekliyorum,” dedi elimi tutarken. Bir eli bacağımın arkasına dolanmıştı, beni kucağına çekiyordu. Kahrolası. Bir bacağımı kaldırıp yanına koydum, omuzlarından destek alıp diğerini de kaldırdığımda kendimi bıraktığım an kucağındaydım ve göz gözeydik yine.
“Kaol,” dedim kısık bir sesle. Yemin gibiydi. “Cehennemde Yanındayım.”
Dudakları kıvrıldı o an Hazar’ın keyifle. “Biliyorum.”
Cevabını duyduktan sonra nefes almaya vaktim olmadı bile, yemeğe değil de bana acıkmış gibi saldırdı dudaklarıma bir eli boynuma sarılırken. Saçlarımın arasına daldırdığı parmakları başımı geriye çektiğinde dudakları çeneme, oradan da boynuma kaymıştı bile. Diğer eli kalçamda, beni kendine bastırıyordu ve yapabildiğim tek şey ensesine tutunmak ve saçlarını karıştırabilmekti o an. Boğazımdan kaçan iniltiye sahip çıkamadığım ilk an çenemi indirdim ve üzerine abanarak dudaklarını yakaladım bir kez daha. Onu öpen bu sefer ben olduğum için dudakları kıvrılmadan durmuyordu. “Sen benimsin,” diye fısıldıyordu tenime. “Hep benim kalacaksın Reva. Hep. Nereye gidersen git… İstediğin kadar kaç.” Ne söylediğini algılayamıyordum bile, idrak edemiyordum… Sadece sarhoş oluyordum nefesiyle.
Tişörtünü ensesinden tutup tek hareketiyle çıkardığında benim tişörtümü de kollarımı yukarı kaldırdığım an yere fırlattı. Ardından belimden tutarak sırtımı yatağa yasladı, dudaklarını yeniden benimkilerle buluşturduğu an altımdaki şortun iç çamaşırımla birlikte kayıp gittiğini hissettim. Ardından beni belimden tutarak yatakta daha yukarıya çekti ve bacak arama değen aletinden çoktan pantolonundan kurtulduğunu anlamış oldum. Sadece… Öpüyordu. Dudaklarımı. Çenemi. Omuzlarımı. Göğüslerimi. Karnımı. Orayı. Dilini hissettiğim an parmaklarım saçlarını kavradı ve belim gerildi yatakta. Dayanamıyordum. Beni öldürüyordu. Bilerek yapıyordu. Gideceği için yapıyordu. Unutmayayım diye. Unutturulsa bile bana… Hatırlayayım diye. Öyle bir şeydi zehri. Hiçbir prosedür onun anısını aklımdan silemezdi. Biliyordu. Emin oluyordu.
“Nereye gideceksin ki?” diye fısıldıyordu saçlarımı yüzümden çekerken, dudaklarıma doğru. Bir bacağımı bükerek omzuna almıştı ve diğeri de beline dolanmıştı. “Sana ulaşamayacağım nereye gidebilirsin ki Reva?” Sorusunu sorarken gözlerimin içine bakıyor, aynı anda yerini buluyordu içimde. Cevap verebilecek bir aklım yoktu o an kafamın içinde, ağzımı kapatamıyordum. Bunu bilircesine boynuma dolandı bir eli ve boğazımdan yükselen sesi dudaklarının arasında yok etti. Dili. “Aradığımda açacaksın,” diye fısıldıyordu şeytan kulağıma. “Mesaj attığımda… O cevap gelecek. Numaranı aklıma kazıdım. Kim unutturabilecek ki?” Çok acımasızdı. “Kim unutturabilecek seni bana Reva?”
Bilmiyordum ama ben onu unutacaktım.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.